KIRK AYAKLI AKREBE KARŞI FELSEFE

Almanak 2002Çatışkı Fırtınası

 ABD’nin Irak’a saldırısı, herkesi zor durumda bırakması gerekirdi. Burada herkes derken kamuoyu karşısında düşüncelerini yazanlardan, yazarlardan söz ediyorum. Ama gördüğüm kadarıyla hiç kimse zor durumda kalmadı. Hemen iki küme oluştu. ABD’yi tutanlar, Irak’ı tutanlar.

Ben, bu konuda olgunun ciddi bir biçimde çözümlenmediğini düşünüyorum. Hem ABD’yi tutanlar, Hem Irak’ı tutanlar, olguya tepki verdiler.

Tepkiden bireşimine ulaşılamaz. İki yanda ulaşamadı bireşime.

Şimdi bu konuda özet gerekiyor. ABD’nin Irak’a saldırısını, nerden bakarsak bakalım, savunmak mümkün değil. Saldırı, emperyal bir tutumdur. Emperyal saldırı, kavramları bulanıklaştırarak, ya da kavramların içlemini dönüştürerek savunabilir ama, buna argumentum ad misercordiam denir. Yanlış bir akıl yürütmedir argumentum ad misercordiam. Akli kanıtlarla değil, acındırmayla kanıtlama.

 

ABD yandaşları, bir diktatörün inim inim inlettiği Irak halkını, ABD’nin kurtaracağını ileri sürdü. Barış yandaşları da argumentum ad misercordiam ilkesiyle savundular barışı. ABD saldırırsa olan zavallı Irak halkına olacak. Zavallı halk, saldırı yüzünden inim inim inleyecek.

Aslında ne ABD’nin ne Saddam’ın savunulacak tek bir öğesi, tek bir tutamak yeri var. Buna çatışkı denir. Çatışkılı durumda iki önermeden biri tek başına alınırsa doğrudur. Sözgelimi ABD, Irak’a özgürlük getirecek, bu nedenle saldırı doğrudur. Ya da saldırı amacı ne olursa olsun yanlıştır. Ama iki önermeye birlikte bakılırsa ikisi de yanlıştır. Saddam bir diktatördür, halkını inim inim inletmektedir. Ama bu ABD’nin saldırısını doğrulatmaz. Çünkü saldırı, nerden bakılırsa yanlıştır.

Bu çatışkı tekil değil. Bu yüzyıl, çatışkılar yüzyılı olacak. Türkiye’de de yaşanacak bu çatışkılar. İşte ülkemizden bir çatışkı. YÖK’ün savunulacak tek bir noktası yok. YÖK doğru değil. Ama AKP’nin YÖK’ü alaşağı edip üniversiteleri medreseye çevirmesi de doğru değil. Akli kanıtlarla AKP ya da YÖK savunulamaz.

En zorlu çatışkı burjuva demokrasilerinde yaşanacak. Görünen şu. Çoğunluğun iradesine indirgenen burjuva demokrasileriyle özgürlük sorunu çatışkıya girecek.

Toplumsal çatışkılar elbette bireyleri de etkileyecek. Bireyler ciddi savrulmalar yaşayacak. Özümsenmemiş, içselleştirilmemiş, “ bilgiler” çatır çatır yıkılacak. Çatışkılar karşısında “bilgileri” çöken bireyler kurtuluşu hiççilikte arayacak.

Sanatta, boğuntulu, karabasanlık öznellik, gerçekçilikten kaçacak. Sanat insandan uzaklaşacak. Birey makineli bir dünyada tekbenli yaşayışlar yüceltilecek.

Dostluk, aşk, yalnızca kavramlarda kalacak. Uzaktan selamlaşmalar dostluk, kapı arası kaçamaklar aşk sayılacak.

Bu çatışkılar yaşanmıyor mu şimdi. Yaşanıyor. Ama bir gün yaşanacak duruma gelinecek.

Çatışkı fırtınaları allak bullak edecek dünyayı.

 Akıldışılık

Kimse kendini kandırmasın. ABD barış getiremez dünyaya. Tabii bu durumuyla Orta-Doğudaki devletlerin insanlığa bir katkısı yok. YÖK’ü savunmak mümkün değil. Ama AKP, demokratik bir üniversite kuramaz. İmam Hatiplilerin ille de yargıç, hekim olması savunulamaz. Tersini de savunamayız. Niçin yargıç, hekim olamazmış. 

Bunlar hep birer çatışkı. Tekilden bakarsan doğru, tümelden bakarsan yanlış. İki arada bir derede derler ya, öyle bir durumda insanlık.

İnsanlığın çatışkılı konumunu Engels ne de güzel açıklar. Hegel’in ünlü bir sözü vardır. “Gerçek olan aklidir, akli olanda gerçektir” der Hegel. Bu söz, Hegel varolanı kutsallaştırdı biçiminde yorumlandı. Engels bu yoruma karşı çıkar, şöyle der,”Oysa Hegel’e göre, gerçek(realite) bütün şartlarda ve bütün zamanlarda, belirli toplum ya da siyaset durumuna uygulanan bir vasıf değildir asla. Tam tersine Roma Cumhuriyeti gerçekti. Ama, onun yerine gelen Roma İmparatorluğu da gerçekti. 1789 Fransız monarşisi öylesine gerçek-dışı, yani her türlü zaruretten öylesine yoksun,o kadar akıl-dışı oldu ki Hegel’in sonsuz bir coşkunlukla anlattığı büyük Fransız Devrimi tarafından yıkılmak zorunda kaldı. Yani, burada, monarşi gerçek değildi.Gerçek olan devrimdi. Böylece, gelişme boyunca, vaktiyle gerçek olan, gerçek-dışı olur, zaruriliğini, var olma hakkını, rasyonel karakterini yitirir.”[1]

Şimdi söylemek gerekiyor. Bütün insanlık, zorunluluğunu, var olma hakkını, akli karakterini yitirmiş burjuva dünyasında yaşıyor. Bu dünya akli değildir, gerçek-dışıdır.

Çatışkılar, akli karakterini yitirmiş, gerçek dışına düşmüş burjuva dünyasından kaynaklanıyor.

Şunu görmeli. Çatışkılar ölümcül noktalara ilerliyor. Bir örnek vermek gerekirse, halkımızın yaşama kültürünün eksikliğinden söz edilir sık sık. Doğrudur bu. Kurbanını anayolun yakınında keser. Kır gezisi diye anayolların kıyısına gider. Yıkanmamış on günlük çorapla dolaşır. Trafik kurallarına aldırmaz. Ama bütün bunların temel nedeni, basındır, televizyondur. Çatışkı burada başlar. Halkın yaşama kültürü gelişirse, aydınlanırsa halk, düş kurayım, yarın böyle bir şey oldu diyeyim, ertesi gün bütün televizyonlar izleyicisiz, bütün gazeteler okursuz kalır.

Edebiyatın çok satan starlarını kimse okumaz.

Aydınlanmış bir halk kendi durumuna çok güler. Demokrasi adına kendisinin sömürülmesi için sandık başına gittiğini anlar. Bunun sonucu partilerin kapısına kilit vurur halk.

Yakınsalar bile halkın böyle kalması istenir. Ama bu halkla da nasıl ilerlenecek sorusu bilinci rahatsız eder.

Peki Batı ne durumda. Claude Julien şöyle diyor Batı için. “Batı dünyası, demokratik tutkularını nasıl olup da inkar eder duruma düşmüştür? Niçin bu yoksulluk, bu adaletsizlik, bu özgürlükleri boğma çabaları. Siyasal iktidarı ve ekonomik egemenliği elinde tutanlar, zenginliklerin gelişmesinin-kalkınmanın en yoksul olanların kazançlarında yapılacak birkaç basit düzeltmeyle, yenilir yutulur bir sosyal eşitliğe varacağını zannetmişlerdir.(...) çağın dengeli zekalarından Philip B.Kurland Birleşik Amerika hakkında şunları söylerken, aslında bütün Batı dünyası adına cevap vermektedir: ‘Eğer biz ulus olarak bir başarısızlıktan dolayı suçluysak, bunun nedeni öğrettiğimiz ideale ulaşmayı başaramamış değil, hiç utanmadan denemememizdir” [2]

1994’de şöyle demişim. “Burjuvazinin kurduğu uygarlık insani olan her şeyi yok etti. Hiçbir düşünce, hiçbir duygu insana ait değil. Çeşitli merkezlerde oluşturulan duygular, düşünceler, çeşitli yöntemlerle insana aşılanıyor. (...) Şimdi dünya bunun sancısını yaşıyor. Kimileri, bu sancıyı karmaşa gibi görüyor. Çünkü insan beyninin ürünleri insana karşı. Bir iki küçük örnek. Deterjan denizi kirletiyor. Dünyanın dengesini bozuyor. Plastik kaplar insan sağlığı için son derece tehlikeli. Ortada çözümlenmesi gereken bir dolu çelişki var. Bu çelişkinin temel nedeni burjuva uygarlığı. Çelişkinin iki sonucu var. Bir: İnsan çelişkiyi çözemiyor, yok oluyor. İki: İnsan çelişkinin üstesinden geliyor. Yeni bir uygarlık kuruyor.”[3]

 Mitostan Logosa

İnsanlık tarihinde mitosa karşı mücadele bu topraklarda başlatıldı. Felsefenin babası sayılan Thales, bütün bütün mitostan kurtulamadıysa da aristokrasinin mitosa dayalı evren görüşüne ilk vuruşu yaptı.

Peki Thales’le başlayan mitosu budama hareketi neden başarılı olamadı. Mitoslar insan dünyasından neden kökten temizlenemedi.

Tarih, zorunlulukları anlama bilimi denebilir. İnsan doğa ilişkisinde, insan dünyayı bütünüyle çözümleyecek düzeyde değildi. Ama ben bunda tüccarların Atina kent devletinde kurdukları “demokrasinin” de payı olduğuna inanıyorum.Thukydides, parti kavgalarını şöyle anlatır. “Birbirleriyle daha sonraları bozuşanlar olup bitenleri öğrenmeleri neticesinde (sonucunda) işi mütemadiyen (hiç durmaksızın) yeni yeni planlar tasarlama da gerek tecavüzlerinde ki dessaslık(düzenbazlık) gerekse öç almaktaki canavarlıkla, çok yüksek bir dereceye götürdüler. Şu veya bu şey için kullanılan kelimelerin mutat(alışılagelmiş) manalarını bile keyiflerine göre değiştirdiler. Şöyle ki;düşüncesiz bir atılganlık parti menfaatini gözeten cesaret, ihtiyatlı hareket ederek tereddüt etmek, iyice örtülmüş korkaklık, itidal(ılımlılık), namertliği kapayan bir örtü, her şeyde anlayışlı hareket ise her şeyde beceriksizlik addedildi(sayıldı)(...) İşte böylece parti kavgaları yüzünden Hellas’ta her türlü fesat ve ahlaksızlık aldı yürüdü.[4]

Platon bu karmaşada Atina’yı kurtarmak için felsefi mitoslara başvurdu. Dostluk, güzellik, iyilik gibi kavramların çeşitli anlamlara gelmesini önlemek amacıyla kavramların gerçekliği ileri süren bir kuram kurdu.

Bugün bile yakamızı kurtaramadığımız bir mitostur kavram gerçekçiliği.

Daha sonra öğretmeni Platon’un idealarını eleştiren Aristoteles’te töz mitosa giriyor düşünce dünyamıza. Her şeyin ona bağlandığı, hiç değişmeyen töz, çağlar boyu değişmezliğin ilkesi oluyor. Bugün bile değişmeyen kültür “töz”leri, kimlik “töz”leri aramıyor muyuz.

Bugün bile demem, 17.yüzyılda başlayan burjuva aydınlanma hareketinin başarısızlığını gösteriyor. Bu başarısızlık, bugün pek bilincine varamadığımız bir çatışkıyı er geç koyacak insanlığın önüne.

Bakın ne diyor Leakey. “Evrim incelemeleri bizlere çeşitli hayvan kökenlerinin değişik dallarının zamanla aşırı özelleştiklerini ve bu aşırı özelleşme sonunda da soylarının tükenmiş olduğunu defalarca göstermiştir. Günümüzde yaşayan Homo Sapiens, fiziki yönden hala çok az özelleşmiştir, örneğin bugün türleri tükenmiş olan soydaşları Java ve Pekin adamı veya çağdaş gerçek iri maymunlardan çok daha az bir özelleşme gösterir. Buna rağmen günümüz insanının bir tek yönden aşırı özelleştiği görülür. Bedenin diğer organlarına kıyasla, insan beyni çok aşırı bir özelleşme gösterir ve bu aşırı özelleşme, tıpkı geçmişteki diğer insan gruplarında ki aşırı özelleşmelerde olduğu gibi türünün tükenmesine sebep olabilir. Beynimizin böyle aşırı bir gelişim göstermesi (...) kendi türümüzü kurutabilecek nitelikte şeyler olan atom bombalarının keşfetmemize sebep olmuştur.”[5]

İşte burjuvazinin insanlığı getirdiği nokta. Burjuva aklı, her şeyi metalaştıran o akıl, insanı, türüne katkı yapan, türünü insanileştiren yaratıcı varlıktan canlı metaya dönüştürdü.

Canlı meta, tarihini, geleceğini, ama en önemlisi kendini unuttu.O artık yalnızca duyularıyla, yalnızca anı yaşayan bir canlıdır.

Süt almak için markete giren o canlı, yüz kremiyle çıkabilir marketten.

Onun hayatı, tıkıştırılmış, ezberletilmiş bir hayattır. Niyazi Berkes’in deyişiyle o “okumuş”tur, hekimdir, hukukçudur, kısaca bir işi vardır.

Ama o aydın değildir.

 İşte felsefe burada devreye girmeli.

 Sigara Dumanlarını İpe Dizmek

Orhan Kemal’in Kanlı Topraklar adlı eserinde Paşazade Hakkı Bey dedenin el koyduğu toprakları satmak için köye doğru giderken şöyle düşünür.”Artık dünyanın tadı kaçmıştı. Bereketli toprakların bütün yaratıklara, daha doğrusu tekmil canlılara açık kardeş sofralığı, insan kalabalıkları içindeki bir avuç insan açgözlülüğü yüzünden ambarlara, kilit altlarına alınmış, insanlardan kaçırılmıştı.

Birdenbire, sesli sesli

-Hayır, dedi, haksızlıktır bu.Hukukun hukuksuzluğu yıkılmalıdır.

Ne direksiyonki uydurma Paşazade ne de arkasındakiler, hiçbir şey anlamadılar. Topal Nuri hele bön bön baktı. Sırrı babayla komisyoncu Haydar’a. Komisyoncu Haydar eğildi, kulağına fısıldadı.

-Deliliği tuttu gene

-Ne demek istedi yani ? dedi Topal.

 Sırrı baba

-Hiç dedi felsefe yapıyor

Topal bunu da anlamadı

-Ne demek o ?

-Ne olacak! Sigara dumanlarını ipe dizmek! [6]

 İnsani sorunlarla ilgilenmeyen, vıdı vıdı yapılan felsefe için güzel bir eleştiri bu. Oysa felsefe soru sormaktır. Bu sorularla insanı, hem kendisiyle, hem çağıyla yüz yüze getirmektir. Bu açıdan bakılırsa, hiçbir insani etkinlik felsefenin gücüne erişemez. Ama felsefe bugün bu gücünü kullanamaz durumdadır. Utangaç bir çocuk gibi kapı arkasında durmaktadır felsefe. Kapıyı açıp dışarı çıkınca şu durumu görecektir. Burjuva toplumu, insanı, insan ortak paydasından uzaklaştırmış, insanlar kimlik arayışlarına girişmişlerdir. Kimlik arayışı, töz arayışıdır aslında. Türk kimliği, Kürt kimliği, Yunan kimliği, Alman kimliği. Kimlik değişmeyen bir yüzdür.

Felsefede, bu töz sorununa Farabi’den yola çıkarak çözüm aramalıdır. Farabi şöyle der, “Bir aynı türün içine giren varlıklara gelince, bunlarda türün kendisi, onları birbirine bağlayan bir bağdır ve onların bu yüzden dolayı barış içinde yaşamaları gerekir. O halde insanlar söz konusu olduğunda onlar arsındaki insanlık, bağlayıcı bağdır.” [7]

İnsanı, insana bağlayan tek bağ, onların insan türünden olmalarıdır. Burjuvazinin karmaşık yapısı, bu bağı kopardı. Bu yüzden İbni Bacce’nin düşlediği “hakimsiz, hekimsiz” toplum kurulamıyor.

Bakınız, birçok konuda birçok çözümler öneriliyor. Sonra bu çözümler yerine getiriliyor ama sorunlar bitmiyor. Bizim insanlık bağının bilincine varabilmemiz için Engels’i dikkatle dinlememiz gerekiyor. Engels şöyle der. “Marx, burada sahnede belirdi. Ve bütün kendisinden önce gelenlere tamamen karşıt bir görüşü benimsedi. Onların çözüm diye baktıkları şeye, o, yalnızca bir sorun diye baktı” [8]

 İnsanın duyular, olgular dünyasından kurtulupakıl dünyasına dönmesi gerekiyor. Bu dönüş, gerçekten de son derece tatsız olacaktır insan için. O zaman şunu görecektir. Çözüm diye mücadele ettikleri aslında sorundur. Bu, insan için antik ... bir varoluş sorunudur.

Varoluş sorununu çözemesek, insan başarılarının hepsi burjuva dünyasının oluşturduğu kara deliklerde yitip gidecektir.

 Kırkayaklı Akrep

Yeniden başa dönüyorum. Burjuva dünyası akıl-dışı, gerçek-dışı, bir dünyada yaşatıyor insanı. Şimdi soru şu, Engels’in dediği gibi kendi kendine gitmezse, zorla gider mi.

 Bu yakıcı bir soru. Çünkü feodal sınıfın elinde bütün dünyayı cehenneme çevirecek nükleer silah yoktu. Ama bugün burjuva, nükleer silahla insanlık için ciddi bir tehlike oluşturmaktadır. Dolayısıyla akla dönüş, gerçeğe dönüş bölgesel düzeyde başarılamaz.

 Kırkayaklı akrep hemen harekete geçer.

 Kırkayaklı akrep, dünya ölçeğinde bir aydınlanma hareketiyle yok edilebilir.

Felsefeyi, kırkayaklı akrebin önüne çıkarıyorum. Çünkü felsefe, bölgesel değil evrenseldir.

 Ama felsefe önce kapı arkasından çıkıp sokağa inmelidir.

Peki tutuşma nereden başlayacak. Daha önce söylemiştim. Yineliyorum. Anadolu topraklarından başlayacak, tutuşma.

Thales’le Anadolu’da başlayan mitosa karşı mücadele, binlerce yıl sonra yine bu topraklarda başlayacak.

Tabii bu kendiliğinden olmayacak. Bugün Türkiye’de her yazara göre bir çözüm var. Dahası her gazeteye göre bir çözüm var. Sözgelimi, bir gazeteye göre, başörtüsü sorunu çözülmeden özgür olunamaz. Bir başkasına göre Kürt diliyle eğitim verilmezse özgürlük gelmez. Bir başkasına göre Kemalist ilkeler uygulanmadan özgürlük gelmez. Bir başkasına göre Kemalizm çağdışıdır. Bir başkası milli görüşle özgür olacağımızı savunur. Yolsuzlukları ortaya çıkarırsak kurtulacağımızı söyleyenler bile var.

Bütün bunlar sorun değildir. Sorun insanın antik, varoluş sorunudur. İnsanla insan arasındaki insanlık bağının, tür bağının kopartılmasıdır. Bu o kadar açıktır ki, herkes birbirini “çift standartlı” diye eleştirmekte, “Niye benim sorunumu görmüyorsun” demektedir.

Peki açık olan niye görünmüyor. Aslında açık-seçik olanlar en zor görülenlerdir.

 Mitosun işlevi budur.

Sokağa çıkan felsefe işte bu mitosu yıkacaktır.

[1] F.Engels, L.Feurbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, Çev. Nizamettin Burhan, Sosyal yayınlar, İstanbul 1962

[2] Claude Julien, Demokrasilerin İntiharı, Türkçesi M.A.Kayabal, Milliyet Yayınları, İstanbul 1974

[3] Cengiz Gündoğdu, Eleştiri, İnsancıl Yayınları, İstanbul 1994

[4] Thukydides, Parti Kavgaları Yüzünden Ahlak Bozukluğu, Tercüme, Yunan Özel Sayısı> 29-32, M.E.B Ankara 1945

[5] L.S.B Leakey, İnsanın Ataları, Çev.Güven Arsebük, TTK, Ankara 1971

[6] Orhan Kemal, Kanlı Topraklar, Tekin Yayınevi, İstanbul !994

[7] Farabi, İdeal Devlet, Açıklamalı Çeviri, Prof. Dr. Ahmet Arslan, Vadi Yayınları Ankara 1997

[8] F.Engels, Önsöz, K.Marx, Kapital, Cilt II, Sol Yayınlar,  Ankara 1997

Almanak Bilgiler

  • Yazar: Cengiz Gündoğdu
  • Yıl: 2002
  • Kurum: İnsalcıl Dergisi Genel Yayın Yönetmeni
Ara...

AYRINTILI ARAMA

  • Etiketler
  • Kategori
  • Yazar
  • Yıl

Üye Giriş