IRAK’TA DİRENİŞ VE SONUÇLARI

Almanak 2003Amerika Birleşik Devletleri Başkanı George W. Bush, Irak’ta savaşın başlamasından 41 gün sonra, 1 Mayıs 2003’te, savaşın bittiğini ilan ettiğinde gerçekten de savaş bitseydi, birkaç cılız çatapatadan sonra direniş mireniş kalmasaydı ne olurdu?

iraqbodycount.com’a göre, 3961 Iraklı ölmez, Iraklı sivil kayıplar 8 bin civarında kalırdı; 700 kadar Amerikan askeri de. Amerikan askerleriyle beraber işgali yürüten özel güvenlik şirketlerine mensup kişiler Iraklılar tarafından öldürülüp cesetleri vahşice dövülmez, köprü başlarına asılmazdı. Irak’ta iş yapmaya çalışan, Amerikalıların kafası kesilmez, İtalyanlar öldürülmez, Japon gazeteciler kurban gitmez, Türk şoförler kaçırılmazdı... İşkenceler herhalde yine de olur, ama belki çok daha sonra ortalığa dökülürdü.

Direniş olmasaydı, Irak’taki yeni yönetimi yoğurup biçimlendirmek çok daha kolay olacaktı; Washington’daki planlayıcılar çok rahat edecekti. Ama asıl kolaylığı bütün Ortadoğu’yu, “genişletilmiş Ortadoğu”yu, hatta bütün dünyayı yoğurmakta da bulacaktı Amerikan yönetimi. Çünkü bütün dünyaya meydan okuyarak girmişti savaşa ve Irak’a. Birleşmiş Milletler kulu, kölesi gibi davranmazsa onu yok sayacağını ilan ederek kendi gücüyle Irak’taki Saddam Hüseyin rejimini bitireceğini söylemişti. Sonunda da BM’yi çiğnemiş, ezmişti. Bu, sembolik olmaktan fazla bir şeydi. Kendisini durdurabilecek bir güç yoktu ve ABD de, yanında Britanya ve yedeklerinde bir dizi ülkeyle dünyayı yeniden şekillendirme işine girişti. Bu, iki aşamalı bir işti: hem uluslararası ortam yeniden “dizayn” edilecek, hem de tek tek ülkelerin rejimleri yeniden ayarlanacaktı..

 

1 Mayıs 2003’te çatışmalar, Bush’un dediği gibi gerçekten de bitmiş olsaydı ve direniş olmasaydı, ABD, Ortadoğu’nun ve dünyanın üzerinden silindir gibi geçmiş olacaktı. Savaş öncesinde hizaya getiremediği ülkeleri ve en önemlisi BM’yi de hizaya çekmiş olacaktı. Güvenlik Konseyi’nin veto gücüne sahip olan ve ABD ile Britanya’ya karşı savaş öncesinde bu yetkilerini kullanan diğer üç ülkenin (Fransa, Rusya ve Çin) “iktidar”ları törpülenecekti. 1990’ların başından beri gündemde olan BM’nin daha demokratik ve katılımcı bir yapıya kavuşturulması yönündeki reform talepleri durdukları raftan alınıp yırtılacaktı. Bu uluslararası şemsiye örgüt, dini ve ideolojik saplantıları ayyuka çıkmış bir ekibin yönetimindeki başına buyruk bir emperyalist güç tarafından boyunduruk altına alınacaktı.

Irak’taki direniş, Irak’a özgürlük ve demokrasi getirmeye yetmeyecekse bile, dünyanın daha demokratik daha kolektif bir işleyişe kavuşturulması için bir kapı araladı. Ya da zaten dar bir aralığı olan kapının kapatılmasını engelledi.

ABD ve Britanya, birkaç bakımdan hem kendi kamuoylarında hem de uluslararası toplumda büyük itibar kaybetti: Bir kere, savaşa girişip Irak’ı işgal etmelerinin başlıca gerekçesi olarak sundukları, Saddam Hüseyin’in kullanılmaya hazır kitle imha silahlarına sahip olduğu iddiası bizzat kendi yetkilileri tarafından yalanlandı. Aslında, bilinmeyen, bu iddiaların yalan olması değildi, yalanın hiçbir yere sığdırılamayacak kadar büyük olması ve düpedüz imal edilmiş “kanıt”lara, “istihbarat”a dayanıyor olmasıydı. Hem Amerikan yönetimi, hem de Britanya hükümeti bu yalanın yüzlerine çarpılması üzerine, rüzgara karşı tükürmenin malum sonuçlarıyla debelenip durdular.

Ama asıl rezalet, ne kadar örtülmeye çalışılırsa çalışılsın, zamanla ortaya çıktı: Iraklılar sadece fakru zaruret içinde değildi, aynı zamanda işgal güçlerinin ağır aşağılaması, hakareti, eziyeti altında sürdürüyorlardı gündelik hayatlarını. Direnişin yayılmasının en önemli sebeplerinden biri buydu. Ama Amerikalılar’ın bu yayılan direnişi bastırmak için yaptıkları, isyan alevine benzin atmaktan başka işe yaramadı. Bir direniş beklemeyerek savaşa giren ABD meseleyi o kadar anlamıyordu ki, Saddam Hüseyin’in yakalanmasının direnişi de tez zamanda bitireceğini sanıyordu. Savaş öncesindeki öngörülerinde yanılan ABD, savaş sırasındaki “öngörü”lerinde de yanılmış oldu.

Bununla beraber, bu eziyetler ve hakaretler ne kadar infial uyandırırsa uyandırsın, global iktidar mücadelesinde Beyaz Saray bakımından asıl itibar kaybı, dünyadaki askeri harcamaların yüzde 47’sinin (956 milyar dolarlık dünya toplamının 417 milyar doları; Kaynak Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü, Sipri’nin 2003 raporu) sahibi olan, teknolojik üstünlüğünü dünyanın çeşitli bölgelerinde defalarca çeşitli şekillerde ele güne gösteren ABD silindirinin küçük bir çakıl taşına takılıp kalmasıydı.

İşte o çakıl taşı, bütün işin seyrini değiştirdi. Irak’taki bütün gruplar bu direnişi hesaba katmak zorunda kaldı; direniş bu gruplar arasındaki dengeleri de etkiledi. ABD’nin tek gerçek müttefiği olan Kürtler’in hak iddia ettikleri bölgelerde kuvvetli özerkliğe sahip bir siyasi varlık oluşturmaları hem Şiilerin, hem de Sünnilerin itirazıyla karşılaştı. Kürtler’in durumu, hem Irak için, hem de bölge için müstakbel sorunlardan biri olacağını göstermiş oldu böylece. Bu sorun, Musul’un ve özellikle Kerkük’ün statüsünün ne olacağı ve Irak petrollerinin yüzde 40’ını oluşturan Kerkük petrollerinin mülkiyetinin kimde olacağı sorularını da içeriyor.

Bir başka çok önemli sonuç, Şiilerin sadece Irak’ta değil, bütün Basra körfezinde siyasi bir güç olarak ortaya çıkmaya aday olduğunun görülmesi oldu. Irak’ın “çözülmesi” Şiilere bu zemini sağladı. Farsi İran’ın yapamadığı etkiyi Arap aleminde Irak’ın Arap Şiileri pekala yapabilir. Ayrıca, hem dışarıdan değişim baskısı, hem içeriden reform talepleri, hem de Şiilerin hak talepleri mesela nüfusunun yüzde 20’sini Şiilerin oluşturduğu Suudi Arabistan’daki rejim için ciddi bir tehdit haline gelebilir.

Tabii, şu anda kaotik bir durumun hakim olduğu Irak’ın bir arada nasıl tutulabileceği sorunu da var ve uzun süre gündemde olacak. Federasyon demekle iş bitmiyor. Ayrıca, yıllar yılı Batı desteğindeki Saddam gaddarlığı ve totalitarizmi altında demokratik işleyişten ve kurumlardan yoksun bir toplumun kendini yeniden kurma zorluğu var. ABD’nin müdahaleleri zaten zor olan bu işi daha da sancılı bir hale getiriyor.

Amerikan silindirinin takıldığı o küçük çakıltaşı işgal güçlerini tekrar Birleşmiş Milletler’e mahkum etti. İşin içinden başka türlü çıkılamayacağını gösterdi ve ABD’yi Güvenlik Konseyi’ne müracaat etmek zorunda bıraktı. Evet, savaş öncesinde bir hiç derekesine indirip paspasa çevirdikleri, gerekirse siler atarız deyip attıkları BM’ye.

Ama tabii, Washington, BM’yi alet etmek istiyor içinden çıkmakta zorlandığı sorunda. BM ve diğer ülkeler de buna direniyor. Ama bu yetmez. Çakıltaşının yaptığı işi devam ettirmek, Irak musibetinden hayırlı bir sonuç çıkarmak için uluslararası toplumun, emir-komuta zihniyetindeki bir dünyaya itirazı olanların bazı adımlar atması gerekiyor.

Çünkü bugünkü yapısıyla BM’yi korumakla yetinmek bir değişiklik yaratmayacak. Soğuk Savaş’ın bitmesinden, Sovyet blokunun çökmesinden beri tartışılan Birleşmiş Milletler reformunu behemahal gerçekleştirmek gerekiyor. Burada zorluk sadece BM’yi hiçe sayan ABD’den ve müttefiği Britanya’dan kaynaklanmıyor. 15 üyeli Güvenlik Konseyi’nin veto hakkına sahip öbür üç ülkesi de ayak sürüyor. Çünkü Fransa, Rusya ve Çin bu veto imtiyazını kaybetmek istemiyorlar. BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın defalarca dediği gibi hem Güvenlik Konseyi’nin yapısının değiştirilmesi, en azından veto hakkına sahip ülkelerin sayısının arttırılması gerekiyor, hem de BM Genel Kurulu’nun, yani bütün dünya ülkelerinin temsil edildiği ana organın yetkisinin ve etkisinin arttırılması gerekiyor.

Bu daha katılımcı, demokratik bir uluslararası ortam ve örgüt talebi sadece BM ile sınırlı değil, neredeyse bütün uluslararası örgütlerde ve forumlarda aynı talep kendini gösteriyor. Meksika, Cancun’daki Dünya Ticaret Örgütü zirvesinde, gelişmekte olan ülkelerin hem Avrupa Birliği’ne, hem de ABD’ye başkaldırarak anlaşmayı bloke etmesi de bunun somut bir göstergesiydi.

Başını Hindistan ve Brezilya’nın çektiği bu çabalar önemli, zira Irak savaşı sonrası dünya tehlikeli bir ikileme sürüklenebilir. Tek kutuplu bir dünyanın olamayacağı (çakıl taşını ve yol açtığı gelişmeleri hatırlayın) anlaşıldığına göre, ilk seçenek, bazılarına olumlu görünen çok kutuplu (multi-polar) dünya. Burada ABD’nin rakipleri olarak adı geçen belli başlı güçler şunlar: AB, Çin, Rusya. Bunlara Hindistan’ı ekleyenler de var. Bu çok kutuplu dünyanın ABD’yi dengeleme bakımından olumlu gibi görünen bir tarafı var, fakat aynı zamanda sert bir rekabete, özellikle silahlanma yarışına, gaddar bir nüfuz mücadelesine yol açma ihtimali çok kuvvetli. Oyunun mantığı bu daha doğrusu.

İkinci seçenek çok taraflı (multi-lateral) dünya diyebileceğimiz bir düzen. Buradaki tehlike de muazzam gücüyle ABD’nin çok taraflılık kılıfı ve ortamı içinde aslında ağır ve yaygın bir hegemonya kurması. Soğuk Savaş süresince ABD’nin uluslararası davranış kodu çok taraflılığa dayanıyordu ve hegemonyasını bu yolla dikte edebiliyordu. Şimdi tamamen farklı koşulların hakim olduğu bir dünyada yaşıyoruz, ama özellikle Soğuk Savaş sonrasında, 11 Eylül 2001 saldırılarına kadarki dönemde de yine bu çok taraflı düzen ABD’nin hakimiyetini perçinledi.

Bu çok taraflılığın daha demokratik işletilmesi için uluslararası örgütlerde, forumlarda demokratikleşme şart. Onun için BM çok önemli ve onun için Irak savaşı çok önemliydi ve direniş onun için tayin edici önemde bir rol oynadı.

Irak savaşı kendi cürmünden daha fazla bir şeydi, BM için bir savaştı, dünyayı yeniden şekillendirme savaşıydı. Direniş de öyle oldu; sadece Irak’taki işgali tökezletmekle kalmadı, dünyanın hoyratça ve buyurganca yeniden şekillendirilmesine de engel oldu.

Almanak Bilgiler

  • Yazar: Mustafa Alp Bengi
  • Yıl: 2003
Ara...

AYRINTILI ARAMA

  • Etiketler
  • Kategori
  • Yazar
  • Yıl

Üye Giriş