FİLİSTİN’İN BAĞIMSIZLIĞI İÇİN TOPARLANIN VE DİRENİN

Almanak 2003Filistinliler arasındaki bunalım hemen hemen her gün derinleşiyor. İsrail ile FKÖ (Filistin Kurtuluş Örgütü) arasındaki güvenlik görüşmelerine bir gün “ara verildi” deniyor, ertesi gün kesilip çıkmaza giriyor. Önceden mutabakata varılan yasak bölge sınırları başka hiçbir zaman programı önerilmeden değişip duruyor; bu arada İsrail, bir yandan katliamlar yapıyor, yerleşim yerleri inşa ediyor, Filistinlilerin evlerini yıkıyor, Filistinlilerin bölgeyi terk etmesini ve Kudüs’e girmesini engelleyen cezai önlemler alıyor ve öte yandan, işgal edilen topraklarda bulunan askerlerinin sayısını artırıyor.

Bir zamanlar olağanüstü olarak tanımlanan 13 Eylül İlkeler Deklarasyonu’nun eski İsrail ve Amerikan taslakları, eksik prosedür önerileri, düşünsel belirsizlik ve şaşırtmalardan oluşan bir yama olduğu şu anda tamamen ortaya çıkmıştır. Örneğin, bir bölümde, İsrail ordusunun geri çekileceği söyleniyor; diğerinde ise bu durum yeniden yerleşim olarak tanımlanıyor. Kendisinin bir işgalci güç olduğunu kabul etmeye hiçbir zaman zorlanmayan İsrail, bu garip reddedişinde ABD hükümeti tarafından daha da destekleniyor. Devlet Bakanı Warren Christopher Batı Yakası, Gazze ve Kudüs’ün “işgal edilmiş” topraklar olduğunu belirtmenin “yararı” olmayacağını düşünürken, muhtemelen, kötüleşmekte olan koşullar hakkında hiçbir şey söylemeden yılda 5 milyar dolar tutarında destek sağlamaya devam eden bir yönetimde ne kadar olabilecekse o vicdanı rahatlatmak istiyor. İsrail ve patronu (hamisi), birlikte hareket ederek, geçen sonbahardaki şatafatlı ilkelere karşın, gerçekten bağımsız bir Filistin olasılığını daha da uzaklaştırmak için ellerinden geleni yapıyor.

 

Buna Filistinlilerin yanıtı ne oluyor? Yaser Arafat, ihanet çığlığı atsa da, ilerleme yönünde herhangi bir plan oluşturmaksızın ve FKÖ’nün Filistin halkının temsilcisi olarak istenmeden tanılanması dışında karşılığında bir şey almaksızın Oslo deklarasyonunu imzalamış olmakla İsrail’in şu anda uyguladığı planı fiilen kabul etmiş görünüyor. Gazze ve diğer yerlerde, yöresel önderler FKÖ’den istifa ediyor ve FKÖ’nün kadroları örgütten giderek daha fazla soğuyor. Arafat’ın önderliğinden herkes şikayet ediyor; sayısız dilekçelerde, heyetler (örneğin, Tunus’a giden Haydar Abdel-Shafi önderliğindeki heyet) nezdinde ve basında çıkan makalelerde, reform yapması, otokratik yöntemlerini değiştirmesi ve karar alma sürecini ehliyetli ve kanıtlanmış yeteneklere açması yönünde Arafat’a sürekli baskı yapılıyor.

Bu dilekçelerin, bu reform çağrılarının, en ufak bir etkisi olmadığı gibi, olacak gibi de görünmüyor. Mektup göndererek bir fili bir aslana çeviremezsiniz. Dayanılmaz bir düzensizlik içinde bulunuyoruz; ancak, bunun devam etmesine izin verilemez. Bu noktada, hem işgal edilmiş topraklardaki ve hem de diasporadaki Filistinliler, ya kolektif eylem yoluyla önderlik ve kötü planlamadan oluşan iki büyük tehdide cesaretle karşı koyacak ya da topraksız olarak, geleceği şekillendirmek için sesi çıkmadan, umutsuzca ve hatta onurunu yitirerek önderlik tutarsızlıktan beceriksizliğe ve daha da kötüsüne doğru tökezledikçe sürekli baskı altındaki bir yaşama boyun eğecektir. 

İşgal edilmiş topraklardaki ve başka yerlerdeki oluşumlarının yanı sıra Fetih ve ona bağlı taraflar dahil olmak üzere, FKÖ hiyerarşisinin kenara çekilmesi gerektiği açıktır. Önderlik kendi halkını öylesine yanlış anlamaktadır ki, şu anda Filistinlilerin toplandığı ve yaşadığı hemen hemen her yerde çoğunlukla da açık olmak üzere içten içe kaynayan bir ayaklanma söz konusudur. Hiçbir önderlik, paranın ve politik erkin tek kontrolünü ebediyen elinde bulundurmayı ve bunları kendi kaprislerine göre iane olarak dağıtmayı bekleyemez. İşgal edilmiş topraklardaki yaklaşık 500 okul ve sekiz üniversitenin yanı sıra 11.000 eğitim işçisi, bir bütçe ve hiçbir rehberlik olmadığından etkinliğini yitirmektedir (hastanelerde ilaç olmadığını söylemeye bile gerek yoktur). İnsanların çoğundan daha fazla biçimde, Filistinliler, yargı bölgelerinde yaşadıkları Arap veya Arap olmayan her hükümet tarafından kötüye kullanılmanın kurbanı olmuştur. Onlar niye hiçbir zaman özgürce seçilmeyen ve herhangi bir özveride bulunma duygusuna sahip olmayan önderlerin benzeri uygulamalarına tahammül etmek zorunda kalsın? Lübnan ve Gazze’deki mülteci kamplarında bulunan yoğun baskı altındaki Filistinliler niçin Tunus’tan yönlendirilen bir avuç görevli arasında hüküm süren çürümeyi, Parisvari alışveriş tutkusunu ve süregelen beceriksizlikleri kabul etmek zorunda kalsın? Arafat sözleşme yapma, yabancı yardım ve kazançlı atamalar ile ilgili tek kontrolü elinde bulundurma ayrıcalığını daha ne kadar ileri sürebilir ? Hızlı kazanç ve kölece bağlılık geçmişi, hizmet için tek ölçüt müdür?

Bu önderliğin bilgi politikalarını da bir irdeleyin. (Önderliğin İsrail ile görüşme stratejileri hakkında bir şey söylemekten kaçınıyorum; çünkü bunlar sadece Yaser Arafat ve Nabil Shaath tarafından biliniyor görünmektedir.) Bu topraklarda, Ürdün’de ve Lübnan’daki Filistinlilere mevcut duruma ilişkin gerçeği söyleme zamanı geldi. Evet, halkın bağımsız bir devlet istediğinden hiç kuşku yok; ancak, İsrail’in Arafat ve çevresindekilerin “de facto” (fiili) işbirliği ile bu olasılığın önünü şimdiden kapattığını varsayacak olursak, bu ne türden bir devlet olmalı? Hiçbir şey söylenmiyor. İşgale karşı direniş olacak mı, olmayacak mı? Tek kelime yok. Danışma meclisleri olacak mı, olmayacak mı? Tek kelime yok. Tarihimizde nerede olduğumuz, kendi halkımızın katledilmesi vb. hakkında dünyaya ne söyleyeceğiz? Tek kelime yok. Filistin’in reel ekonomik politikası, Filistin’i bir başka Singapur haline getireceğiz şeklindeki gülünç sloganın ötesinde, nedir? Kimse bunu biliyor görünmüyor.

Mevcut çıkmaza karşın, FKÖ’nün İsrail ile İsrail’in koşullarıyla bir güvenlik anlaşması yapacağından biraz kuşkuluyum. Böyle bir anlaşmadan sonra mevcut FKÖ önderliğinin söyleyecek ve hatta teklif edecek hiçbir şeyi kalmaz. Filistinlilerin geçmişteki katkılarından dolayı Tunus’taki insanlara teşekkür etmesi gereklidir; ancak, bundan sonra yapılması gereken şey mantıksal adımı atmak ve onlardan istifa etmelerini talep etmektir. Onların zirvesini oluşturan İlkeler Deklarasyonu, beğenelim ya da beğenmeyelim, onların bize mirasıdır.

“Ve yine” de, “alternatif nedir?” şeklinde güçsüz bir ses yükseliyor. Retorik olarak böylesine sık sorulmasaydı, bu iyi bir soru olabilirdi. Biz önceden belirlenmiş olgularla toplam olarak böyle mi yönetileceğiz? Gerçek olan şudur ki, alternatifler gökten zembille inmez; onlar bir boşluk olduğunda ortaya çıkar. Bunun kanıtı intifadadır; çünkü intifada, mesafeli önderlik, fikirlerin ve stratejilerin iflasına sürüklendiğinde başlamıştır. Rastlantı sonucu, başkaldırı bu önderliği geçici olarak yeniden canlandırmıştır. Ne var ki, intifada dersi aynı zamanda Filistinlilerin bugün yüz yüze geldiği bir tehdittir; yani, sonradan olacakların sorumluluğu kolektif bir sorumluluk olmalıdır.

Filistinliler mevcut durumu FKÖ şefleri arasındaki salt yetersizlik ve çürümeden çok daha ciddi olan kültürel ve ahlaki bir bunalım olarak ele almak zorundadır. Hafızamda yer eden şudur ki, bizim bir halk olarak tarihsel eğilimimiz, bir ulusal hedefler dizisi üzerinde odaklanmaktan ve bu hedeflere uygun yöntem ve ilkelerle tek yanlı olarak bunları izlemekten kaçınmaktır. Şimdiye kadar, kendi halkımızın nüfus sayımını bile gerçekleştiremedik. Toprak ve suya ilişkin olgular konusunda İsrail’e dayanıyoruz ve bugüne kadar, nadiren kendimize ait güvenilir bilgi kaynakları ürettik. Batı Yakası, Gazze ve Kudüs’e ilişkin yeterli ve kullanılabilir bir Filistin haritası var mı?

Başından bu yana, Filistin üzerindeki mücadele, toprak egemenliğine ilişkin bir savaş olmuştur. İsrail şu anda İsrail’deki 800.000 Arap yurttaşı da dahil olmak üzere Filistinlilerin görece büyük nüfusu orada ikamet ettiği halde tarihsel Filistin topraklarının tek hakimidir. Siyonist düşünce, her zaman, değişmeyen yol gösterici ilkeyle özgül somut adımları koordine etmek olmuştur. Dolayısıyla, İsrailliler egemenlik ileri sürerek yerleşim yerleri oluşturuyor, toprak ve suyu alıyor, karayolları inşa ediyor, silahlı kuvvetlerini yaygınlaştırıyor. Açıktır ki, onlar meşrulaştırılmış şiddet üzerinde de tekel sahibidirler; İsrailliler ile Filistinliler arasında bir güç dengesini andıran herhangi bir şey olduğunun varsayılmasını kastetmiyorum. Ne var ki, FKÖ dahil birbiri ardı sıra Arap hükümetleri tarafından izlenen resmi politik tutum, her zaman için büyük genel iddialarda bulunmak ve ondan sonra somut ayrıntıların nasılsa ortaya çıkacağını beklemek şeklinde olmuştur. FKÖ, bağımsız bir Filistin devleti konusunda yeterli retorik beyanlarda bulunulmuş olursa Filistin’in özerkliğinin her nasılsa bağımsızlığa yol açacağı gerekçesiyle İlkeler Deklarasyonunu kabul etmiştir. Ayrıntılar (Eriha ve Gazze’nin hangi bölümlerinin söz konusu olacağı) konusunda müzakereler gündeme geldiğinde bizim ne planımız ve ne de güncel olgularımız mevcuttu. Onların ise planları, toprakları, haritaları, yerleşim yerleri ve karayolları vardı; bizim birkaç ayrıntıyla özerklik ve İsrail’in geri çekilmesi arzumuz mevcut, ancak gücümüz çok fazla şeyi değiştirmeye yeterli değil. Gerekli olan, ayrıntılara ilişkin bir disiplindir.

“Sınırlı özerklik” gibi bir genel düşünce, bağımsızlığa veya eşit derecede daha da fazla egemenliğe götürebilirdi. Her iki durumda da, Filistinliler için ana görev, İsraillilerin yaratmakta olduğu toprakların genel haritasını öğrenip anlamak ve ondan sonra, somut direniş taktikleri geliştirmektir. (Sömürge istilaları tarihinde, haritalar her zaman zafer kazananlar tarafından çizilir; çünkü, haritalar fetih belgesidir. Onlar tasarlanır ve ondan sonra da uygulanır. Dolayısıyla, coğrafya savaş sanatı olmakla beraber, eğer bir karşı harita ve karşı strateji mevcut ise direniş sanatı da olabilir.) İsrail’in bölgesel egemenlik planının özü, hem kuramsal ve hem de olgusal olarak, gerçekte (a) 1967 öncesi sınırları içindeki topraklar üzerinde etkili kontrolde bulunmak ve (b) Batı Yakası’na kadar uzanan bir ağın merkezi olarak sürekli yayılan bir birleşik Kudüs’ün idamesi yoluyla gerçek Filistin özerkliğini önlemektir. İsrail’in Kudüs ile ilgili plan ve uygulamaları bu nedenle Filistinlilerin geleceğinin merkezinde yer almaktadır.

Bilgilerim dahilinde, Kudüs hiçbir zaman yoğunlaştırılmış bir Filistin stratejisinin odağı olmadığı gibi, İsrail’in kent ve çevresi üzerindeki kontrolüne karşı direnmek için sistemli bir kampanya da yürütülmemiştir. “Gazze-Eriha” bu nedenle, her zamankinden daha fazla biçimde, Filistinlilerin enerjilerinin çevre bölgelerin yönetilmesinde tüketilmesini ve bu arada çekirdek kısmın İsraillilere kalmasını sağlayacak bir tuzak veya bir tür inceden işlenmiş şaşırtmaca gibi görünmektedir. Geçen sekiz yıl boyunca İsrail’in Kudüs ile ilgili politikalarını incelemekte olan Felemenkli coğrafyacı Jan de Jong tarafından ana hatlarıyla özetlendiği üzere, İsrail’in düşüncesi “Eski Kenti çembere almak amacıyla ... Filistinliler tarafından talep edilebilecek .... son açık alanları” ele geçirmektir. O, önümüzdeki üç yıl boyunca İsrail’in inşa çabalarının merkezini oluşturacak iki yerleşim halkası tanımlamaktadır: Birincisi, esas olarak ilhak edilen Kudüs ve ikincisi, birincisini çevreleyen ve kuzeyde Bir Zeit’ten güneyde Hebron’un varoşlarına kadar Batı Yakası’nın orta kısımlarının çoğu bölümüne kadar uzanan alan. Bu seksen beş mil karelik alan içinde ve böylece İsrail’in büyük ölçüde tehdit edilmemesini sağlayacak biçimde, Filistinlilere “birbirlerinden ayrılmış toprak birimleri halinde” özerklik tanınacaktır.

Şimdiden, Batı Yakası ve Gazze’nin tamamı, yaklaşık elli yedi karayolu bariyeri ile on veya on bir kantona bölünmüştür. Rabin hükümeti, işgal edilmiş topraklarda 600 milyon dolarlık bir karayolu sistemi inşa etmektedir; bu sistem, İsrail tarafından kontrol edilecek ve Arap bölgelerinden geçerek yerleşim yerlerini birbirlerine, Kudüs’e ve İsrail’e bağlayacak ve böylece, toprakların kantonlaşması sağlanacaktır. Bu arada, toprak istimlakı şaşırtıcı bir hızla devam etmektedir: Sadece Aralık ayında Batı Yakası’nda 9.000 acre’lik bir alan zorla alınmış ve İsrail’in askeri bölgesi ilan edilmiştir. Yahudi Temsilciliği Kırsal Yerleşim Departmanı’nın önceki başkanı olan İşçi temsilcisi Ra’anan Weiz tarafından İsrail’in Hizma yakınlarında (çölde, iki çemberin tam gerisinde) Filistinliler için Kudüs’e ikame olarak yeni bir başkent inşa etmesi dahi öne sürülmüştür.

Ancak, De Jong’un değindiği temel nokta, İsrail’ in planlama, yerleştirme ve kontrolde bulundurma edimleri karşısında, Filistinlilerin hala toplu kamu binaları projelerini başlatmak veya metropolitan Kudüs’ü bir ulusal kalkınma planının merkezi haline getirmek suretiyle bu gelişmelere karşı bir direnme stratejisi dahi formüle etmediğidir. Her iki durumda da, İsrail’in vizyonu Filistin nüfusunu “adalara, kantonlara, hapsedilmiş küçük alanlara” bölmek olduğundan, de Jong, buna tepki olarak Filistinlilerin “kendilerini Kudüs’ün sadece bir semti veya ana caddesi değil, fakat al-Azzariah gibi benzersiz Doğu Kudüs varoşlarından Beit-Hanina ve Shuafat’a kadar uzanan bir kenti olduğu daha büyük bir birimin parçası saymalarını ve ondan sonra orada kalkınma için nasıl bir perspektif oluşturacakları üzerinde düşünmeleri gerektiğini” önermektedir. Görünür çabalarda bulunarak bunun bir alternatif olarak tartışılması, “insanların ona inanmasını sağlayacak” ve böylece toplu eylem için esas oluşturabilecektir.

Son zamanlarda, yeni bir Filistin yönetimine yaklaşan “yetki devri” ile ilgili olarak buradan nereye gidileceği hususuna ilişkin sorumluluğun Filistinli olsun veya olmasın “uzmanlar”a devredilmesi üzerinde çok konuşuluyor. Bu düşünce, Dünya Bankası ve Avrupa Topluluğu’nun yanı sıra nesnel ve apolitik (yani, itaatkar ve serbest-piyasa) stratejistlerine duyulan gereksinimi vurgulayan Birleşik Devletler tarafından destekleniyor. Onların argümanları karşısında ideolojik olarak (kalkınma dışarıdan dikte edildiğinden, bunun net sonucu olarak çoğunluk giderek yoksullaşmakta ve bu ülkeler politik ve ekonomik olarak, gelişmiş ülkelere daha fazla bağımlı hale gelmektedir) ve pratik olarak edilgen konuma düştüm; çünkü, her halde, kendisini Patron olarak tanımlayan Arafat, en aydın uzmanlar üzerinde dahi keyfi otorite uygulayabiliyor. Arafat’ın etki altında kalmayan (ancak oportünist) çevresi, çoğu kez kendilerini Arafat’ın yerine ikame olarak önererek “profesyoneller” den yana tavır alıyor.

Bu durumda, Washington veya Paris’te oturan uzmanlar hemen hiçbir şey saptayamıyor: Çok zeki, ancak uzakta bulunan entelektüeller tarafından hazırlanan bir plan, ulusal aciliyet ve seferberlik duygusunun yanı sıra ortak bir ulusal irade olmaksızın uygulanamaz. Aynı şekilde, kamu yararına edimde bulunmak üzere serbest Filistinli uzmanlara ve girişimcilere güvenilemiyor. Tüm Arap dünyası, Avrupa ve Birleşik Devletler’de, tıp, hukuk, bankacılık, planlama, mimarlık, gazetecilik, sanayi, eğitim ve müteahhitlik dallarında adını duyurmuş olan olağanüstü çok sayıda yetenekli ve başarılı Filistinli mevcuttur. Bunların çoğu, Filistin’in ulusal çabalarına yapabileceklerinin sadece küçük bir bölümü kadar katkıda bulunmuştur. Batıdaki Yahudi topluluklarıyla karşılaştırıldığında, hemen hemen hiçbir şey yapmış değiliz; ancak ben yine de, orada büyük bir potansiyel olduğuna inanıyorum. Belki de, FKÖ’nün başarısızlığının en önemli yanı, kötü ünlü ve saçma İlkeler Deklarasyonu’nu imzalamış olması değil, fakat, Oslo öncesi ve sonrasında kendi halkının büyük potansiyelini seferber edememiş olmasıdır.

Filistinliler bugün parçalanmış ve birbirlerinden tecrit olmuş konumda tutulabilmek için coğrafi olarak ve İsrail’in planları sonucu dağılmış durumdadır; Filistin’de ve dışında yaşayanlar, aralarında çok az iletişim kurarak farklı yaşamlar sürmektedir. Bir ulus olarak ayakta kalabilmek için, sloganları yinelemek veya sadece Filistin kimliğinin korunacağını ısrarla söylemek yeterli değildir. Yapılacak ilk şey, yenilgiye uğramak için değil, kendi gerçeklerimiz ve kurumlarımızla onlarla başa çıkmanın yollarını icat ederek neler olup bittiğini iyice ve olabildiğince hassasiyetle kavramak ve ondan sonra da demokratik yollarla ve kitle katılımıyla ulusal mevcudiyetimizi ileri sürmektir.

Filistin Ulusal Konseyi, FKÖ’nün muhalefetine rağmen şu anda toplanmalıdır. Geride oturup neler olacağını beklemek yerine, Filistinliler, büyük nüfusların mevcut olduğu her yerde (Ürdün, Lübnan, Kuzey Amerika, İngiltere) fark yaratacak katkılar için isabetli hedef, kaynak ve potansiyel ile toplantı çağrılarında bulunmalıdır. İşgal edilmiş topraklarda, bölünmüşlük ve parçalanmışlık, Filistinlilerin kendilerini çaresiz ve dargın hissettiği bir duruma yol açmaktadır. Diaspora ile bu Filistinliler arasında köprü kurulması için girişimlerde bulunulmalıdır. FKÖ’nün beceriksizliğinden hoşnut olmayan şimdiye kadar görülmemiş denli yurttaş grupları ağları oluşturuluyor. Ancak, buradaki temel nokta, Arafat ve beraberindekilerin ıslah olabileceği düşüncesinden vazgeçmek ve bir ulus olarak ileriye gitmek için gereksinim duyulan alternatifler ve en önemlisi, İsrail işgaline son verecek bir strateji hakkında açık ve korkusuzca bir tartışmaya başlamaktır.

Eğer Kudüs İsrail ile karşı karşıya geldiğimiz belanın kalbi ise, Kudüs bundan dolayı çözümün de can damarıdır. Yerleştirme süreci devam ettikçe, Filistinliler, tek yanlı İsrail kontrolünü önlemek için kaynakları ve iradeyi bir arada toplamak zorundadır. Bunu gerçekleştirmek için, Filistinliler, toplu olarak düşünmeye başlamalı ve bireysel tepkileri durdurmalıdır. Kudüs üzerinde odaklanan başlıca sorun, nasıl kazanç elde edileceği değil, nasıl direnileceğidir. İsrailliler, şu anda Kudüs’te ve Batı Yakası ile Gazze’deki yerleşim yerlerinde yasa dışı olarak işgal ettikleri Filistin topraklarını terk etmedikleri sürece gerçek barış olamayacağına bir biçimde inandırılmalıdır. Onlar bu konuda ikna edilecekse, bu sadece kadın ve erkek tek tek her bireye kadar bir ulus kendisinin görünüşte değil, gerçek bağımsızlığa adanan ulusal çabanın parçası olduğunu hissettiğinde gerçekleşecektir. Gerçek budur. Kısmi bağımsızlık veya sınırlı özerklik diye bir şey yoktur. Politik bağımsızlık olmaksızın, ne egemenlik ve ne de gerçek özgürlük olamayacağı gibi, 1948’de Filistin’i yıkan ve 1994’te ona başka bir şans verme kaygısı duymayan Yahudi İsrail devleti ile eşitlik de mümkün değildir. Tehdit açıktır

Almanak Bilgiler

  • Yazar: Edward W. Said
  • Yıl: 2003
Ara...

AYRINTILI ARAMA

  • Etiketler
  • Kategori
  • Yazar
  • Yıl

Üye Giriş