KAPANMASI ZOR BİR YARA: FİLİSTİN/İSRAİL SORUNU

Almanak 2004Filistin sorunu, yarım yüzyıldan fazla bir süredir insanlığın vicdanını kanatan bir yaradır. Aslında sorunun kökeni yüzyıllar gerisinde bulunur. Ancak Filistin problemi, İsrail Devleti kurulduktan sonra, 20. yüzyılın özellikle ikinci yarısında akutlaşıp tüm karmaşıklığıyla bu yüzyıla sarkmıştır.

1. Filistin'e Yahudi göçünün kısa tarihi

Günümüze taşınan boyutlarıyla sorun, esas olarak, 1917 Balfour Deklarasyonu ile başlamıştır. Aslında Balfour Deklarasyonu, Siyonizm'in sözcülerinden Lord Rothschild'e yazılmış bir mektuptur. Büyük Britanya, bu belge ile, Yahudilere Filistin'de bir devlet oluşturmaları için toprak vadediyordu. Böylece, Yahudilere kutsal kitaplarca vadedilmiş topraklar, onlara bir kez daha, ama bu defa Büyük Britanya tarafından vadediliyordu. Gerçi deklarasyon, Filistin'de bulunan diğer halklardan da söz etmekte idi; ancak Yahudilere vatan toprağı vadedilirken o topraklarda yaşamakta olan Filistinlilerin fikirleri sorulmamıştı.

1. Dünya Savaşı'nın en sıcak günlerinde Büyük Britanya ve Fransa, Ortadoğu'daki Osmanlı topraklarının savaş sonrası paylaşım planını yapmaya başlamışlardı. 1916'da imzalanan Sykes-Picot Andlaşması ile Filistin'in Büyük Britanya'ya, Suriye ve Lübnan'ın da Fransa yönetimine devri öngörülüyordu.

Avrupalıların Avrupa Yahudilerini Filistin'e yönlendirmeleri, Yahudi severliklerinden çok Yahudi karşıtlıklarından kaynaklanıyordu. Kendi bünyelerinde yüzyıllardır sorun oluşturmuş bulunan Yahudi azınlıklarından bu yöntemle "kurtulmayı" düşünmüş olan Avrupalıların sayısı az değildir. Ancak, bu yolla, çok dramatik sonuçlara neden olacak ve tüm dünyayı yüzyıl boyu uğraştıracak bir sorunu başlattıklarının belki de bilincinde değillerdi. Aslında çözümsüz bir problemle karşı karşıya kalınacağını daha o zamanlar gören insanlar da vardı. Nitekim, sonradan İsrail'in ilk başbakanı olacak olan David Ben Gurion daha 1919'da şöyle diyordu: "Biz bu ülkenin bizim olmasını istiyoruz; ama, Araplar da bu ülkenin kendilerinin kalmasını istiyorlar." (www.mideastweb,org/briefhistory.htm).

 

Filistin'e Yahudi göçü, bu tarihlerde başladı ve Avrupa'da Yahudi düşmanlığı 1930'lardan itibaren arttıkça da ivme kazandı. Gerçi Filistin'deki Büyük Britanya manda yönetimi göçü belirli kotalarla sınırlamıştı. Ancak Yahudi nüfus illegal göç yoluyla hızla artmaya başladı. Avrupa'da 1939-45 arası dönemde "holokost" diye anılan Yahudi kırımı, savaştan sonra, tüm Batı kamuoyunu Yahudilere karşı bir tür suçluluk kompleksine sokmuştu. Kuşkusuz ki, Yahudilere yapılanların sorumlusu Filistinli Araplar değildi. Dolayısıyla diyeti ödemek de onlara düşmezdi. Ancak o sıralarda vicdanlar bu ayrımı yapamayacak ölçüde rahatsızdı, bilinçler ise yapılmakta olan haksızlığı kavrayamayacak ölçüde bulanıktı. İllegal göçe göz yumuldu. İnsanlık, Filistinli Arapların dramını görmezden gelmeyi yeğledi.

Nitekim, UNSCOP (United Nations Special Commission on Palestine - Birleşmiş Milletler Özel Filistin Komisyonu) Filistin toprakları üzerinde bir Arap Devleti, bir de Yahudi Devleti kurulması yolunda bir tavsiye kararı aldı. Bu, Birleşmiş Milletler'in 29.11.1947 tarihli ve 181 sayılı kararına dönüştü. Gerçi Yahudilerin sevinçle kabul ettikleri bu kararı Araplar  reddettiler; ama onları dinleyen olmadı. O arada kurulmuş olan Stern, İrgun gibi Yahudi çeteleri, Filistinli Arapları ve hatta Büyük Britanya yönetimini terörle ürküttüler. Karşılıklı katliam yapıldı. Yahudiler, kimi zaman yerleşik Arapları, Deir Yassin'de yaptıkları gibi, can korkusuyla yerlerini yurtlarını terk etmek zorunda bıraktılar ve topraklarını bu yöntemle gasp ettiler. (Nathan Weinstock, "Le Sionisme contre Israel", François Maspero, 1969, Paris).

 

  1. 2. İsrail-Arap ilişkileri

İsrail, bağımsızlığını 14.05.1948'de ilan etti. Çevredeki Arap ülkeleri bu oldubittiye eşgüdümlü bir biçimde karşı çıkamadılar. Filistinli Araplar ise örgütlü direnişe ancak 1957'de  El Fetih'i kurarak başladılar.

20. yüzyılın ikinci yarısı, Filistin sorunu açısından, bence üç evrede ele alınabilir. İlk 25 yıl, Arapların kuru tehditleri ve bunlara karşılık İsrail'in güçlenmesi, silahlanması ve konumunu sağlamlaştırması ile geçti. İsrail bu sürede, hele 1967'deki "6 gün savaşı"na değin, Batı kamuoyunca çok sayıda düşman Arap ülkesi ile çevrelenmiş bir avuç kahraman Yahudi’nin barınağı gibi algılandı. Bu ortamda, Yahudi diasporasından İsrail'e fon yağdı. Yahudi diasporasının çok etkin olduğu ABD'den alınan yardımlar ve diplomatik destek İsrail'i bölgenin en güçlü devleti konumuna getirdi. İsrail'in "tehlikede" ve "mağdur" ülke olarak algılanması bu gidişin sürmesinin ön koşulu idi. Öyle ki, ailesi İsrail'in kuruluşu sırasında savaşmış olan yazar Marc Hillel, galip gelerek mağdur konumundan bir ölçüde sıyrılmasına neden olan 1967 savaşından hemen sonra, İsrail'in "barış tehlikesiyle" karşılaşmasını konu alan bir kitap yayımladı (Marc Hillel, "Israel en Danger de Paix", Editions Fayard, 1968, Paris).

2.1. İlk evre (1948-1973)

Bu dönemde yer alan çok önemli olayları özetle şöyle sıralanabilir. Mısır'da Assuan Barajı'nın yapımı için kullanılması planlanan Dünya Bankası ve IMF fonları, Nasır'a sert anti-emperyalist söylemi yüzünden kızan ABD ve Büyük Britanya tarafından 1956'da bloke edildi. Bunun üzerine Nasır, İngiliz-Fransız ağırlıklı bir konsorsiyum tarafından yönetilen Süveyş Kanalı'nı kamulaştırdı ve kanalın gelirini Mısır maliyesine aktarmaya başladı. İngilizler ve Fransızların, durumu eskiye döndürmek amacıyla, Port Said'e yaptıkları çıkartma o zamanlar epey gürültü koparttı (Terence Robertson, "Crisis - The Inside Story of the Suez Conspiracy", Hutchinson&Co, 1964, Londra). Nasır'ı düşürmeyi amaçlayan bu korsanca operasyon, o sırada, başını Nehru, Nasır, Sukarno gibi önderlerin çektiği ve epey güçlenmeye başlamış olan 3. Dünya yanlılarını ayağa kaldırmıştı (Anthony Nutting, "Die Suez-Verschvörung", Verlag Fritz Molden, 1968, Viyana). Bu çıkartma  vesilesiyle Avrupalı emperyalist güçlerin gönüllü yardımcılığını yapmış olan İsrail'in de dünyanın yoksulları gözünde sahip olduğu imge bir ölçüde olumsuzlaşmıştı. İsrail'i Arapların bağrına saplanmış bir hançer gibi görenlerin sayısı bu tarihten itibaren artmaya başladı.

1967'ye varıldığında İsrail ile Arap komşuları ve Filistinliler arasındaki gerginlik karşılıklı tehdit aşamasına varmıştı. Araplar İsraillileri "denize dökmek"ten bahsediyorlardı. Aslında, öfkeden kaynaklanan bu temelsiz tehditler İsrail'in işine yarıyordu. Batı kamuoyu, İsrail'i parası ve yüreğiyle destekledi. Bu durum biraz da düşüncesiz ve yeteneksiz Arap politikacıları eliyle hazırlandı. 5 Haziran 1967 tarihinde, İsrail uçaklarının Mısır Mig'lerini daha havalanmadan tahrip etmesiyle başlayan savaş yalnızca 6 gün sürdü. İsrail, başta Kudüs olmak üzere, Batı Şeria'da bulunan pek çok kutsal yeri, Mısır'dan Sina yarımadasını, Suriye'nin Golan tepelerini ve yakınındaki verimli toprakları aldı. Araplar perişan durumda idiler.

Dünya kamuoyu bu savaştan sonra işin aslını yavaş yavaş anlamaya ve daha dengeli davranmaya başladı. Ancak olan olmuştu. Zaten yerinden edilmiş ve yeniden bir kesimi daha yurdundan olan Filistinlilerden yine pek söz eden yoktu. Ateşkesten sonra alınan 242 no’lu Birleşmiş Milletler kararı, taraflar arasında kalıcı bir barış için İsrail'i işgal ettiği topraklardan çekilmeye çağırıyordu. İsrail bu çağrıya ne o zaman uymuştur, ne de bugün uymaktadır.

Araplar, uğradıkları ağır yenilginin onurlarını zedelediği duygusuyla kendilerini rövanşa hazırladılar. Altı yıl sonra, Ekim 1973'te, Yahudi bayramı olan Yom Kipur sabahı bir baskın savaşı başlattılar. Mısırlılar ve Suriyeliler kısa sürede belirli mevzileri tuttular. Savaşın sürmesi durumunda, üstün ateş gücüne sahip İsrail, Arapları püskürtüp yeni topraklar da fethedebilirdi. Ne ise ki ateşkes ilan edildi. Esasen Mısır lideri Sadat'ın amacı Arapların da savaşabileceklerini göstermek ve 1967'de yitirilmiş bazı toprakları geri alarak onurunu kurtarmaktı. Nitekim öyle de oldu. 1978'de Camp David'de Sadat ile Begin arasında başlayan görüşmeler, 1979'da kalıcı bir barış antlaşmasına dönüştü. İsrail 3 yıl içinde Sina'dan çekildi. Suriye ise İsrail ile barışa yanaşmadı ve aralarındaki "savaş durumu"nu bugüne değin sürdürdü.

2.2. İkinci evre

Filistin-İsrail sorununun bu evresi periyodik olarak yenilenen bir döngü dizisinden oluştu. 20. yüzyılın ilk yarısında Batı, Yahudilerini Filistin'de iskan ederek yüzlerce yıllık bir problemini kendi dışında bir yerlere ihraç etmişti. Ancak bu uluslararası operasyonun "Filistin" öğesini hiç hesaba katmadığı artık anlaşılmıştı. Bu aşamada Filistinlilerin varlığını da dikkate alan barış arayışları boy verdi. Ancak her arayış, söz konusu çabaları bir süre sonra yerle bir eden bir sabotajla karşılaştı. Bunun devamında İsrail'in demir yumruğu ve Filistinlilerin isyanı tam bir kısır döngü oluşturdu.

Filistinlileri dikkate alan ilk ciddi barış arayışı Oslo Süreci’dir. Ne var ki o noktaya ulaşmadan önce uzun yollardan geçmek gerekmiştir. Camp David’de Mısır ile İsrail arasında yapılan barışın Filistinlilere bir yararı dokunmamıştı. Tam tersine İsrail’e karşı yanlarında olagelen Mısır da artık bir anlamda yitirilmişti. 1970’lerin ikinci yarısında Filistinli militanlar yığınsal biçimde Lübnan’a geçmeğe başlamışlardı. Lübnan’da egemen konumda bulunagelen Hıristiyanlar, yığınsal Müslüman göçü nedeniyle, bir süre sonra konumlarını tehdit altında görür oldular. Dengeler bozulmaya yüz tuttu ve siyasal ortam gittikçe duyarlı duruma geldi. 1978’de Hıristiyan Falanjist (uç sağ) milislerin Filistinlileri taşıyan bir otobüse saldırmaları bir kıvılcım etkisi yaptı ve iç savaş patladı. Suriye daha başlangıçta kuzeyden Lübnan’a girmişti. 1978’de de İsrail güneyden müdahale başlattı. Üç yıl boyu tüm şiddetiyle süren iç savaş 1981’de bir ateşkesle durduruldu. Ancak bu arada, Filistin Kurtuluş Örgütü tarafından kontrol edilemeyen Ebu Nidal grubu, Londra’da İsrail Büyükelçisi’ne 1982’de suikast düzenledi. Bunun üzerine güney Lübnan’daki Sabra ve Şatilla mülteci kamplarını basan İsrail en az 700 Filistinliyi öldürdü. O zamanlar İsrail silahlı kuvvetlerinden sorumlu olan Şaron’un o tarihten sonra “Sabra ve Şatilla kasabı” diye anılır olmasına yol açan bu toplu kıyım İsrail’in ne derece ölçüsüz davranışlar içine girebildiğini kamuoyuna sergilemiş oldu. İsrail’in bu bölgedeki askeri varlığı, ABD’nin de oluruyla, 2000 yılına değin sürdü.   

İlk “intifada”, yani Filistinlilerin çoluk çocuk toplu kalkışması, 1987’de Gazze Şeridi’nde ve Batı Şeria’da başlamıştı. Bu yıllarda umarsız ve umutsuz Filistinlilerin bilinçsiz isyanlarına ve bunların üstün donanımlı İsrail güçlerince bastırılmalarına tanık olundu. Filistinliler, Sovyet Bloku’nun çöküşünden sonra tek kutuplu dünyada artık daha da “yalnız” kalmışlardı.

Uluslararası çabalarla harekete geçirilen Oslo Süreci, 13 Eylül 1993’te FKÖ (Filistin Kurtuluş Örgütü) lideri Arafat ile İsrail Başbakanı Rabin’in Beyaz Saray’ın önünde el sıkışmaları ile bir antlaşmaya dönüştü. Süreç, ayrıca İsrail ile Ürdün arasında bir barış antlaşması imzalanmasına yol açtı. Öte yandan, gelecekte oluşması planlanan bağımsız Filistin Devleti’nin çekirdeğini oluşturacak bir Filistin Özerk Yönetimi oluşturuldu.

“Oslo”, barışa beş yıllık bir geçiş süreci öngörüyordu. Mayıs 1994 itibariyle yürürlüğe girecek olan antlaşma uyarınca Batı Şeria ve Gazze bu sürede yapılacak müzakereler yoluyla kesin bir statüye kavuşturulacaktı. Bu arada İsrail de bu bölgelerden adım adım çekilecekti. Bunların hemen hemen hiçbiri saptanmış sürelerde yapılmadı. Sürecin işlemesine üç engel vardı: durulmayan şiddet ortamı; 1996’da işbaşına gelen yeni İsrail Hükümeti’nin dar görüşlü ödünsüzlüğü; ABD’nin gevşekliği. Aslında İsrail’in Filistin politikasını adil ve uygun bulan bir tek ABD yetkilisi yoktu. Tüm ABD’li yetkililer, Ortadoğu’da daha dengeli bir ABD politikasının hem ülkenin hem de bölgenin çıkarlarına uygun olacağını teslim ediyorlardı. Ne var ki ABD basını, kamuoyu ve ABD’li Yahudi seçmen kitlesi siyasal çizgiyi dikte edegeldi. Tek yönlü politikaya üretilen tek gerekçe “Filistinlilerin de kötü şeyler yaptıkları” idi. Oysa ABD, İsrail’in baş destekçisi ve finansörü olarak, bu ülkeye kıyımı ve yeni yerleşimleri durdurma yolunda etkili telkinlerde bulunabilirdi (Smith, senior, “Comments on Israeli Conflict” 12 Şubat 2002, www.nd.edu /observer / 02132002 / Viewpoint /1.html). 

Yeni oluşturulan Filistin Yönetimi’nin egemenlik alanında yaşayan Filistinliler, tüm Filistin nüfusunun %97’sini oluşturuyordu. Buna karşılık onlara verilen toprak Filistin topraklarının ancak %8’i kadardı. Böylece Filistinlilere kendi ülkelerinde bir tür toplama kampı yaratılmış oluyordu. Bu arada Netanyahu Hükümeti hızlandırılmış bir yerleşim oluşturma programı uygulamaya koyuldu. Bu bölgelerde binlerce yeni ev ve yerleşim birimi inşa edildi. Öyle ki, Oslo Süreci’nin beş yıl içinde işgalin bitmesini öngördüğü topraklardaki Yahudi yerleşimci sayısı bu sürede 105 binden 145 bine çıktı.

İsrailli dinci ve milliyetçiler Oslo Süreci’nin başlamasından memnun değildiler. Onlara “vaat edilmiş” toprakları kısıtsız ve mümkünse Filistinli’den arınmış biçimde kullanmak istiyorlardı. Uluslararası düzlemde belirli kaygılarla davranmak durumunda olan hükümetlerine bu alanda tepki gösteriyorlardı. Bu arada Hamas terörcüleri ile İsrailli yerleşimciler arasında şiddet tırmanıyordu. Başbakan Rabin’in fanatik bir Yahudi tarafından öldürülmesi, bu dönemde hüküm sürmekte olan irrasyonel ve fanatik iklimin ve buna bağlı şiddet ortamının göstergesidir. Rabin’in yerine geçen Peres de selefi gibi, Filistinliler ile barıştan yana idi. Ancak kızışan ortam İsrail yönetiminde “şahin” olmayanlara şans tanıyamazdı. 1996’da yapılan seçimlerde İşçi Partisi yenildi ve başbakanlığa, Oslo Süreci karşıtı olarak bilinen sertlik yanlısı sağcı Netanyahu geldi. Üç yıl kadar süren Netanyahu döneminde şiddet arttı. Filistinli isyanını terör yoluyla dile getirdikçe İsrail sertleşti. Bir kesim Filistinli barışı arayışından vazgeçip İsrail Devleti’nin yok edilmesini amaç bellerken, İsrail sağcıları da toprak vermekle Arapların düşmanlığını eksiltemeyecekleri savını öne sürüyorlardı. Bu görüşteki kanaat önderlerinden birisi de, Başbakan Netanyahu’nun “Arapların süreğen tehdidine karşı İsrail’in elinde kılıçla yaşamaktan başka seçeneği olmadığını” belirten babası idi (Le Monde, 29 Eylül 1998).

Şiddetle itidal arasında gidip gelen sarkaç yüzyılın sonunda İşçi Partisi’nin iktidara gelmesine yol açtı. O dönemde ABD başkanı olan Clinton, Arafat ile yeni İsrail Başbakanı Barak’ı Camp David’de bir araya getirdi. Filistinli Araplar ile İsrail arasında gerçekten kabul edilebilir koşullarda bir barış umudu ilk kez burada belirdi. Clinton’un ABD’yi iki tarafa eşit mesafede tutma yolundaki özenine karşın 2000 Temmuz’unda çıkmaza girildi. Mülteciler ve nihai harita konusundaki anlaşmazlıklar yüzünden bu fırsat kaçırıldı. Ondan sonra bölge açısından gelişmeler kötüye gitti. İki ay sonra, Eylül 2000’de “intifada” denen toplu sivil kalkışma dalgasının ikincisi başladı. İsrail kamuoyunun geniş kesimlerinin kabul etmekte zorlandığı bir dizi ödünü vermesine karşın barışı gerçekleştirmekte yine de başarısız kalan Barak iktidarda tutunamadı. Onun yerine geçen Şaron İsrail’in çizgisini yine sertlik yönüne çevirdi.

Arafat’a sonradan Camp David’deki “uzlaşmaz” tavrı yüzünden çok sitem edildi. Ancak Camp David’de Arafat’a önerilen barış koşullarının aslında “yaşayabilir” bir Filistin Devleti’ni olanaklı kılmaktan uzak olduğu da bilinen bir gerçekti. İsrail biraz veriyordu ve her zamanki tavrıyla “kabul et, yoksa ileride bunu da bulamazsın” diyordu. Arafat kabul etmedi ve Filistin gerçekten bir daha o kadarını da bulamadı. Kuşkusuz ki Arafat, adil olmayan bir barışın kalıcı olamayacağını da düşünüyordu. Ayrıca, o, tarihe “teslimiyetçi” bir önder olarak geçmemeye kararlıydı. Ancak, karşılarında seçimi kaybetmesine neden oldukları “iyi niyetli” Barak yerine “Sabra ve Şatilla kasabı” diye adlandırdıkları Şaron gibi bir muhatap bulan Filistinliler için sonuç pek de parlak değildi. Başlayan ve 5 yıl sürecek olan ikinci “intifada” dalgası dünya kamuoyunun sempatisini birincisi kadar toplayamadı. Bu dönem şiddetin daha da boyutlanacağının habercisiydi.

2.3. Üçüncü evre

New York’ta ikiz kulelere yapılan terör saldırısı, Filistin için yeni bir evrenin başlangıcıdır. Filistin halkı, İsrail’in haksız davranışlarına göz yummakla kalmayıp onu sürekli desteklemiş hatta yüreklendirmiş olan ABD’ye karşı içinde biriktirdiği öfke ve kini, bu saldırı sonrasında, sokaklarda bir tür “oh olsun!” gösterisiyle dışa vurdu. Tüm dünyanın lanetlediği Bin Ladin lehine yapılan gösteriler herkeste şok etkisi yaptı ve Filistin halkına karşı antipati uyandırdı. Öte yandan, o sıralarda Hizbullah ve Hamas’ın El Kaide ile ilişkileri bulunduğu açıklandı. Tozun dumana karıştığı, doğrunun yanlıştan ayrılamadığı ortamda ABD ve hatta AB, İsrail’e bildiği gibi yapması yolunda özgürlük tanıdı. İsrail birlikleri, bağımsız Filistin bölgesinde dünya egemenlerinden hiçbir tepki görmeksizin istedikleri gibi operasyon düzenlediler.

ABD ve genel olarak Batı dünyası, Filistin’in bir tür terörist üretim odağı olmaya başladığını anlıyordu. Dünya barışı açısından bu bölgede mutlaka Filistinlilerce de uygun görülecek bir çözüm bulunmalıydı. Ancak İsrail’in barış içinde yaşayabilme güvencesi birinci öncelikleriydi. Bu arada Bush, Irak’a girip bölgeyi, Büyük Ortadoğu Projesi adı altında, ABD çıkarları doğrultusunda biçimlendirmeye yönelik bir siyasal projenin temellerini atıyordu. Amaç, bölgedeki Arap rejimlerini ıslah edip ya da değiştirip demokrasi getirerek terörün kökünü kazımaktı. Bu bağlamda Filistinliler de İsrail’e zararı dokunmayacak bir “dişleri sökülmüş” devlete sahip olmalılardı. 9 Nisan 2003’te Bağdat’ın düşmesinden sonra adım adım uygulamaya konacak proje ana çizgileriyle buydu. Ancak demokrasiye kavuşturulması planlanan kitlelerin talepleri dikkate alınmamış olduğundan demokrasinin bu bölgeye kısa vadede ithal edilip yerleştirilmesinin mümkün olmadığı bir süre sonra saptandı.

Şaron, zaten bilinen eğilimini henüz muhalefet lideri iken belli etti. 28 Eylül 2000 günü, Harim-ül Şerif gibi Müslümanlarca en kutsal mekanlarda saygısızca dolaşıp denetlercesine boy gösterdi. Tahrike uğrayan Araplar ayaklandılar. Bu olaydan birkaç ay sonra seçimi kazanıp iktidara tırmanan Şaron’a İsrail seçmeni Araplarla ilgili savaşımında tam olarak güveniyordu. Şaron’un Filistinlilere göz açtırmayan politikası Filistin direnişini tümüyle kırmaya değil onu belirli sınırlar içinde tutmaya yönelikti. Knesset’te (İsrail Parlamentosu) yönettiği geniş cephe koalisyonunu ayakta tutan en önemli etken sürüp giden intifada idi. Oysa aynı intifada ve Filistin Özerk Yönetimi’nin etkisizliği, Arafat’ın inanılırlık ve güvenilirliğini aşındırıyordu. Arafat, Hamas ve İslami Cihad gibi kontrol edemediği örgütlerin eylemleri yüzünden ve intifadayı durduramaması dolayısıyla İsrail ve dünya kamuoyu tarafından sıkıştırılıyordu. Sonuçta Arafat’ın karargahı İsrail güçlerince kuşatma altında tutuldu.

Öte yandan intifadanın başlamasından sonra İsrail, söz konusu Yönetim’i yaşaması ve işlerliğini sürdürmesi için gerekli olan parasal kaynaklardan yoksun bırakmıştı. Oslo Süreci tarafından oluşturulması öngörülmüş bulunan Filistin Özerk Yönetimi de bu arada soluksuz kaldı. Oslo’yu Netanyahu öldürmüştü; Şaron da gömdü. Ancak Filistin Yönetimi’nin ortadan kaldırılması ve Arafat’ın bombalarla yıkılmış karargahında daracık bir yerde ışıksız, susuz hareketsizliğe mahkum edilmesi sorunu çözmüyordu. Geçmişte de yenilgilerle büyüyen, adeta küllerinden doğan Arafat, Filistin halkını, bu kez FKÖ lideri olarak da olsa yine yönlendirebilecekti.

İsrail, ABD’nin Irak’a girmesinden bir yıl kadar önce, Mart 2002’de, Filistin Yönetimi’ni işgali altında tuttuğu “kendi” topraklarından ayıran bir “savunma duvarı” inşa etti. Gerçekten de İsrail’deki sivil hedeflere yönelen intihar saldırılarının önünü kesmek için bu önlem bir ölçüde etkili oldu. Ancak duvarın bir yanında ikamet edip öbür yanında çalışan Filistinliler mağdur oldular. Nitekim, iki yıl sonra Uluslararası Adalet Divanı tarafından bu “güvenlik duvarı”nın uluslararası hukuka aykırı olup yıkılması gerektiğine hükmedildi ancak İsrail hükmün gereğini yerine getirmedi.

2002’de, ortada artık ne Oslo Süreci’nin, ne Camp David’de çok yaklaşılmış olan barışa ilişkin umudun izi kalmıştı. Göze çarpan, bir savaşın varlığıydı. Ne var ki bu savaş iki devlet arasında değil, çok güçlü ve ultramodern bir orduya sahip bir devlet ile bölük pörçük, sınırları belirsiz, neredeyse silahsız ve her gün toplu cezalandırmalara maruz bırakılan bir halk arasındaydı. İçinde bulundukları aşağılayıcı durum, Filistinliler arasında işgal güçlerine ve hatta İsrail sınırları içinde sivil halka karşı canlı bomba adayı üretiyordu.

Aynı yılın Nisan ayında Filistin’i ziyaret etmiş olan tanınmış İspanyol yazar Juan Goytisolo şöyle yazıyor: “Filistin’de Bir Zeit Üniversitesi’ne giden öğrenciler, öğretim görevlileri ve o civardaki yerleşim birimlerinde ikamet eden Filistinliler taşıtlarından inip İsrail askerlerince kesilmiş yolda 500 metreyi yürümek ve öbür tarafta taksi ve minibüslere üst üste yığılarak seyahat etmek zorunda bırakılıyorlar. Bu; bir güvenlik tedbiri değil, toplumun tümüne uygulanan toplu bir ceza. Şaron, Filistin topraklarında yaptığı operasyonların yanısıra Filistinli halkı her türlü fırsatı kullanarak aşağılıyor. Amacı, onların direncini kırmak ve isyanlarını bastırmak.” (Goytisolo, Le Monde 16 Nisan 2002). Oysa bu yöntem Filistinlilerin isyanını ve direncini azaltmamış; onları daha da keskin tutumlara yöneltmiştir.

Yol boyu yakılıp yıkılmış Filistin köylerinin üzerine inşa edilmiş İsrail kolonilerinden geçtiğini anlatan Goytisolo, “son yedi yıldır İsrail kolonileri sürekli büyümüş; işgal ordusu Filistinlerin evlerini dinamitleyip meyve ağaçlarını sökerek bunlara yer açmış. Bir milyondan fazla Filistinlinin yığıldığı dar toprak şeridi gittikçe küçülüyor. Oysa tarım arazisinin %40’ına sahip olan İsrailli yerleşimcilerin sayısı sadece 3 bin.” Şaron‘un, bu politikasıyla, Filistinli muhatap aramadığı; karşısında yalnızca köle görmek istediği bellidir (Goytisolo, aynı yazı). Filistinlilerin ruh durumunu anlamak için Octavio Paz’ın sözünü anımsamak yeterlidir: “Umutsuz ve çıkışı bulunmayan bir dünyada değeri olan tek çözüm ölümdür.”

3. Son yıllar, barış umutlarının azalışı

Son döneme ilişkin oluşumları kronolojik sırayı gözeterek ele almak yararlı olur. Öncelikle Ocak 2003’te yapılan İsrail genel seçimlerinde sağ Knesset’te rahat bir çoğunluk elde etti. Şaron, başbakanlığını, konumunu daha da güçlendirerek korudu. Filistin’de ise Arafat, uluslararası baskıya dayanamayarak Mahmut Abbas’ı Filistin Yönetimi başbakanlığına atadı. Bu girişim İsrail tarafından da desteklendi. Ancak Arafat kontrolü tümüyle elinde tutma çabalarını da bırakmadı.

Filistin’de son dönemin en önemli barış girişimlerinden biri Nisan 2003’te boy verdi. ABD, AB (Avrupa Birliği), BM (Birleşmiş Milletler), Rusya Federasyonu’ndan oluşan “dörtlü”, bölgede iki bağımsız devletin varlığına dayalı bir barış planı üzerinde anlaştı. Üç evreden oluşan ve “roadmap” yani “yol haritası” adı verilen bu barış arayışı Filistin Yönetimi’ni teröre son vermeye, İsrail’i de demokratik bir Filistin devletinin oluşumuna gerekli koşulları sağlamaya çağırıyordu. 2005 yılına değin Kudüs sorunu, Filistinli göçmenlerin geri dönüşü, İsrail kolonilerinin durumu vb dahil tüm ihtilaf konularını da içerecek kalıcı bir çözümün vücuda getirilmesi öngörülüyordu. Bütün bu gelişmeler de yol haritasını öneren dörtlü tarafından sürekli denetlenecekti.    

Akabe’de buluşan Abbas ve Şaron, “yol haritası” uyarınca dehşete son verme ve işgali kaldırma konularında prensip anlaşmasına vardılar. Ne var ki barışa yönelik bu girişimin dört gün arkasından Hamas ve İslami Cihad Gaza’da dört İsrail askerini öldürdü. Böylece barış çabası torpillendi. İki gün sonra İsrail, Hamas lideri Rantissi’ye başarısız bir suikast düzenledi. Ertesi gün ise Hamas Kudüs’te 15 sivilin ölümüne yol açan bir intihar saldırısı yaptı. Şiddet sarmalı, dehşeti durdurma çabasının hakkından bir kez daha gelmişti.

İsrail, terörü güvenlik duvarıyla aşmaya yöneldi. Öte yandan Hamas yöneticileri de hedef ilan edildi ve bunlardan Ebu Şanab öldürüldü; “manevi lider” Şeyh Ahmet Yasin’e yönelen suikast ise başarısız kaldı. Bu arada Arafat dizginleri kaptırmamak için Abbas’ı etkisizleşme manevralarını sürdürüyordu. Sonuçta Abbas istifa etti; Arafat onun yerine Ahmet Kurey’i atadı.

Filistin’e kalıcı barış getirme amacıyla girişilen çözüm arayışlarından birisi de aynı yıl Cenevre’de gerçekleşti. Yol haritasının aslında pek de yol alamadığını saptayan Filistinli ve İsrailli kanaat önderlerinin İsviçre Hükümeti’nin himayesinde yaptıkları gayrı resmi görüşmeler 12 Ekim 2003 günü açıklanan bir anlaşma taslağına dönüştü. Bu girişim de uygulanma olanağı bulamayan çözüm denemelerinden biri olarak kaldı. Ancak Cenevre’de ABD, BM vb. gibi bilinen baskın aktörlerden bir ölçüde bağımsız biçimde oluşturulan bu anlaşma taslağı, taraflar üzerinde bir tür kalıcı moral baskı oluşturdu (www.globalpolicy.org / security / issues / israel-palestine / peace / genevaindex.htm).

Bu arada şiddet sarmalı bilinen şemaya uygun olarak gelişiyordu. Çifte canlı bomba İsrail’de 15 sivili öldürünce Arafat, çevresindeki binalar yıkılan Mukata karargahında muhasaraya alınıyordu. Örneğin İslami Cihad bir Hayfa restoranında bombayla 20 sivil öldürüyor, ertesi gün İsrail uçakları Suriye’de Filistin terorist kampı olduğunu öne sürdüğü bir kampı bombalıyordu. ABD ise, taraflara, “yol haritası”nın halen masanın üzerinde durduğunu anımsatıyordu. BM Güvenlik Konseyi, bu çabaya destek verme amacıyla, 19 Kasım 2003’te 1515 no’lu kararı çıkarttı. Karar, “dörtlü” girişimin önerisi uyarınca, iki devletin oluşması yoluyla çözümü onaylıyor, tarafları yol haritasının gereklerini yerine getirmeye çağırıyor ve konuyla ilgilenmeye devam edeceğini açıklıyordu. Birkaç gün sonra Şaron, “yol haritası”nın terörü durduramaması durumunda İsrail güçlerinin Gazze Şeridi’nden ve Batı Şeria’nın belirli bölgelerinden tek yönlü olarak çekileceklerini belirterek bir plan açıkladı.

22 Mart 2004 günü Şeyh Ahmet Yasin İsraillilerce düzenlenen bir füze saldırısında öldürüldü. Aslında Şeyh, “İsrail” yerine “Yahudi” kavramını kullanan ve siyasal karşıtlıkları sürekli olarak ırklar ve dinler savaşına indirgeyen ırkçı bir fanatikti. Hamas’ın manevi önderi olarak Oslo Süreci’nin torpillenmesinde başrolü oynamıştı. Ancak tekerlekli sandalyeye mahkum bir ak sakallının öldürülmesi insanlık vicdanında olumsuz yankılar uyandırdı. Gerçi başbakan Şaron bu eylemi terörle savaşım kapsamında gerekçelendirdi; ancak bu eylemin amacının tam tersi yönde bir işlev göreceği de meydandaydı. Nitekim Filistinliler Şeyh’in kanının yerde bırakılmayacağına yemin ettiler. İsrail, bir kez daha rasyonellikten uzaklaşmış ve şiddet eğilimine teslim olmuş görünüyordu. Filistinlilere bayrak olacak bir “şehit”, bir “efsane” daha üretilmişti. Aslında kimi gözlemciler, irrasyonel gibi görünen bu eylemin temelinde daha ince bir hesabın varlığını sezdiler. Şaron, aslında Gazze Şeridi’nden Batı Şeria’nın büyük bölümünü elinde tutabilme amacıyla tek yönlü olarak çekilmeyi planlıyordu. Ancak Gazze’den çekilirken bunu Hamas’ın saldırılarından yılarak yapıyor görüntüsü vermek istemiyordu. Büyük olasılıkla manevi lider Şeyh Yasin’i de, terör ortamını azdıracağını bile bile bu nedenle öldürtmüştü. (Le Monde, 24 Mart 2004) Nitekim aradan bir ay geçmeden bu kez Hamas’ın gerçek lideri Rantissi de benzer bir saldırıda öldürüldü. İsrail Gazze’den çekilecek ama Batı Şeria’yı önemli ölçüde elinde tutacaktı. Ancak, bu ayrılışının ardından Filistinlilerin zafer çığlıkları atmalarını istemiyordu. Onları önce ezecek sonra jest yapar gibi tek yanlı bir kararla ve kendi isteğiyle çekildiğini açıkça gösterecekti. 

Yukarıdaki gözlemin isabeti Şaron ile Bush’un 14 Nisan 2004 günkü Beyaz Saray randevularında belirginleşti. Bir süre önce Bush, İsrail’in teröre karşı her türlü önlemi almaya hakkı bulunduğunu açıklamıştı. Öte yandan, anımsamak gerekir ki 1948’de İsrail ile çevresindeki Arap ülkeleri arasında ilan edilmiş olan ateşkes sınırları, 1967 savaşına değin geçerli olmuştu. Haziran 1967’de İsrail, Filistinliler ile meskun olan Doğu Kudüs’ü, Batı Şeria’yı ve Gazze Şeridi’ni de işgal etmişti. BM, İsrail’e, 242 no’lu kararıyla bu toprakların işgaline son verme çağrısı yapmıştı. Ancak, o zamandan beri Kudüs’e 200.000, Batı Şeria’ya 230.000, Gazze’ye de 8.000 İsrailli yerleşmiştir. Dolayısıyla Filistinliler, artık barış yapılsa dahi 1967 öncesi sınırlara dönülmeyeceğinin bilincinde olsalar gerekir. Ancak tam sınırların nasıl oluşacağı ilerideki olası müzakerelerin sonucunda belirlenecektir. Bu nedenledir ki ABD de, en azından görünürdeki tarafsızlığını yitirmemek amacıyla, o zamana değin bu konuda belirli bir teze yönelmemişti. Ne var ki bu görüşmede Bush artık tarafsızlık görüntüsünü de bir yana bırakıp doğrudan doğruya İsrail tezini destekledi. Batı Şeria’daki İsrail yerleşimcilerin oldubittilerini temel veri olarak kabul etti ve ilerideki sınırların bu “olguyu” dikkate alarak çizileceğini açıkladı. Bu oldubittiler BM açısından illegal eylemlerin sonucudur. Böylece Filistinlilere Batı Şeria’nın belirli bölgeleri karşılığında başka topraklar talep etme yolunda pazarlık olanağı dahi tanınmamış oluyordu. Bush’un Filistinlileri daha baştan kayba mahkum gören tutumu kendisini Araplar için geçerli bir muhatap olmaktan çıkarıyordu. Aslında daha önceden de, Şaron’a uyarak Arafat’ı Filistinlilerin meşru sözcüsü saymamaya kalkışması tarafsız hakem olma niteliğini büyük ölçüde yok etmişti. Ancak bu kez Bush’un Filistin sorununa bu yaklaşımı hakça ve gerçekçi olmamakla kalmamış, taraflar arasındaki görüşmelerin yeniden başlayıp sağlıklı biçimde sürdürülmesine de engel oluşturmuştur.

Mayıs ayı boyunca terör tırmandı. İsrail’in, 6 askerinin öldürülmesine yanıtı “rainbow” (gökkuşağı) operasyonu oldu. Kontrol olanaklarını genişletmek amacıyla Filistin yerleşim birimleri havaya uçuruldu; sayısız mesken yıkıldı; aralarında sivillerin de bulunduğu 40 Filistinli öldürüldü. Eylem ile karşı eylem arasındaki orantısızlık tüm İsrail operasyonlarında göze çarpar. Örneğin aynı yılın eylül ayında atılan bir roketle İsrailli iki küçük kızın öldürülmesi üzerine düzenlenen operasyonda yine evler yıkılmış ve tam 80 Filistinli öldürülmüştür. Kamuoyunun “öç” duygusunu doyurmak amacıyla aşama aşama yükseltilen caydırıcı terör çıtası bu duygunun gittikçe daha zor doyuma ulaşır kapsama ulaşmasına yol açmıştır.

Uluslararası Adalet Divanı, Temmuz 2004’te, güvenlik duvarının uluslararası hukuka aykırı olup yıkılması gerektiği yolundaki hükmünü açıkladı. Ayrıca BM Genel Kurulu’nda yapılan oylamada, söz konusu hüküm 6 karşı, 10 çekimser oya karşılık 150 oyla onaylandı. Kuşkusuz ki ABD karşı oy kullandı. İsrail’in BM nezdindeki büyükelçisi Gillerman “İsrail’in ve Yahudi halkının yazgısı bu duvarlar arasında belirlenmediği için Tanrı’ya şükrediyorum” dedi (Le Monde, 22 Temmuz 2004). İsrail’in bu hükmü ve onayı duymazdan geldiği yukarıda da belirtilmişti.

Yaser Arafat 11 Kasım 2004 günü öldü. “Reis” bir süredir Filistin Yönetimi içinde tartışılır olmuştu. Ancak bir dava ile özdeşleşmiş insanlar vardır, ki onlar sanki hiç ölmeyecekmiş sanılırlar. Arafat da bunlardan biriydi. Öyle ki, bir El Fetih sorumlusu “kendimizi kayıp çocuklar gibi hissediyoruz” diyordu. Filistin Yönetimi’nin Paris temsilcisi Leyla Şahid “Arafat’sız bir yaşamı tasavvur edemiyorum” diye belirtiyordu (TV5 röportajı, 12 Kasım 2004). Arafat Filistin davasının ilk anından beri en öndeydi. Hatta bir anlamda Filistin davasının onunla başladığı bile ileri sürülebilir. Davayı insanlık vicdanına o taşımıştır.

Arafat’ı, başta ABD ve İsrail yöneticileri, kimi çevreler barışa engel gibi görüyorlardı. Gerçi Arafat, gerçekten de, barışa ulaşamamıştır; ama FKÖ gerillalarını İsrail Devleti’ni tanıma aşamasına getiren odur. Silahlı mücadelenin tek kurtuluş yolu olduğunu belirtmiş olmasına karşın bir noktada şiddetten dönüşü de başlatmıştır. Clinton’un yapıcı katkılarıyla 1993’te İsrail Başbakanı İzhak Rabin’le el sıkışmış; onunla birlikte Nobel barış ödülünü almıştır. (Der Spiegel “Ende der Schonfrist”, 46/2004). Ölümünün ardından eski bir müzakere partneri olarak çok şık bir makale yazan eski İsrail başbakanlarından Şimon Peres Arafat’ın pek çok acı gerçeği cesaretle kabul ettiğini ama belki barış için yetecek ölçüde zor kararlara yönelemediğini belirtti.” (Le Monde, 12 Kasım 2004).

Mahmut Abbas, Ocak 2005’te yapılan seçim sonucunda Filistin Yönetimi’nin başına geçti. Abbas, bir ay içinde, 8 Şubat 2005’te Şaron, Mısır Cumhurbaşkanı Mübarek ve Ürdün Kralı Abdullah ile Şarm El Şeyh’te bir araya geldi. Bu, Temmuz 2000’de Arafat ile zamanın İsrail Başbakanı Barak arasındaki Camp David müzakerelerinden sonra Filistin ile İsrail arasında bu düzeydeki ilk temastı. Taraflar şiddete son vermeyi kararlaştırdılar. İntifada sona erdirilecekti. Öte yandan İsrail 900 Filistinli tutukluyu serbest bırakacak ve Filistin kentlerinden çekilecekti. Ayrıca Mısır ve Ürdün de, geri çağrılmış büyükelçilerini İsrail’e göndererek bu ülkeyle diplomatik ilişkileri yenileyeceklerdi.

14 Şubat 2005 günü eski Lübnan Başbakanı Refik Hariri bombalı bir suikastte öldürüldü. ABD’ye karşı ılımlı davranan ve Suriye’nin Lübnan’da sürekli silahlı güç bulundurmasına karşı olmasıyla tanınan Hariri’nin öldürülmesi büyük bir yankı uyandırdı. Bu olaydan sonra ağırlaşan uluslararası baskılar sonucunda Suriye Lübnan’daki tüm askerlerini çekmek zorunda kaldı. Böylece İsrail, komşusu Lübnan’da konuşlanmış silahlı güçlerin çok az da olsa oluşturduğu potansiyel tehlikeden  kurtulmuş oldu (www.guardian.co.uk / comment / story/ 0.3604,1423210,00.html).

Karşılıklı olarak şiddete son verme kararı, 2000 yılının başından beri tam 12 kez alınmış ve bunların hiçbirine uyulmamıştı. 2000’de 2; 2001’de 2; 2002’de 2; 2003’te 4; 2004’te 1; 2005’te 1 kez şiddetin durdurulması kararı alınmış ve bu karar sonra bozulmuştu (Le Monde, 9 Şubat 2005). Ancak bu kez, 5 yıl içinde alınan bu 13. karara nispeten uyuldu. Aslında bu sürede terör de, Filistinlilere uygulanan aşağılayıcı muameleler de eksik olmadı. Örneğin Nisan 2005’te Gazze Şeridi’nin Mısır sınırında İsrail silahlı kuvvetlerince öldürülen üç Filistinli gence karşılık İsrail’in Gush Katif kolonisine havan mermileri yağdı. Ne var ki bu kez arada iletişim vardı. İsrail Savunma Bakanı Mofaz’ın atışların devam etmesi halinde Şarm El Şeyh kararlarının rafa kalkabileceği yolundaki tehditleri Abbas’ın havan topunu susturmak için derhal harekete geçmesini sağladı (Le Monde, 12 Nisan 2005).

Şaron tek yönlü çekilme planını bir yıl uğraştıktan ve önce reddedilip planda değişiklik yaptıktan sonra Knesset’e kabul ettirmişti. Hükümet bünyesinde de bir uygulama planı oluşturuldu. Ancak bu arada başka şeyler de oluyordu. Örneğin E1 projesi uygulamaya konuldu. Kudüs’ü Batı Şeria’nın merkezindeki dev Maaleh Adoumim İsrail kolonisine bağlamak üzere karayolunun yapımına başlandı. Bu karayolunun inşa edilmesi, daha kurulmamış ama ileride barış yapıldığında kurulabilecek Filistin Devleti’nin yaşama şansını ortadan kaldırıyordu. Öte yandan İsrail’in geleceğin bağımsız Filistin Devleti’ne ilişkin niyetleri de bu proje yoluyla açığa vurulmuş oluyordu. E1 projesinin ivedilikle uygulamaya konmasının esas nedeni, birkaç gün sonra onuncu randevularında bir araya gelecek olan Şaron-Bush ikilisinin gündeminde Yahudi kolonilerinin bulunması ve İsrail’in böylece bu randevuya da yeni bir oldubitti ile gitmek istemesi idi.

İsrail, Gazze Şeridi’ndeki yerleşim birimlerinden ve Batı Şeria’da bulunan dört koloniden Ağustos 2005’te çekilmeye başladı. Yazılı basında okunan ve dünya televizyonlarında görülenlerden ortaya çıkan izlenim, İsrail Hükümeti’nin ayılıp bayılan, evini terk etmemekte direnen Yahudi vatandaşlarını mağdur etme ve gücendirme pahasına adil bir çözüm ve barış için özveri gösterdiği yolundadır. Kendilerinden çalınmış olanın ufak bir bölümüne kavuşan Filistinlilerin de önemli bir kesimi sevinç içindedir. Esasen bu amaçla Gazze Şeridi’nde şenlikler düzenlenmekte 60.000 adet Filistin bayrağı diktirilmiş bulunmaktadır. (Frankfurter Allgemeine Zeitung, 12 Ağustos 2005) Dünyanın başka yerlerinden de Filistinlilere “haydi bakalım, istekleriniz yerine geliyor; şimdi efendi efendi oturup çalışın” yolunda öğütler gelmeye başlıyor (Radikal 19 Ağustos 2005, 17 Ağustos tarihli Los Angeles Times’tan naklen).

Şaron’un bu kolonileri niye terk ettiğini biraz daha ayrıntılı biçimde irdelemek yararlı olur. Aslında Gazze’nin ve Batı Şeria’daki dört koloninin boşaltılması herhangi bir barış antlaşmasına bağlı olarak gerçekleşmiyor. Gerçekten de Şaron gibi bir “şahin” politikacıyı kendisini çeyrek yüzyıldır adadığı bir kolonizasyon çabasına, başbakanlığının ilk üç yılı boyunca benimsediği sert söylem ve ödünsüz çizgiye sırt çevirmeye iten neden nedir? Kuşkusuz ki uluslararası baskılar ve Filistin terörü önemli etkenler olarak düşünülebilir. Ancak bunlar, ortaya son bir yıl içinde çıkmış değillerdir.

Tarihsel olarak 1967 savaşında fethedilmiş olan topraklarda yerleşim birimlerinin oluşturulması biraz da savunma amaçlıydı. İsrail’in kontrolü altındaki toprakların yetersizliği, yeni açılan İsrail kolonilerinin gerektiğinde İsrail ordusunun kullanabileceği mevziler gibi mütalaa edilmesine yol açıyordu. Gerçekten de 1970’lerin ortalarına değin bu yerleşimler esas olarak stratejik amaçlarla oluşturuluyordu. Ancak İsrail kamuoyu daha sonra dinci ve uç ulusçu Gush Emunim ve de 1977’de iktidara gelen sağcı kitle partisi Likud’un etkisiyle daha sağa, ulusçu ve dinci çizgiye kaydı. Bu aşamada toprak, artık bir araç olmaktan çıkıp bir amaç oldu. İşte Şaron, toprağa ilişkin bu iki bakışı birleştiren politikacıdır. Şaron’un çizgisi, güvenlik ve strateji gerekçeleriyle toprak edinme çabası ile dinci Yahudilerin “Büyük İsrail”  düşünün sentezidir. İsrail ise, isteklerini bağımsız yaşayabilir bir Filistin Devleti’nin ileride kurulabilme koşullarını şimdiden yok ederek gerçekleştirebileceğinin bilincindedir.

1967’den bu yana neredeyse 40 yıl olmuştur. O zamanın jeopolitik bağlamı tümüyle değişmiştir. İsrail, Mısır ve Ürdün ile barış antlaşmaları imzalamış ve bu yolla kara sınırlarının %80’ini güvenceye almıştır. Boşaltılmış bulunan yerlerden çekilmenin İsrail’e kara, deniz sınırlarının kontrolü açısından bir maliyet getirmediği açıktır. Ayrıca Gazze hava sahası da İsrail denetiminde kalacaktır. Buna karşılık çekilme operasyonu, Şaron’a çok zaman kazandıracaktır. Bu alanda başbakan Şaron’un başdanışmanlarından Weissglas’ın Haaretz gazetesinde 8 Ekim 2004 tarihinde yayımlanan mülakatına göz atmak olağanüstü ilginç girdiler sağlar. “Gazze’den çıkma planı barış sürecinin dondurulması demektir. Bu süreci durdurduğunuz zaman ise Filistin Devleti’nin kurulmasını engellersiniz; dolayısıyla Filistinli mülteciler, sınırlar ve Kudüs konularında tartışılmasını engellersiniz. Gerçekte tüm “Filistin Devleti” dosyası belirsiz bir süre için, üstelik de ABD Başkanı’nın ve ABD Kongresi’nin oluruyla gündemden kalkmış olur… Bu tahliye aslında Filistinliler ile siyasal sürecin oluşmaması için gereken dozda formoldan ibarettir… 2003 sonbaharında durumun kötü olduğunu gördük; Amerikalılar sorumluluğu salt Filistinlilere yıksalar da …böyle süremeyeceğini, bizi rahat bırakmayacaklarını… zamanın lehimize işlemediğini anlamıştık… Barış süreci …bir Filistin Devleti’nin kurulması ve buna bağlı tüm güvenlik sorunlarının ve tehlikelerin oluşması demektir… Barış süreci kolonilerin tahliyesi, mültecilerin dönüşü, Kudüs’ün paylaşılmasıdır. Bütün bunlar şimdi gündemden kalkmıştır.” (Le Monde, 13 Ekim 2004).

Tek yönlü çekilme aslında İsrail açısından karlı bir operasyondur. Gazze’den çekilmekle İsrail silahlı kuvvetleri artık daha rahat hareket edebileceklerdir. Böylece Filistinlilerin el yapımı roketlerinden korunması neredeyse olanaksız mevziler oluşturan yerleşimlere odaklanma zorunluluğundan da kurtulacaklardır. Öte yandan, özellikle Batı Şeria’daki birbirinden kopuk ve savunulması zor dört birimin nüfusu, hele ikinci intifada başladıktan sonra zaten gerilemişti. Görülen odur ki, İsrail bu ufak ama dünya kamuoyunda yankı uyandıran ödünleri sayesinde kendine gerekli zamanı elde etmiştir.

Batı Şeria’da Filistinliler, birbirinden kopuk ve birinden diğerine gitmek için İsrail kontrolünden geçmek zorunda kalınan yerlerde yaşamaktadır. Bunların genişlemeleri ise özellikle çevrelerine kurulan İsrail kolonileri tarafından engellenmiş durumdadır. Ayrıca, mülteciler dışında, İsrail’in kendi vatandaşı olarak görmek istemeyeceği üç buçuk milyon Filistinli’ye üzerinde yaşayabilecekleri toprak olarak da İsrail’e pek yararı olmayan Gazze Şeridi kalmıştır. Bu topraklar ile Batı Şeria da birbirinden kopuktur.

Şimdilik barış süreci ve Filistin Devleti’nin oluşması konusu gündemden kalkmıştır. İleride konu uluslararası gündemin yine bir parçası olduğunda ise Filistin halkı bir limana, bir havaalanına, bir noktasından öbürüne ulaşılması için uygun bir ulaşım şebekesine, Ürdün Nehri’nin suyuna, Kudüs’te geçmişini simgeleyen referanslara, bir ekonomiye, orduya, kurumlara sahip yaşayabilir bir devlet oluşturmasına elverecek öğelerden E1 tipi projeler ve İsrail’in yeni yerleşim stratejileri yoluyla daha da yoksunlaşmış olacaktır. Zaten şu anda daracık Gazze Şeridi’ne ve Batı Şeria’nın belirli bölgelerine hapsedilmiş bölük pörçük gettolar halinde yaşamakta olan Filistinlilerin ileride yeni oldubittilerle karşılaşmamaları ve bir devlet oluşturma iradesini koruyabilmeleri, hele de bu devleti “yaşayabilir” koşullara kavuşturmaları şaşırtıcı olacaktır. Aslında İsrail, Gazze’den ve Batı Şeria’daki dört koloniden çıkmakla çok kapsamlı bir projeyi gerçekleştirme yolunda ancak ufak bir ödün vermiş olmaktadır.

Almanak Bilgiler

  • Yazar: Aydın Cıngı
  • Yıl: 2004
  • Kurum: SODEV
Ara...

AYRINTILI ARAMA

  • Etiketler
  • Kategori
  • Yazar
  • Yıl

Üye Giriş