TOPLUMSAL VICDANDA GÖRÜNÜRLÜKTEN KAMUSAL ALANDA GÖRÜNÜRLÜĞE: EV-EKSENLI ÇALIŞAN KADINLAR

Almanak 2004I. Giriş

1980’ler sonrasında dünyada meydana gelen ekonomik ve politik gelişmeler hem talep edilen emeğin niteliğini, hem de emek pazarına katılım biçimlerini değiştirmiştir. Teknolojik alanda ortaya çıkan gelişmeler, üretimin farklı aşamalarının ayrıştırılarak dünyanın değişik yerlerinde üretim yapmayı olanaklı hale getirirken, yeni üretim ve emek süreçleri yoluyla farklı emek katmanları da bu sürecin parçası haline gelmiştir. Çokuluslu şirketler, üretim maliyetlerini düşürmek üzere, özellikle emek-yoğun üretim aşamalarını firma dışına atarak emek maliyetinin düşük olduğu az gelişmiş ülkelerde çok çeşitli üretim örgütlenmeleri içine girmekte ve fason bağlantılar yoluyla bu ülkelerin firmalarını üretim zincirine dahil etmektedirler. Düşey ayrışma, firmaların üretim maliyetlerinin düşürülmesi açısından karlı bulmaktadırlar; firmalar bu yolla vergi, sigorta, işçi sağlığı ve iş güvenliği, toplu sözleşme gibi konularda yasal yükümlülüklerden kurtulmakta, aynı zamanda da talebe göre çeşitli büyüklükteki firmalarla bağlantıya geçerek ücret giderlerini büyük ölçüde azaltmaktadırlar. Yabancı sermayeye sağlanan vergi indirimleri, arazi tahsisleri gibi avantajların yanı sıra çevre, sağlık ve çalışma koşulları ile ilgili mevzuatın ve denetimlerin zayıf olması bu ülkelerde yapılan üretimin maliyetini düşürmektedir. Dolayısıyla, bu süreçte, özellikle markalaşmış uluslararası şirketler, uluslararası düzlemde mekana yayılan ‘taşeron zincirlerinin’ en önemli aktörleri olarak ortaya çıkmaktadır. Uluslararası şirketler, farklı ülkelerde kurulmuş yabancı ortaklı fabrikalar, bunlara iş yapan taşeron fabrikalar veya atölyeler, ‘çile’ atölyeleri (sweatshops), mikro aile işletmelerinden oluşan bu üretim zincirlerinin en son halkasını ev-eksenli çalışanlar oluşturmaktadır.

Bu saçaklanan fason ilişkiler içinde özellikle etnik azınlıklar, kadınlar ve pek çok durumda çocuklar gibi toplumun en zayıf grupları, düşük ücret, güvencesiz ve kötü çalışma koşullarını kabul etmeleri nedeniyle istihdam edilmeye başlanmıştır. Çeşitli nedenlerle kentlere yığılmış, işsiz ve yoksul grupların bir varolma stratejisi olarak emek pazarında kendilerine sunulanı kabul etmek zorunda kaldıkları ve pazarlık güçlerini iyice kaybettiklerini gözlemlemekteyiz. Bu karmaşık taşeron zincirlerin en önemli özelliklerinden birisi de, çok sayıda, çeşitli büyüklükte ve nitelikte firmanın, aracının, işletmenin ve evde çalışanların dahil olması nedeniyle ilişkilerin görünmezleşmesi, kime üretildiği bilgisinin muğlaklaşması ve dolayısıyla yasal hakların talep edilme olanaklarının ortadan kalkmasıdır (DİSK, Birleşik Metal İşçileri Sendikası, 2003; Türkün, baskıda). Bu firmaların pek çoğunun kayıtsız olduğu ya da kayıtlı olsalar bile sigortalı işçi kullanmayarak veya sigortalı işçi sayısını sınırlı tutarak belirli vergilerden kaçmanın yollarını aradıkları pek çok araştırmada söz konusu edilmektedir. Bunun anlamı ise özellikle emek-yoğun üretimin sürdüğü dağınık fason üretim ağları içinde emek sömürüsünün giderek artması ve aynı zamanda da görünmez hale gelmesidir. Böyle bir sistem içinden bakıldığında, özellikle ev-eksenli çalışma, zincirin en alt halkasını oluşturarak, karşılaştırılamayacak derecede düşük ücret ödenen ve çoğunluğunu kadınların oluşturduğu görünmez bir emek türü olarak ortaya çıkmaktadır (Eraydın ve Erendil, 2002; Benton, 1990; Castells ve Portes, 1989; Bolles, 1985; Cheng ve Greffi, 1994; Lawson, 1992; Beneria ve Roldan, 1987; Peck, 1992; Phizacklea ve Wolkowitz, 1995; Drakakis-Smith, 1996; Gilbert, 1994). Bu kesimde örgütlenme çok sınırlı olduğu ve çok sayıda kişi işsizlik ve yoksulluk tehdidi altında bulunduğu için çok düşük ücretlerle çalışmak çaresiz olarak kabullenilmektedir (Bora, 2002).

Gelişmiş ülke kentlerinde de benzer sorunlar yaşanmaktadır; kimi sanayilerin tümden kapanması, küçülmesi ya da yer değiştirmesi ile yaşanan sanayisizleşme süreci sonucunda ortaya çıkan işsizlik ve yoksulluk, önemli sorunlar olarak gündeme gelmektedir. Bu ülkelerde hizmet sektöründe istihdam artarken yeni hizmet ve üretim alanlarında ihtiyaç duyulan beceriler pek çok insanın istihdam olanaklarını sınırlamakta ve bu konuda politikalar geliştirilmeye çalışılmaktadır. Bu bağlamda, ‘toplumsal entegrasyon’ ya da ‘dışlanma’ ile mücadele gibi konular, ev-eksenli çalışanları da kapsayacak biçimde ele alınarak, bu kişilerin ‘işçi’ olarak kabul edilmesi ve sahip olmaları gereken haklar, ILO’nun 177 sayılı sözleşmesi ve 184 sayılı Tavsiye Kararı çerçevesinde tartışılmaya başlanmıştır.    

Ev-eksenli çalışmanın bir başka önemli boyutunu da daha çok sosyoloji alanında yapılan çalışmalar ortaya koymaktadır. Bu çalışmalarda kadınların çalışma dahil, yaşamın her alanında karşılaştığı ayrımcılığın nedenleri, ataerkil ideoloji ve kadının toplum ve aile içindeki cinsiyete dayalı rolleri bağlamında ele alınmaktadır. Diğer bir deyişle, ideolojik kabuller ve  iktidar/güç ilişkileri çerçevesinde, kadınların kendilerini çalışma hayatı dahil her alanda nasıl sundukları ve ne tür stratejiler geliştirdikleri; aynı zamanda, kimi zaman bu sistemi nasıl yeniden ürettikleri konusunda açıklamalar getirilmeye çalışılmaktadır. Ayrıca, kadınların emek piyasasına katılmasıyla birlikte ortaya çıkan olumlu/olumsuz sonuçlar ve farklı ülke deneyimlerinden yararlanarak ortaya konulan örgütlenme ve hak talep etme olanakları irdelenmektedir. Bu çalışmalar, kadın emeğinin hangi mekanizmalarla ulusal veya uluslararası üretim ve emek örgütlenmesinin parçası haline geldiğini ve bunun sürdürülme koşullarının nasıl yaratıldığını kavramak açısından çok önemlidir; bir başka deyişle, toplumsal ve kültürel faktörler ile esnek emek örgütlenmesi koşullarının nasıl çakıştığı, birbirini beslediği ve yeniden üretildiği göz önüne serilmektedir (Eraydın ve Türkün, 2005; Türkün, baskıda).

Bu gruptaki pek çok çalışmada kadının işgücü piyasasına katılımı ile aile içinde konumu birlikte irdelenmeye çalışılmaktadır. Buradaki temel sav, aile içindeki kadın erkek eşitsizliğinin emek piyasasına da yansıdığı ve kadın emeğinin daha ucuz, düzensiz ve güvensiz koşullarda istihdam edildiğidir. Bu durum, kadının eğitim ve beceri düzeyi gibi faktörlerden değil, evle ücretli iş arasındaki ilişkiden/çelişkiden kaynaklanmaktadır. Kadının evdeki tüm sorumluluklarının devam etmesi ve işteki çalışma koşullarını ve saatlerini ailenin yaşam çerçevesi içinde düzenlemeye çalışması, kadını işgücü piyasasında dezavantajlı konuma sokmaktadır (Stratigaki ve Vaiou, 1994). Toplum, aile ve kadın üçlüsü içinde kadını tanımlayan bir diğer kavramlaştırma ise toplumsal ayrımcılık konusunda önemli ipuçları sağlamaktadır. Bu çerçevede hanehalkları, sosyo-ekonomik sisteme uyum sağlamaya çalışan karar verme ve dayanışma birimleri olarak tanımlanmakta ve düşük ücretlerin, düzensiz gelirlerin ve güvencesiz işin söz konusu olduğu ortamda, ancak aile bireylerinin gelirlerinin aile içinde toplanması ile bir ekonomik sıçrama yapılabileceğini göstermektedir. Bu koşullarda hanehalkı içinde kadının geleneksel rolleri de devam ettiği sürece çalışmasına göz yumulmaktadır’ (Boserup, 1970). Zor yaşam koşullarında aile bir yandan bütünlüğü sağlamaya çalışıp geleneksel değerlere sıkı sıkıya sarılırken, öte yandan kadının emeğinin kullanılmasının ailenin gelirini artırdığı kabul edilmektedir. Bu durum ailenin toplum içindeki ekonomik konumunu değiştirebilmek için bir zorunluluk kabul edilmekte ve kadının aile içindeki geleneksel rolü devam etmektedir (Nash ve Safa, 1976).

Evde üretim yapmak bu bağlamda daha kabullenilebilir bir konum olarak değerlendirilmektedir. Koca veya babanın dışarıda çalışmaya izin vermemesi ya da aile ve çocuk konusunda kadınların üstlendikleri sorumluluklar, en azından belli dönemlerde engelleyici rol oynamaktadır. Bu durumda kadınlar, aile geliri yetmediğinde, ya da kendileri ve çocukları açısından bir yoksulluk durumu ortaya çıktığında kendi becerilerini paraya dönüştürmeye çalışmaktadırlar. Ancak, her ne kadar zaman ve emek harcanmış olursa olsun, eve iş alma, çalışmak anlamına gelmemekte ve bu kadınların ev kadını rollerinde bir değişim olmamaktadır (Mies,1986; White,1994).

Bütün bu açıklamalar, ‘çalışma’ ile ilgili yeni kavramların ortaya çıkmasına neden olmakta, birbirinin karşıtı olarak algılanan ‘işyeri’ ve ‘ev’ gibi yerleşik kavramlar sorgulanmaya başlanmaktadır. Feminist yazarların katkılarıyla, kadınların yeniden üretim ya da cemaat içi sosyal aktiviteler için harcadıkları karşılığı ödenmemiş emeğin yanı sıra kendi evlerinde, atölyelerde ve ev hizmetlerinde para karşılığı yaptıkları işler, toplumsal olarak yaratılan toplam ‘değere’ yaptıkları büyük katkıdan dolayı gündeme gelmektedir. Bu bağlamda, özellikle ev-eksenli çalışma, hem bu dönemin yeni emek biçimini tanımladığı için hem de önemli bir varolma stratejisi olması nedeniyle gündeme gelmektedir. Bunun yanı sıra, ev-eksenli çalışmanın dünya çapında yaygınlaşması, kamusal alanı ve işyerini “ücretli faaliyetler” mekanı, haneyi ise kadınsal “ücrete tabi olmayan faaliyetler” mekanı olarak gören anlayışın doğrudan sorgulanmasına yol açmaktadır (England and Lawson, 2005).

Bunun yanı sıra, ‘sınıf’ kavramı yeniden gündeme gelmektedir. Esnekliğe dayanan, karlılığı ve rekabet gücünü arttırmayı hedefleyen yeni üretim ve emek organizasyonları içinde uluslararası düzlemde çok dağınık ve farklı biçimlerde bu üretimin parçaları haline gelmiş bir emek söz konusudur. Sınıfsal konumları tartışmalı emek kategorilerinin ortaya çıkmasıyla birlikte giderek muğlaklaşan ‘sınıf’ kavramının yeniden ele alınması gerekmektedir. Ev-eksenli çalışmanın bu bağlamda düşünülmesi gerekmektedir. Son yıllarda kadın emeğinin maruz kaldığı sömürü koşullarının giderek daha fazla gündeme gelmesi, aslında bütün emek kategorilerinin benzer bir görünmezlik ve güvencesizlik koşullarında çalışmak durumunda kalması nedeniyle ortaya çıkmaktadır. Diğer bir deyişle, kadın emeğinin yarattığı değerin hem evde, hem işyerinde görünmez oluşu ve karşılığının ödenmeyişi artık erkeklerin de benzer düzeylerde maruz kaldığı bir sömürü biçimidir ve emek, tüm dünyada sermaye karşısında kaybeden durumundadır.

II. Ev-eksenli çalışma: Ağır çalışma koşulları ama görünmez emek

Ev-eksenli çalışma bilindiği gibi evde ya da evin yakın çevresinde yapılan ve aslında yüzyıllardır süren bir çalışma biçimidir. Bilindiği gibi eve iş verme, sanayi devrimiyle birlikte henüz fabrika türü üretimin yaygınlık kazanmadığı koşullar altında parça başı ya da metre başı iş olarak özellikle tekstil alanında gerçekleşti. Teknolojinin gelişmesi ve yeni makinaların kullanılmaya başlanması, üretimin tek çatı altında yapılmasını daha işlevsel ve ekonomik hale getirmesiyle birlikte eve iş vermenin yaygınlığını yitirdiğini biliyoruz. Bu eğilim nedeniyle, modern üretim biçimlerinin gelişmesiyle bir “ara” form olarak düşünülen ev-eksenli çalışmanın tümden ortadan kalkacağı varsayılmaktaydı; ancak bu tür çalışmanın değişik biçimlerinin hiçbir zaman tümüyle yok olmadığı ve özellikle 1980’lerden sonrasında maliyetleri düşürmek kaygısıyla ve “esnek üretim” örgütlenmesi çerçevesinde dünyada yeniden yaygınlık kazandığı gözlenmektedir. Son yirmi yılda ev-eksenli çalışmanın çeşitlendiği ve ev-eksenli çalışanların sayısında ciddi bir artış olduğu pek çok araştırmada söz konusu edilmektedir. Enformel çalışmanın kaçınılmaz bir özelliği olarak ev-eksenli çalışanların sayısına ilişkin doğru bilgiye ulaşmak zor olmasına rağmen üretimden yola çıkarak yapılan araştırmalar ya da alan araştırmaları, bu tür emeğin dünya çapında çok yüksek düzeylere ulaştığını göstermektedir (Peck, 1992).

Ev-eksenli çalışanların kimler olduğuna bakıldığında, bunların genellikle kadınlar olduğu ortaya çıkmaktadır; örneğin Türkiye’de istatistiki veriler, bu oranın zaman içinde bir miktar değişim göstermesine rağmen 2001 yılında yüzde 86.2 olduğunu ve yıllar içinde erkeklerin bu alana katılımında geçmiş yıllara göre artış yaşandığını göstermektedir (DİE, Hanehalkı İşgücü Anketleri). Ancak bu anketlere yansımayan veriler düşünüldüğünde, ev-eksenli çalışan kadınların oranının daha yüksek olduğu beklenmelidir. Genel olarak üretim örgütlenmesindeki değişim ve ataerkil aile yapılanmasına bağlı olarak ortaya çıkan ev-eksenli çalışma biçimi, yaşanan krizlerle, iş kayıplarıyla ve işsizliğin artmasın bağlı olarak zorunlu bir çalışma biçimine dönüşmektedir (Türkün, baskıda).

Ev-eksenli çalışanları üç grupta incelemek mümkündür: kendi hesabına çalışanlar, sipariş üzerine çalışanlar ve bağımlı çalışanlar. Kendi hesabına çalışanlar, kendi karar verdikleri malzeme ile yine kendi karar verdikleri ürünleri tasarlayıp üreterek bunları pazarlarda, sokaklarda ya da dükkanlarda kısmen kendi belirledikleri fiyatlarla satarlar. Bu ürünler arasında, yiyecek (poğaça, simit, tatlı), dokuma, nakış, dantel gibi el işlerini ve hediyelik eşya gibi ürünleri sayabiliriz. Sipariş üzerine çalışanlar ise üretimlerini siparişi verenin istediği modelde, istediği malzemeyi kullanarak ve yine talep edenin belirlediği zamanda teslim edecek şekilde yaparlar. Bu tür çalışmada ücret pazarlığı sipariş edenle üreten arasında gerçekleşir; bu biçim daha çok konu komşu ve tanıdıklar arasında ya da dükkana iş yapmak şeklinde gerçekleşir ve yukarıda sayılan ürün çeşitlerinde yoğunlaşır. Üçüncü tür evde çalışma ise bir aracıdan, taşerondan, veya işverenden iş almak yoluyla yapılır ve işi verenin istediği zamanda ve nitelikte üretilir; genellikle parça başı, metre başı veya kilo gibi ölçülebilir parametrelerle ücretlendirilir. Bu çalışma biçimi, dokuma, konfeksiyon (paketleme, ambalaj, iplik temizleme) makine ve el nakışı, piko, yorgan dikimi, altın, gümüş işçiliği, takı, oyuncak, ayakkabı, kutu, elektronik malzeme (elektrik aksamın montajı, bobin sarma), sigara-tütsü, mum, yiyecek (sos, baharat, salça, kuruyemiş, turşu, sucuk, börek, mantı, ev yemekleri, bitki toplanması ve kurutulması, fıstık, badem kırma) gibi çok farklı üretim sektöründe ve hizmet sektöründe (kuaför hizmetleri, tasarım hizmetleri) yaygın olarak görülmektedir. Bu grupta çalışanlar bağımlı çalışanlar, diğer bir deyişle işçidirler. Ancak hem Türkiye’de hem de dünyada bu çalışma biçimlerinin tek başına bulunmadığı ve bir kişinin bu üç tür işi aynı gün içinde bile bir arada gerçekleştirdiği gözlenmektedir. Bu tür işlerin talebe ve zamana göre bir arada yapılması, ev-eksenli çalışmanın bağımlı niteliğinin çoğu kez gözardı edilmesine ve genellikle kendi hesabına çalışan, hatta küçük girişimci olarak nitelendirilmesine yol açmaktadır (Ev-Eksenli Çalışan Kadınlar Çalışma Grubu, 2001, 2002, 2004).          

Ev-eksenli çalışma yıllardır yapılan bir çalışma türü olmasına rağmen hem enformel alanda kalmasından hem de özellikle kadın işi olmasından kaynaklanan bir görünmezliğesahiptir. İşgücü piyasası istatistiklerine bakıldığında, ev-eksenli çalışanlar “ev-kadını” ya da “işsiz” statüsünde görülmektedirler. Kadınlar kendilerini “çalışan” statüsünde görmediklerinden, bu bilgilerin toplandığı sırada verilen cevaplar, kadınların çalışmalarına rağmen “ev-kadını” statüsünde yansıtılmasına neden olmaktadır. Bu konuda yapılan araştırmalarda, çoğunlukla kadınların oluşturduğu ev-eksenli çalışmanın görünmezliği ve yok sayılması kadının evde ürettiği değerin hem toplumun hem de kadınların gözünde yok sayılması ile ilişkili olduğu vurgulanmıştır. Bu işlerin düzensizliği, dağınıklığı ve çok düşük ücretli olmasıyla nedeniyle aile bütçesine katkısı gözardı edilmektedir. Ancak bu görünmezlik ataerkil yapının dayatmaları sonucunda kadınların uyguladıkları stratejilerden de kaynaklanmaktadır; kadınlar kazandıkları bu küçük miktarlardaki paraları kocalarından saklamaktadırlar ki kendi istekleri doğrultusunda harcayabilsinler ve el konulmasın. Kadınlar, aynı zamanda bu süreç içinde ‘patriarkal pazarlık’ yaparak aile içindeki güçlerini artırmaya çalışmaktadırlar; ancak bu da kadının varolan sistemi içselleştirmesi anlamına gelmektedir (Hattatoğlu, 2001; Kandiyoti, 1988). Kadınlar evde yaptıkları işleri “boş zamanı değerlendirme” ya da “aile bütçesine katkı” gibi ifade etmekte, kimi zaman da, aslında erkek egemenliğinin yarattığı toplumsal baskıyla, yapılan işi hem kocalarından hem de komşu çevresinden saklamaktadırlar. İşlerin süreksizliği, dağınıklığı, elde edilen gelirin düşüklüğü ve bu tür çalışmanın aile geliri yükseldiğinde terk edileceği inancı kadınların kendilerini çalışan olarak görmelerini engellemektedir. Ayrıca, kültürel olarak evli kadının “ev-kadını” statüsünde olması ve erkeğin evi geçindirebilecek düzeyde para kazanması hem erkek hem de kadın olarak daha yüksek bir statüyü simgelemesi yapılan işin yakın çevreden bile saklanmasına ve gizli kalmasına neden olmaktadır. Dolayısıyla, bu alana girildiğinde, kadınların ve erkeklerin anlam dünyalarının çözümlenmesi gereği de ortaya çıkmaktadır (Hattatoğlu, Işık ve Türkün-Erendil, 2002; Eraydın ve Türkün, 2005). Bu durum pek çok ülkede benzerlikler göstermektedir. Ancak gelişmiş ülkelerde ev-eksenli çalışanların göçmen ya da azınlık gruplarından kadınlar olduğu düşünülürse (İngiltere’de Asyalı, Avustralya’da Vietnamlı kadınlar), bu kadınların kimi zaman kaçak olarak çalışmaları, kimi zaman da haklarını bilmemeleri işgücüne katılma biçimlerinin gizli kalmasına neden olmaktadır. Bazı ülkelerde ise devletin sağladığı kaynaklara ancak çalışmama koşuluyla ulaşılabilmekte ve ev-eksenli yapılan işler beyan edilmemektedir (Ev-Eksenli Çalışan Kadınlar Çalışma Grubu, 2001, 2002, 2004; DİSK, Birleşik Metal İşçileri Sendikası, 2003). İşi verenler ya da aracılar açısından bakıldığında ise, eve verilen işlerin saklı tutulması, vergi ve sigorta gibi yükümlülüklerden kaçmak ve fiyatları istedikleri gibi belirlemek gibi avantajlardan dolayı ortaya çıkmaktadır.

Ev-eksenli çalışmanın hangi koşullar altında yapıldığı incelendiğinde, evde yapılan işlerin sanıldığı gibi günün belirli saatlerinde diğer işlerin arasında yapılan işler olmadığı ortaya çıkmaktadır; ücretlerin düşük olması geçimlik para kazabilmek için kişilerin kabul edilmiş çalışma sürelerinin çok üzerinde çalışmaya razı olması anlamına gelmektedir. İş yükünün ağırlığı, evdeki çocuklar ve özellikle genç kızların çalışmaya katılmasına ya da ev içi sorumluluklarının artmasına yol açmaktadır; dolayısıyla bu tür çalışma çocuk emeğinin çok yoğun kullanıldığı bir çalışma biçimidir. Evin erkek bireyleri ev işlerini daha eşitlikçi paylaşmaya niyetli değilse, bu konuda yardım yine ailedeki kadınlardan talep edilmektedir; kadının annesi, evde olup çalışmayan ya da okumayan/okuyamayan genç kadınlar, bazen de evin kız çocukları bu zorlukları paylaşmaktadır. Dolayısıyla, ailenin diğer kadın bireyleri de fazladan sorumluluklar yüklenerek zarar görmektedirler (Eraydın ve Türkün, 2005; Eraydın ve Erendil, 1999b; Hattatoğlu, 2000, 2002; Kümbetoğlu, 1996; Dedeoğlu, 2000).

Bunun yanı sıra, evde çalışmanın iş güvenliği ve sağlık açısından çok sorunlu olduğu ortaya çıkmaktadır; evde yapılan işlerin bir kısmında kimyasal içerikli yapıştırıcılar veya tiner kullanımı, boncuk, iğne, tığ gibi malzemelerin kullanımı hem çalışanlar açısından iş kazalarına neden olmakta hem de özellikle çocuklar açısından ciddi tehlikeler oluşturmaktadır. Ayrıca çalışanların çoğunda bir zaman sonra kireçlenme, varis, bel ve boyun fıtığı problemleri, göz bozuklukları, toza bağlı akciğer hastalıkları gibi meslek hastalıkları oluşmaktadır. İşverenler veya aracılar çalışanlara, iş risklerine karşı koruyucu malzeme sağlamamakta, çalışanlar herhangi bir sağlık denetimine tabi tutulmamakta, hastalık ve iş kazası durumunda sağlık hizmetlerinden yararlanamamaktadırlar. Ev-eksenli çalışmaya bağlı sigortaları olmadığı için, başka türlü sigorta olanakları olsa bile (eş üzerinden SSK, isteğe bağlı Bağ-Kur), iş kazasına uğradıklarında ya da meslek hastalıkları oluştuğunda iş kazası-meslek hastalığı nedeniyle tazminat, hastane bakım ve tedavi imkanlarını kullanamamaktadırlar. İş üzerinden sigortalanamadıkları için zaten emeklilik söz konusu değildir (DİSK-Birleşik Metal İşçileri Sendikası, 2003).   

Ev-eksenli çalışanlar genellikle işi aracıdan alırlar ve işi hangi ana firmaya ya da ona bağlı taşeronuna yaptıklarını bilmezler. Aracının istediği fiyatı dikte etmekte kullandığı en önemli araç gizliliktir; diğer bir deyişle, çalışanlar yaptıkları ürünün nerede satıldığı ya da kaça satıldığı konusunda bilgi sahibi değildirler; dolayısıyla, aracının işverenle kaça anlaştığından, yüzde kaçını kendine ayırdığından haberdar olmazlar. Aracılar ise bu avantajlardan yararlanarak karlarını en yükseğe çıkarma, çoğu durumda yüzde 70’e varan payı kendilerine ayırma olanağına sahip olurlar. Böyle bir örgütlenme, çalışanların pazarlık güçlerini azaltmakta ve sadece sürekliliğin olması beklentisiyle çok düşük ücretlere razı olunmaktadır. Dünya ölçeğinde örgütlenen üretim ya da pazarlama zincirleri söz konusu olduğunda bilgiye ulaşmak daha da zor olmaktadır çünkü bu zincirlerin halkalarını oluşturan çok sayıda taşeron ve aracı bulunmaktadır (Türkün, baskıda).

III. Dünyada ve Türkiye’de değişen çalışma yasaları ve ev-eksenli çalışmanın yeri

Ev-eksenli çalışanlar, dünya ölçeğinde giderek yaygınlaşan bir emek türünü oluşturmalarına rağmen en korunaksız ve güvencesiz grubu oluşturmaktadırlar; dünyanın pek çok yerindeki çalışma yasaları çerçevesinde, işçi olarak kabul edilmemekte ve dolayısıyla, diğer işçilerin kullandığı haklardan yoksun kalmaktadırlar. Çalışanların sayılarının bilinmemesi, enformel alanda varolma, karmaşık taşeron zincirleri içinde görünmezlik, çalışanların işveren ya da aracı konusunda bilgi sahibi olmamasının yarattığı güçsüzlük; aynı zamanda yoksulluk ve işsizlik tehdidi altında düşük ücretlere ve kötü çalışmalarına razı oluş örgütlenme ve hak talep etme olanaklarını da sınırlamaktadır.

Ancak bütün bu olumsuzlukların yanısıra, dünyada farklı sektörlerde yer alan çok sayıda işyerinin artık işyeri dışına taşan ve genişleyen iş örgütlenmelerine yönelmeleri, işyeri ve işçi tanımlarının da yeniden gözden geçirilmesine yol açmaktadır; bunun sonucunda işyerinin dışında istihdam edilen ve görünmezleşen emeğin yeniden sisteme dahil edilmesinin yolları da bulunmaya çalışılmaktadır.  Ev-eksenli çalışmanın dünya çapında yaygınlaşması, önemli bir emek haline gelmesi ve rekabetin uluslararasılaşmasıyla birlikte Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), bu tür çalışmanın uluslararası standartlarını oluşturmak üzere 1996 yılında evde çalışanlarla ilgili 177 sayılı sözleşmeyi ve 184 sayılı Tavsiye Kararı’nı imzaladı. 177 sayılı Evde Çalışma Sözleşmesi evde çalışan işçilerin kimler olduklarını ve hangi işçilik haklarından yararlanmaları gerektiğini belli standartlara bağlarken 184 sayılı Tavsiye Kararı uygulama açısından ilkelere rehberlik eden tanımları, uygulama kapsamını ve uygulamanın nasıl yapılacağına dair bilgileri ve öncelikleri saptamıştır. Sözleşmeye göre, evde çalışanlar, işverenin işyerinde değil, kendi evlerinde veya kendi belirledikleri başka bir yerde, bir ödeme karşılığında, özelliklerini işverenin belirlediği bir mal veya hizmeti üreten, diğer bir deyişle bir işverene bağlı çalışan işçilerdir. Dolayısıyla, sözleşme, evde çalışanların diğer ücretlilerle eşit muamele görmesini teşvik eder; bu eşitliğin, evde çalışanların kendi seçtikleri örgütleri kurma, bunlara üye olma, faaliyet ve istihdama ilişkin ayrımcılığın engellenmesi, iş sağlığı ve iş güvenliği alanında koruma, ödeme, yasal güvenlik, mesleki yetiştirmeye katılım, istihdam ve çalışmaya başlamada asgari yaş ve analık koruması konularında sağlanması gerekmektedir. Bu sözleşmenin bağlayıcı hale gelmesi için sözleşmenin ülke hükümetleri tarafından imzalanması gerekir. 1998’de Avrupa Komisyonu Avrupa Birliği üyesi ülkelerin sözleşmeyi imzalamaya çağıran bir tavsiye kararı aldı ancak Sözleşme ilk olarak 1999’da sadece Finlandiya ve İrlanda tarafından imzalandı. Henüz çok az ülke bu sözleşmeyi onaylamasına rağmen evde çalışanların uluslararası platformda tanınması açısından çok önemlidir; en azından bu konuda ülke politikalarının oluşturulması ve asgari ücret ve sosyal güvenlik gibi konularda özel yasaların çıkarılmasına dayanak oluşturmaktadır (HomeNet Uluslararası Ev Eksenli Çalışan İşçiler Ağı, 2001).             

Türkiye’de Haziran 2003’te 1475 sayılı eski İş Kanunu yerine 4857 sayılı İş Kanunu yürürlüğe girdi. Yeni İş Yasası üç temel ilkeye dayanmaktadır; bunlar iş güvencesi, esnek çalışma ve AB Yönergelerine uyumdur.Yasanın genel gerekçelerine bakıldığında, yeni teknoloji nedeniyle yeni çalışma türleri hızla yaygınlaşması, işin düzenlenmesinde yepyeni model ve uygulamaların ortaya çıkmasının kısmi süreli, çağrı üzerine çalışmalar, ödünç iş ilişkileri, iş paylaşımı modelleri, belirli süreli hizmet sözleşmelerinin ve alt işveren uygulamalarının yaygınlaşması  örnek olarak gösterilmiştir. Teknolojik ve ekonomik gelişmeler, bir işyeri çerçevesinde mal ve hizmet üretimi ile pazarlama ve müşterilere sunulmasında çok yönlü ve yapısal değişiklikleri beraberinde getirmiş ve bir işyerinin amacının gerçekleştirilmesinde işyerinin kurulu bulunduğu "yerin" dışına taşınmasına neden olmuştur. İşveren, "iş organizasyonunu" işçinin evine, bağımsız bir işyeri niteliğinde olmayan irtibat bürolarına veya yurt genelinde (ilaç fabrikası satış elemanları gibi) veya ilin içinde (beyaz eşya bakım ve onarım işlerinde çalışanlar gibi) işlerin yürütüldüğü bir örgütlenmeye kadar genişletmek gereksinimini duymuştur. Devrim niteliğindeki bu değişmelerin çalışma hayatına ve iş yasalarına yansımamasının düşünülemeyeceği, hatta klasik iş hukuku literatüründe işçinin ve işyerinin tanımında bile ciddi değişmeler ortaya çıktığı, işçinin işyerinde işverene bağımlı olarak bir ücret karşılığında çalışan kişi olduğu biçimindeki tanımın artık tüm çalışanları ifade edemediği ifade edilmektedir. Kabullerdeki bu değişimler yeni yasada da ifadesini bulmaktadır; yasaya göre, “işveren tarafından mal ve hizmet üretmek amacıyla maddi olan ve olmayan unsurlar ile işçinin birlikte örgütlendiği birime işyeri denir.” Ayrıca, “işverenin işyerinde ürettiği mal ve hizmet ile nitelik yönünden bağlılığı bulunan ve aynı yönetim altında örgütlenen yerler (işyerine bağlı yerler) ile dinlenme, çocuk emzirme, yemek, uyku, yıkanma, muayene ve bakım, beden ve mesleki eğitim, avlu gibi diğer eklentiler ve araçlar da işyerinden sayılır.” “İşyeri, işyerine bağlı yerler, eklentiler ve araçlar ile oluşturulan iş organizasyonu kapsamında bir bütündür.” Bu tanımlara paralel olarak, işyerinin mal ve hizmet üretimi için ayrı bir alan kullanması halinde “amaçta birlik” ve “yönetimde birlik” şartları uygulanacaktır; “amaçta birlik” aynı teknik amaca bağlı olarak üretimde bulunma anlamına gelirken, “yönetimde birlik” aynı yönetim altında örgütlenmiş olmak olarak tanımlanmaktadır.

Avrupa Birliği müktesebatında işçi ve işveren arasındaki hukuki bağı açıklamak üzere "iş sözleşmesi" ve/veya "iş ilişkisi" deyimleri kullanılmaktadır. Birlik hukuk kaynaklarında, örneğin yönergelerin başlıklarında dahi (örneğin 91/533, 91/383, 99/70 sayılı Yönergeler) "iş sözleşmesi" ve "iş ilişkisi" deyimleri özdeştir; yasada da Avrupa Birliği müktesebatına uygun şekilde, işçi ve işveren niteliğinin kazanılmasında iş sözleşmesine göre çalışmanın varlığına bakılacağı vurgulanmış, ayrıca kurulan hukuki bağın "iş ilişkisi" olarak isimlendirileceği de birinci fıkrada düzenlenmiştir. Buna bağlı olarak, işçi tanımı yapılırken, 2821 sayılı Kanunun 2’nci maddesinde olduğu üzere, iş sözleşmesine dayanarak çalışma yeterli görülmüş, işçi tanımında işgücünü işverene sunan bir varlık olarak "gerçek kişi" özelliği vurgulanmıştır. İş sözleşmesi deyimi de getirilmek suretiyle işçilerin kapsamı genişletilmiştir; dolayısıyla, iş sözleşmesinin varlığını ispat eden herkes yasa kapsamına alınmıştır. Diğer yandan Avrupa Birliği müktesebatında işçi esas itibarıyla iş sözleşmesine göre bağımlı çalışanlar olarak kabul edilmekle beraber, doğrudan bir iş görme borcuna dayanmayan, amacı "eğitim" olup işyeri ortamında ilişki kuran kimselerin (çıraklar ve staj yapan öğrenciler) de iş sağlığı ve güvenliği konularında "işçi" kavramına dahil edilmekte ve işçilere uygulanan şartlardan yararlandırıldıkları görülmektedir. Bu açıdan da Birlik müktesebatına paralel düzenleme getirilmiş ve 77’nci maddede çırak ve stajyerler de iş sağlığı ve güvenliği önlemlerinden yararlanacak kimseler arasına alınmışlardır. İşveren tanımı için de, 2821 sayılı Kanunun 2’nci maddesi göz önünde tutulmuş, "gerçek ve tüzel kişiler" dışında iş sözleşmesine göre işçi istihdam eden ve tüzel kişiliği bulunmayan kurum ve kuruluşların da "işveren" sayılacakları birinci fıkra hükmünde açıkça gösterilmiştir. Hatta bu hususta 2821 sayılı Kanunda "tüzel kişiliği olmayan kamu kuruluşları" denilmesine rağmen, aynı durum özel hukuk alanında da söz konusu olabileceğinden (örneğin adi ortaklıklar gibi), kamu ve özel kesim ayırımı yapılmaksızın işçi sayılan gerçek kişileri çalıştıran, ancak tüzel kişiliği olmayan kurum ve kuruluşların "işveren" sayılacakları hükme bağlanmıştır (Kaçan, 2004).

Yeni kanuna ev-eksenli çalışanlar açısından bakıldığında, bu grubu görünür kılacak hükümlerin yer aldığı görünmektedir; özellikle işyeri tanımında getirilen değişiklik ev-eksenli çalışanların işçi statüsüne alınabilmesinin olanaklarını yaratmıştır çünkü üretimin örgütlenmesinde aynı teknik amaca bağlı olarak örgütlenmenin bir ucu evde çalışan kadınlara kadar uzanabilmektedir; yani üretim zincirinin en alt halkasını teşkil eden evde çalışanlar da işi evde yapıyor olmalarına rağmen işyerinin bir parçası durumundadırlar. İşyerinin bu yeni tanımları ile evde işçi olarak çalışanlar yasa kapsamına alınmıştır. Yasaya göre nitelikleri bakımından en çok 30 işgünü süren işler sürekli iştir; diğerleri süreksiz iş kapsamındadır. Bu işlerde çalışanlar işçidir ancak yasanın birçok maddesinden yararlanamazlar. Bildiğin gibi evde çalışanlar yasa kapsamında olsalar bile denetimi oldukça zordur çünkü kayıtdışıdırlar ve hiçbir işveren bunlardan bize bahsetmez. Dolayısıyla, çalışanları kayıt altına alabilmek için denetim modelinin de buna göre şekillendirmesi zorunludur. İşyerlerinde üretim şemasının incelenerek kimlerin hangi işi nerede yaptığı tespit edilebilir ya da kadınlara verilen işlerin kaydedildiği ve bunların paralarının ödendiği yasal olmayan makbuz ya da defterler gözden geçirilebilir. Kadınların ise, görünür olmak ve yasal haklarından yararlanmak için örgütlenerek haklarını aramaları ya da bireysel başvurularla işçi olduklarını kabul ettirmeleri gerekmektedir (Kaçan, 2004).

 

IV. Dünyada ev-eksenli çalışanların örgütlenme deneyimleri

Yasalardaki değişen tanımlar ve sağlanan hakların uygulamaya konması, ev-eksenli çalışan kadınların bu hakların farkına varmaları ve örgütlerini kurarak haklarını aramaları ile mümkün olabilmektedir. Ev-eksenli çalışma, uzun bir süre, diğer enformel çalışma biçimlerinde olduğu gibi geçici bir olgu olarak algılandı ve zaman içinde kayıtlı ekonomiye dahil olacağı düşünüldü. Dolayısıyla, sendikalar ev-eksenli çalışanları örgütlenme yapılarının içine almayı düşünmediler ve kimi zaman da ev-eksenli çalışanlar, kayıtlı alanda çalışanlar ve sendikaya üye olanlar açısından bir tehdit ya da rakip olarak algılandı. Sendikaların bütün dünyada güç kaybına uğraması, kazanılmış hakların kaybedilmesi ve sınırlı finansal kaynakların mevcut üyelere kullandırılması önceliği sendikaların bu alanda fikir üretmesini de engellemiş oldu. Ancak bugün artık tüm dünyada farklı konumlarda çalışanların birlikte örgütlenmesi gereği ön plana çıkıyor çünkü kayıtsız alanda sendikasız, sigortasız ve çok düşük ücretlere çalışmaya razı kişilerin sayısının artması ve esnek çalışma biçimlerinin yaygınlaşması örgütlü emeğin gücünü kırıyor; dolayısıyla, uzun vadede herkes açısından yararlı sonuçları olabilecek bir mücadelenin bütün çalışanları kapsamak zorunda olduğu bilinci yerleşiyor.

Dünyada ev-eksenli çalışanların sendika çatısı altında ya da desteğiyle örgütlenmeleri, bulunduğu yerin yasalarına ve koşullarına göre çeşitlilik göstermektedir ancak bu yolla çok ciddi kazanımlar elde edilmiştir. Uluslararası işçi sendikalarına bakıldığında, Uluslararası Hür İşçi Sendikaları Konfederasyonu (ICFTU) enformel çalışanların sendikalar tarafından örgütlenmesine yönelik çalışmalar yapıyor ve bu amacı gerçekleştirebilmek için bir tavsiye kararı almış durumda. Bunun yanı sıra Kanada, Avusturya, Almanya, Portekiz, Hollanda, Hindistan, Güney Afrika, Şili, Brezilya, Kolombiya, Gana ve Senegal’de ev-eksenli çalışan işçileri örgütleyen işçi sendikaları bulunmakta. Avrupa’da ev-eksenli çalışanların en önemli örgütlenmesini Portekiz, Madeira’da 1970’li yıllarda örgütlenme çalışmaları yürüten Nakış İşçileri Sendikası (SIBTTA) gerçekleştirmiştir; bu sendika bu sektörde çalışanların tümünü aynı çatı altında birleştirerek bir güç oluşturmuş ve sendikanın bölge hükümeti tarafından kabul görmesini sağlamıştır. Bunun sonucunda evde çalışan işçiler, sosyal güvenlik, emeklilik ve işsizlik ödeneği gibi haklara kavuştular. Diğer Avrupa ülkelerinde sendikaların bu kapsamda bir örgütlenmesi olmamasına rağmen evde çalışanlar için uygulamaya konan yasalar, ev-eksenli çalışanları asgari ücret, emeklilik hakkı gibi diğer işçilerin yararlandığı haklardan yararlandırmaktadır. Örneğin Almanya’da ev-eksenli çalışanların çoğunun otomotiv sektöründen olması nedeniyle IG Metall sendikası bu konuda uzmanlaşmış kişiler aracılığıyla ev-eksenli çalışanlara ulaşıyor ve daha yüksek elde edebilmek için mücadele ediyor. İtalya’da ise sendikalar ve kadın hareketi tarafından gerçekleştirilen bir kampanya sonucu 1970’lerde ev-eksenli çalışanları koruma altına alan yasa kabul edildi (Ev-Eksenli Çalışan Kadınlar Grubu, 2001). 

Avustralya’da Tekstil, Giyim ve Ayakkabı İşçileri Sendikası (TCFUA) da yaptığı araştırmalar sonucunda evde çalışmanın yaygınlığını, kötü çalışma koşullarını ve düşük ücretleri ortaya çıkardı ve 1987’de iş yasaları, işyeri dışında çalışanları da kapsar hale getirildi. Bunun sonucunda evde çalışanlar sendikaya üye olma hakkını da kazanmış oldu ancak hükümetin sanayiinin geliştirilmesi ve ihracatın arttırılması için yasaların gevşetmesi sonucunda ev-eksenli çalışanlar üzerinde de baskılar arttı. Bunun üzerine başlatılan kampanya ile ev-eksenli çalışanların konumları gözler önüne serildi ve 1997’de sendika “Adil Giyim Kampanyası”nı başlattı. Bu kampanya, küresel üretim ve pazarlama zincirlerinin dünyanın her yanında kötü çalışma koşulları ve düşük ücretlere neden olduğunu ortaya çıkarmak, bu zincirlerde yer alan ve bu tür bir sömürüye dahil olan firmaları teşhir etmek ve denetime tabi tutmak amacıyla ortaya çıktı. Sonuç olarak, 1997’de Avustralya Moda Sanayii İşverenleri ve Sendika arasında “Evde Çalışan İşçiler Uygulama Yasası” karara bağlandı ve mücadeleler sonucunda eyaletlerin çoğunda evde çalışanların yasal işçilik hakları kabul edildi. Bu mücadelede sendika, evde çalışanların işçilik haklarını almaları ve sendikaya üye olabilmelerinin sendikaların yok olmaması için tek çıkar yol olduğu fikrinden hareket etti.

Bunun dışında Güney Afrika’da örgütlenmiş olan SEWU (Serbest Çalışan Kadınlar Sendikası) kendi hesabına çalışan kadınların sayısının çokluğu nedeniyle kadınlara daha çok liderlik, pazarlık becerileri ve mesleki becerileri arttırmak üzere kurslar düzenliyor ve kooperatifleşme çalışmalarını destekliyor. Evde çalışanların işçi sayılmadığı ve sendika kuramadıkları yerlerde de farklı örgütlenme modelleri geliştirilebiliyor; örneğin Hindistan’da Ahmedabad ve çevresinde çalışmalarını yoğunlaştıran SEWA (Serbest Çalışan Kadınlar Örgütü) yıllar süren mücadeleler sonucunda kendini işçi sendikası olarak tescil ettirmeyi de başardı. SEWA’nın geliştirdiği model, Bidi İşçileri Sosyal Yardım Fonu’na dayanmaktadır ve bu kadınların da tıpkı Türkiye'deki gibi, çoğunlukla tek bir işvereni yok ve üyeler çok çeşitli işler yapmaktadırlar; bunların arasında tuz işçileri, tütsü yapanlar, bidi (Hint sigarası) saranlar, inşaat işçileri, ağaç sakızı toplayanlar, nakış işçileri, dokumacılar, orman işçileri, sebze satanlar, sokaklardan atık kağıt toplayanlar bulunmaktadır. Bu fona işçi olarak kaydedildikten sonra kadınlar, tıbbi bakım, konut programları, emekli maaşı gibi çeşitli sosyal haklara ulaşabilmekte, aynı zamanda da teknik vasıflarını ve istihdam olanaklarını arttırabilmek için çeşitli eğitim programlarına dahil olmaktadırlar. SEWA Video isimli merkezlerinde kadınlara kamera kullanmayı öğretiyorlar; sonra bu kadınların çektikleri filmleri ev-eksenli çalışanlara görünürlük kazandırmak amacıyla kullanıyorlar. Ayrıca, SEWA, "çıplak ayaklı doktorlar ve ebeler” adını verdiği kadınlar aracılığıyla sağlık hizmeti sunuyor. Hindistan’da her köyde bulunan sağaltıcılara ve ebelere modern tıp ile ilgili bilgiler verip, bazı temel ilaçları sağlayarak sağlık uygulamalarının daha düzenli ve koruyucu olmasına katkı sağlıyor. Bu modelin bir başka ayağı da SEWA bankasının yürüttüğü sigorta programıdır; buna göre belirli bir katkı payıyla bu bankaya üye olanlar kaza ya da evin zarar görmesi gibi durumlarda koruma altına alınmaktadır (DİSK, Birleşik Metal İşçileri Sendikası, 2003; Ev-Eksenli Çalışan Kadınlar Çalışma Grubu, 2002; Türkün, baskıda).

V. Türkiye’de ev-eksenli çalışanların örgütlenme deneyimleri

Türkiye’de de ev-eksenli çalışanların bir araya gelerek oluşturdukları bir örgüt ortaya çıkmış durumda; Ev-Eksenli Çalışan Kadınlar Çalışma Grubu bir destek örgüt olarak, ev-eksenli çalışan kadınların hem kendileri hem de ilgili tüm taraflar için görünürlük sağlamaya çalışıyor. Ev-eksenli çalışanların ‘çalışan’ olarak kabul edilmesi ve ülke politikalarında dikkate alınmalarını sağlamak üzere grup, Türkiye’nin pek çok ilinde yerel atölye çalışmaları düzenliyor, ev-eksenli çalışan kadınları bir araya getiriyor ve kendi örgütlerini kurmalarına destek vermeye çalışıyor. Ayrıca, işçi sendikaları, ilgili kamu kurumları, yerel yönetimler gibi taraflarla yüz yüze toplantılar yapmalarına ve sorunlarını aktarmalarına ön ayak oluyor. Dünyada farklı ülkelerden ev-eksenli çalışanları, kurdukları örgütleri ve destek örgütlerini bir araya getiren bir örgütlenme ortaya çıkmış durumda, Home-Net, yani Uluslararası Ev-Eksenli Çalışan İşçiler Ağı. Bu ağ içinde yer alan örgütler birbirine deneyim aktarma, bilgi toplanma ve birlikte hareket etme olanaklarının araştırılması konularında önemli kazanımlar elde etti. Bu çabaların sonucunda Van, İstanbul, ve Muğla’dan ev-eksenli kadınların oluşturduğu gruplar ve Ev-Eksenli Çalışan Kadınlar Grubu da bir destek örgütü olarak HomeNet’in üyesi durumundadır. Türkiye’de bu örgütlü yapıların artmasıyla birlikte tüm ev-eksenli kadınların ve grupların bir dayanışma ve iletişim ağı olan Türkiye Home-Net’i kurması en önemli hedeflerden biridir.

Destek grubu tarafından gerçekleştirilen çalışmalarda ev-eksenli çalışmanın görünürlük kazanması kadınların en önemli önceliğinin örgütlenme ve diğer işçilerin yararlandığı haklardan yararlanma talebi olduğu görülüyor ve mevcut yasalar çerçevesinde en uygun örgütlenme modeli de şu anda kooperatif olarak görülüyor. Nitekim, İstanbul-Avcılar’da bir grup kadın, Türkiye’de sadece ev-eksenli çalışanların üye olabildiği Ev-Eksenli Çalışanlar Küçük Sanat Kooperatifi’ni kurdu ve bunu Kuştepe Kooperatifi ve Ankara’da Şentepe Kooperatifi izledi; şu anda kooperatif kurmaya ve tüzel kişilik elde ederek daha uygun koşullarda iş almaya çalışan gruplar Türkiye’nin pek çok kentinde örgütlenmeye çalışıyorlar. Ancak, yeni İş Yasası’ndaki yeni tanım ve hükümlerin ev-eksenli çalışan kadınların işçi olarak tanınmasına da olanak tanıması, sendikalarla bağlantıların sağlanması da dahil olmak üzere örgütlenme ve mücadele biçimlerinde yeni arayışlara da neden olacaktır.    

26-28 Kasım 2004’te Türkiye Home-Net’e doğru: Ev-eksenli Çalışan Kadınlar 1. Ülke Konferansı Ankara’da toplandı. Diyarbakır’dan Muğla’ya, İstanbul’dan Antakya’ya 20’yi aşkın yerelden ev-eksenli çalışan kadınları, grupları ve kooperatiflerini temsil eden 42 ev-eksenli çalışan kadın bir araya gelerek deneyimlerini ve ortak sorunlarını paylaştılar. Ev-eksenli çalışan kadınların yanı sıra, ILO Türkiye Temsilcisi, İş Müfettişleri Derneği; HomeNet Uluslararası’nın koordinatörü Jane Tate, Bulgaristan Petriç Ev-Eksenli Çalışan Kadınlar Örgütü’nden Rosalina İvanova, çoğunluğu kadın kuruluşu olan çeşitli sivil toplum kuruluşlarından 28 temsilci, kamu kurum ve kuruluşları ile sendika temsilcileri, akademisyenlerden oluşan 27 katılımcı, ev-eksenli çalışanların görünürlük kazanmasına, kendi örgütlenmelerini oluşturmalarına destek veren ve bu toplantıyı organize eden Çalışma Grubu bu toplantıda sorunları ve denenen çözüm yollarını konuştu ve ülke ölçeğinde ortak talepleri ve öncelikleri oluşturdu. Konferansta düzenlenen atölye çalışmaları, ev-eksenli çalışanların dayanışması ve örgütlenmesi, ülke içi ve uluslararası iletişim ve dayanışma ağları, çalışma sorunları ve mevzuat, yerel yönetimlerle ve diğer taraflarla ilişkiler konularında ilgili kişi, grup ve kurumların bir araya gelmesini sağladı.

Konferansın sonunda oluşturulan sonuç bildirgesinde ise şu talepler yer aldı:

  1. 1.Biz, büyük ve giderek büyüyen bir çalışan kesimiyiz. Ve, bir sosyal tarafız. Kamu ve devlet politikalarında görünür olmak, taleplerimize cevap bulmak istiyoruz. Sadece kaale alınmak, hakkında politika üretilen bir grup olmak bize yetmez; bu politikaların oluşturulmasında sosyal taraf olarak yer almak da istiyoruz.
  2. 2.Bizler çalışan kadınlarız; ev-eksenli çalışan kadınlarız. Çalışan olmamıza bağlı iş ve sosyal güvenlik haklarımızı istiyoruz.
  3. 3.ILO Evde Çalışma Sözleşmesi (no 177) dahilinde bağımlı nitelikteki ev-eksenli çalışanlar olarak yeni İş Yasası kapsamındayız. İş mevzuatının ev-eksenli çalışmanın tüm biçimlerini kapsayacak şekilde, biz ev-eksenli çalışanların işçilik haklarından yararlanmasını sağlar hale getirilmesini istiyoruz.
  4. 4.Yerel yönetimlerin ev-eksenli çalışma ve ev-eksenli çalışan kadınların sorunlarının çözüme kavuşturulmasında sorumluluk üstlenmesini ve bu sorumluluğunu birinci sıradaki işleri arasında görüp gerçekleştirmesini istiyoruz. Bu sorumluluklardan ilki istihdam, ikincisi kreş, yaşlı-hasta bakım hizmetleridir ve bu hizmetler ücretsiz ya da çok küçük ücretli ve yaygın şekilde sunulmalıdır.

Referanslar

Beneria, L. ve Roldan, M., 1987, The Crossroads of Class and Gender: Industrial Homework, Subcontracting and Household Dynamics in Mexico City, Chicago, IL: University of Chicago Press.

Benton, L., 1990, Invisible Factories: the Informal Economy and Industrial Development in Spain, Albany, NY: State University of New York Press.

Bolles, A. L., 1985, Economic crisis and female-headed households in urban Jamaica, J. Nash ve H. Safa (der) Women and Change in Latin America içinde, New York, Bergin&Garvey.

Bora, A., 2002, Olmayanın nesini idare edeceksin? Yoksulluk, kadınlar ve hane. In N. Erdoğan (der), Yoksulluk Halleri: Türkiye’de kent yoksulluğunun toplumsal görüntüleri, İstanbul: Demokrasi Kitaplığı, 65-89.

Boserup, E., 1970, Women’s Role in Economic Development, London: Allen and Unwin.

Castells, M. ve Portes, A., 1989, World underneath: The origins, dynamics and effects of the informal economy, A. Portes, M. Castells ve L. Benton (der.) The Informal Economy  Studies in Advanced and Less Developed  Countries içinde, 11-37, Baltimore, John Hopkins University Press.

Cheng, Lu-Lin ve Gereffi, G., 1994, The informal economy in East Asian   Development, International Journal of Urban and Regional Research, 18, 194-219.

Dedeoğlu, S., 2000, Toplumsal cinsiyet rolleri açısından Türkiye’de aile eve kadın emeği, Toplum ve Bilim, Güz, 139-170.

DİE, Hanehalkı İşgücü Anketi Sonuçları, 2001

DİE, Türkiye İstatistikleri, 2001

DİSK, Birleşik Metal İşçileri Sendikası, 2003, Ev-Eksenli Çalışanlar ve Örgütlenmeleri, İstanbul: Birleşik Metal-İş Yayınları.

Drakakis-Smith, D., 1996, Third World cities: Sustainable urban development, population, labour and poverty, Urban Studies, 33:4-5, 673-99.

England, K. ve Lawson, V., 2005, Feminist analyses of work: rethinking the boundaries, gendering, and spatiality of work, A companion to Feminist Geography, L. Nelson ve J. Seager (der.) içinde, Blackwell, 77-92.

Eraydın, A. ve Erendil-Türkün, A., 2002, Konfeksiyon sanayiinde yeniden yapılanma süreci, değişen koşullar ve kadın emeği: ne kazandılar, ne kaybettiler? İktisat Dergisi, 430,18-28. 

Eraydın, A. ve Türkün, A., 2005, Cinsiyet ayrımcılığının sürdüğü bir toplumda kadın olmak, Cumhuriyet Döneminde Kadın ve Mimarlık, Ankara: Mimarlar Odası Yayınları, 1-17.

HomeNet Uluslararası ev eksenli Çalışan İşçiler Ağı ve Ev-Eksenli Çalışan Kadınlar Çalışma Grubu, 2001, HomeNet Rehberi: ILO Sözleşmesi.

Ev-Eksenli Çalışan Kadınlar Çalışma Grubu, Türkiye HomeNet’e Doğru, 2001, 2002 2003-2004 Çalışmaları.

Gilbert, A.,1994, Third World cities, poverty, employment, gender-roles and environment during a time for restructuring, Urban Studies, 31:4-5, 605-33.

Hattatoğlu, D., 2001, Ev Eksenli Çalışma ve Stratejileri: Kadın Özgürleşmesi Açısından bir Tartışma, A. İlyasoğlu and N. Akgökçe (der) Yerli bir Feminizme Doğru içinde, İstanbul: Sel Yayıncılık.

Hattatoğlu, D., 2002, Ev Eksenli Çalışmada Çocuk Emeği ve Kadın Emeği İlişkileri, İktisat Dergisi, 430, 54-57.

Hattatoğlu, D., Işık, N. ve Türkün, A., 2002, Bir ev eksenli çalışma metodolojisi: Atölye çalışmaları örneğinde bilgi, örgütlenme ve güçlenme, İktisat Dergisi, 430, 48-53.  

            Kaçan, G., 2004, Yeni İş Kanunu Ev-Eksenli Çalışanları Kapsıyor mu?, Türkiye HomeNet’e Doğru 2003-2004 Çalışmaları içinde, Ev-Eksenli çalışan Kadınlar Çalışma Grubu.

Kandiyoti, D., 1988, Bargaining with patriarchy, Gender and Society, 2:3, 274-290.

Kümbetoğlu, B., 1996, Gizli İşçiler: Kadınlar ve Bir Alan Araştırması, S. Çakır ve N. Akgökçe (der.) Kadın  Araştırmalarında Yöntem içinde, 230-238, Ankara, Sel Yayıncılık.

Lawson, V.A., 1992, Industrial subcontracting and employment in Latin America: A framework for contextual analysis, Progress in Human Geography, 16, 1-23.

Mies, M., 1986, Patriarchy and Accumulation on a World Scale, London: Zed Books.

Nash, J. ve Safa, H. (der.), 1976, Sex and Class in Latin America, South Hadley: Bergin Publishers.

Peck, J., 1992, Invisible threads: homeworking labour market relations and industrial restructuring in the Australian clothing trade, Environment and Planning D, 10, 671-89.

Phizacklea, A. ve Wolkowitz, C., 1995, Homeworking Women, London: Sage.

Stratigaki, M. ve Vaiou, D., 1994, Women's work and informal activities in Southern Europe, Environment and Planning A, 26, 1221-1234.

Türkün-Erendil, A., 2002, Türkiye’de ev eksenli çalışma üzerine yapılmış araştırmalar ve çalışmalar, İktisat Dergisi, 430, 36-47.

Türkün, A., baskıda, Ev-eksenli kadın emeği ve işçileşme bilinci, İşçi Sınıfının Değişen Yapısı ve Sınıf Hareketinde Arayışlar, Deneyimler, TUSAM-SAV Yayınları, İstanbul.

White, J. B.,1994,  Money Makes Us Relatives: Women's Labor in Urban Turkey, Austin: University of Texas Press.

Almanak Bilgiler

  • Yazar: Asuman Türkün
  • Yıl: 2004
Ara...

AYRINTILI ARAMA

  • Etiketler
  • Kategori
  • Yazar
  • Yıl

Üye Giriş