3. BİNYILIN BAŞINDA DÜNYA VE TÜRKİYE'DE DURUM

Almanak 20021970'lerin ortalarında; dünyada sosyalizm ve ulusal kurtuluş mücadeleleri rüzgârının kesildiği yıllarda; "neo liberalizme yöneliş", "devletçilikten piyasa ekonomisine ve serbest piyasa ekonomisine dönüş", "ithal ikameci ekonomiden liberal ekonomiye geçiş" gibi; "masum" bir ekonomi-politik yöneliş gibi ortaya çıkan eğilim; İngiltere-ABD merkezli olarak Teacherizm ve Reganizm adı altında doktrinleştirildi. Ve tüm dünyada; ekonomide devletin rolünün küçültülmesi; özelleştirmeler, kamu hizmetlerinin piyasa koşullarına uydurulması için taşeronlaştırma; esnek çalışma, işçilerin, emekçilerin sosyal haklarının yok edilmesi, eğitim, sağlık, iletişim, sosyal güvenlik gibi başlıca kamu hizmetlerinin paralı hale getirilerek (metalaştırılma) uluslararası sermayenin kâr alanına sokulması; gerçek ücretlerin ve maaşların hızla düşürülmesi, esnek çalışma olarak bilinen kuralların, Toplam Kalite Yönetimi'nin üretim ve hizmetler alanında egemenliğinin sağlanarak sendikalar başta olmak üzere emek örgütlerinin parçalanıp işlevsizleştirilmesi; işçi sınıfının ve öteki emekçi sınıfların mücadele örgütlerinin güç ve itibar kaybederek birer içi boş "sivil toplum örgütü"ne dönüştürülmesi, yığınların uluslararası sermaye güçleri ve onların yerli işbirlikçileri karşısında örgütsüzleştirilmesi, emek güçlerinin dağıtılıp toplumsal bir güç olmaktan çıkarılması olarak ilerlemektedir.

 

Küreselleşme olarak tanımlanıp "ideolojik" bir adlandırmaya da kavuşturulmaya çalışılan bu politikaların ortak amacı; uluslararası sermayenin dünya ölçüsünde hiçbir engel tanımadan dolaşması; dünyanın yeraltı ve yerüstü servetlerinin en gelişmiş kapitalist ülkelere taşınmasını; birer birer ülkelerde ise, işçi sınıfının emekçilerin daha çok ve sınırsız ve kuralsız bir biçimde sömürülmesinin koşullarını yaratmayı amaçlıyordu.

Halklar arasında dini, kültürel, ırksal; çok uzun zamandan bu yana artık tarihte kalması gereken ayrılıkların bile kışkırtılarak kanlı çatışmalara yol açıldığı; ülkeler arasındaki, alt ve üst sınıflar arasındaki gelir farklarının her gün daha büyük hızla büyüdüğü bir dünyada "küreselleşme" elbette ki; burjuva bir "ütopya"ydı. Ama bu, Yeni Dünya Düzeni olarak tarif edilip; dünyanın sosyalizm olmadan da barış ve refah içinde, ulusların kardeşçe yaşayacağı bir dünya olabileceği masalı, sermayenin devasa medya gücü ve elindeki tüm öteki araçlarla kulak sağırlaştırıcı bir propagandaya dönüştürüldü. Küreselleşme, Yeni Dünya Düzeni'nin kapitalizm koşullarında gerçekleşemeyeceğini elbette ki; sermayenin ideologları ve propagandacıları da biliyorlardı ama halkları kapitalizm koşullarında da barış ve refaha kavuşturacaklarına inandırmaları gerekiyordu. Bu masal onun için uyduruldu ve doğrusu en azından 11 Eylül'e kadar da, 10-20 yıl öncesinin ilerici, solcu, demokrat, hatta Marksistlik iddiasındaki çevrelerinde heyecanla karşılandı. Zaten bütün sermaye güçlerinin yakın amacı da; bu eski "entelektüel sol" kesimi kazanmaktı. Gerisini onlara bıraktılar ve onlar da; bu temel üstünde Marksizm ve sosyalizme saldırarak; Yeni Dünya Düzeni karşısında, onun ideolojik saldırısına karşı durabilecek işçi, emekçilerin ileri kesimleri, devrimci ve demokrat kesimler arasında bölünme, bulanıklık yaratarak tarihsel rollerini oyanadıkları gibi; liberal ekonomi çevreleri ile post-modern emperyalist ideologların saçmalıklarına "teorik kılıflar" uydurdular.

Uluslararası sermaye güçleri ve onların her ülkedeki işbirlikçileri; "piyasa" ile çelişen her şeye saldırmakta; "piyasaya uymayanı, "çağdışı", "statüko", "gerici" ilan ederek; "ilericilik", "statükoya karşıcılık" da taslamaktadırlar.

Böylece sermaye; ekonomiden siyasete, eğitimden sağlığa, iletişimden adalete, kültürden bilimsel araştırmaya, sanattan dine insan ve toplum hayatının bütün alanlarını "piyasaya"; kapitalist tekellerin kâr alanına dönüştürmeyi amaçlayan bir saldırıyı sürdürmektedir.

1990'lardan başlayarak uluslararası planda süren sermaye saldırısı; barışın ve demokrasinin egemen olduğu, refahın paylaşıldığı bir dünya kurulacağı ididasıyla yürütüldü. Ancak 11 Eylül 2001'de New York ve Washington'a yapılan saldırıyla birlikte; emperyalizm gerçek yüzüyle sahneye çıktı. Yeni Dünya Düzeni; dünyanın her köşesinde sermayenin çıkarlarına karşı duran herkesin düşman ilan edildiği; terörizme karşı mücadele adı altında insanlığın gelecek 30 yılının "terörizme karşı savaş dönemi" olarak yeniden tarif edildi.

Aslına bakılırsa, bir "milad" olarak ilan edilen 11 Eylül sadece bir vesileydi. Gerçekte ise; uluslararası sermaye güçleri ilerlemek için silahları, savaşı kullanmayı gündemlerinden dışına çıkarmamıştı. '90'lı yıllarda 1. Körfez Savaşı, arkasından Somali'ye girişilen saldırılar. Libya'nın bombalanması, Afrika'da iç karışıklıklar ve ırk kırımına varan katliamlar, Yugoslavya'nın parçalanması için yürütülen iç savaş ve dış müdahaleler,11 Eylül sonrası ilan edilen yeni düzenin habercileriydi.

Açlık ve yoksulluk ise, savaşlardan daha da hızlı yaygınlaşıyor. Afrika, Asya ve Latin Amerika ülkeleri hızla yoksullaşırken; ABD, Kanada ve Avrupa ülkeleri dünyanın tüm zenginliklerinin yığıldığı ülkeler haline gelmiş bulunuyor. 10-20 yıl önce tarım ülkeleri diye bilinen ülkeler artık açlık ve tarımın çökertildiği ülkeler durumunda. IMF ve Dünya Bankası, çöken ekonomileri yönetimlerine alıp yağma ve talanın "meşru", "usulüne uygun olması" için 'stand-by'lar imzalatıyorlar. Bugün 100'den fazla ülkenin IMF himayesine alınmış olması bir rastlantı değildir.

Sosyalizmin yenilgiye uğratıldığı bir dünyada; dünyanın yağmalanması ve işçi sınıfının sömürülmesinde tüm engellerin ortadan kalktığı "özgüveni"yle ilan edilen Yeni Dünya Düzeni, ilanın üstünden 12-13 yıl geçmeden hızlı bir çöküş sürecine girdi.

Sistemin patronu ABD'nin tüm dünyayı kendi egemenlik alanı olarak görerek, ülkelere silahlı kuvvetlerini kullanarak bile çeşitli müdahalelerde bulunmaktan kaçınmaması, en gelişimiş bir avuç ülkenin dünyayı yağmalamada perva tanımaması, bütün ülkelerde işçi sınıfının ve tüm emekçilerin ekonomik ve sosyal haklarına, tarihsel kazanımlarına; emekçilerin örgütlerine ve örgütlü yapılarına karşı girişilen saldırı; hem dünya ölçüsünde; piyasacılığa, neoliberalizme, Yeni Dünya Düzeni'nin felsefesine karşı kuşkuları artırdı; hem de birer birer ülkelerde tepkilerin de giderek istikrar kazanmasına ve birleşip güçlenmesine yol açtı.

ABD ve öteki en gelişmiş ülkelerin baskılarına karşı tepkiler sistemin en gelişmişleri arasında "nimetlerin paylaşılması" konusunda kamplaşmaları kışkırtırken, işçi sınıfı ve halkların mücadelesi açısından da önemli direnç noktalarının ortaya çıkmasına yol açmış bulunuyor.

Bu gelişmeleri başlıca şu başlıklar altında toplayabiliriz:

1-) Küreselleşme karşıtı eylemler genişliyor: Uluslararası sermayenin ve tekellerin çıkarları uğruna ülke ekonomilerinin çökertilmesi, en gelişmiş ülkeler dışındaki ülkelerin tarım ve sanayilerinin çökertilmesi için geliştirilen (özelleştirme, gümrük birlikleri, taşeronlaştırma, işsizliği ve yoksulluğu artırıcı politikalar) politikalara karşı; son 10 yılda dünyanın her köşesinde sayısı yüzbinlere varan kitlelerin katıldığı protestolar ortaya çıkmış, bu eylemler giderek de hem daha çok kitleselleşmekte hem de yaygınlaşmaktadır. "Küreselleşmeye hayır", "yoksulluğa, işsizliğe hayır", "tekellerin dünyasına hayır" denilen bu devasa gösterilere; işsizler, yoksullar, çeşitli sol siyasi çevreler, çevreciler, nükleer karşıtları gibi değişik çevreler olduğu kadar sendikalar tarafından da desteklenmiştir. Dahası bu eylemlere sendikaların katılımı gidirek artmakta, bu katılım arttıkça da eylemlerin rengi işçi rengine dönmeye; taleplerde emekçi karakter hissedilmeye başlanmıştır.

2-) Halklar ülkelerinin bağımsızlığı doğrultusunda adımlar atıyor: Özellikle ABD'nin, dünyanın tek patronu olarak davranması; ABD etrafında birleşen en gelişmiş ülkelerin geri ülkeleri yağmalaması; bu ülkelerin ulusal tarım ve sanayilerini çökertmeye yönelik baskılar, halklar arasında anti-emperyalist duyguların güçlenmesine yol açtı. Bu hemen bütün ülkelerde küreselleşme politikalarına karşı tepkileri geliştirirken, Ortadoğu ve Latin Amerika gibi Amerika'nın ve genel olarak emperyalizmin en etkin olduğu ülkelerde anti-empereyalist çıkışları gözle görülür hale getirdi. Son bir-iki yıl içinde Venezüela'da girişilen darbeler ve provokasyonlara rağmen yıkılamaması, Ekvador ve Brezilya'da Amerika'nın hoşuna gitmeyen, Amerika'dan çok Küba ve Fidel Castro ile yakın görünmek istiyen iktidar değişiklikleri, bu ülkelerin "IMF denetimine hayır" demeleri; Arjantin'de IMF'yle yakınlaşan her hükmetin iktidarda kalmaması ve bütün baskılara rağmen halkın boyun eğmeye yanaşmayan tutumu, Bolivya'da IMF programı uygulayan hükümetin bir halk ayaklanmasıyla düşürülmesi, Kolombiya'daki mücadelenin Amerika'nın açık desteğine rağmen bastırılmaması, Amerika'nın  sadece "Arka Bahçesi" bilinen Latin Amerika'da bile büyük zorluklarla karşı karşıya olduğunun işaretleridir.

Ortadoğu'da ise, Filistin mücadelesi ve Irak merkezli gelişmeler bütün bölge ülkelerini etkilemekte; anti-Amerikan mücadelenin güçlendiğini ve çok daha güçleneceğinin işaretleri her yerde ortaya çıkmaktadır.

Irak'a yönelik bir Amerikan-İngiliz saldırısı ise bütün dünyada savaş karşıtı bir mücadele, büyük bir anti-Amerikan, anti-emperyalist dalga olarak ilerlemektedir. 5 Şubat eylemleri tarihin en kitlesel eylemleri, insanlığın bir savaşa gösterdiği en kitlesel tepki olarak tarihe geçecek mahiyettedir ve bu büyük tepki; kuşkusuz ki, sadece bir günlük bir eyleme, sadece bir protesto olarak da kalmayıp; hayatın her alanında insanlığı savaş ve baskıyla yönetmek isteyen empreyalizme karşı mücadelede, sonraki mücadelelerin de üstünde yürüyeceği kalıcı izler bırakmıştır.

Bütün veriler: Amerika'nın dünya patronluğunun tartışmaya açıldığını, Yeni Dünya Düzeni ve ona bağlı bütün ilişkilerin ve iddiaların sorgulandığı bir döneme girildiğini göstermektedir.

3-) İşçiler, mücadeleci sendikacılar çıkış yolu arıyor: Bütün ülkelerden ileri işçi kesimleri, mücadeleci sendikacılar; bir yandan küreselleşme saldırılarına karşı bir tutum alıp bunu yaygınlaştırmaya çalışırken, öte yandan da, mevcut uzlaşmacı sendikacılığı ve bu sendikacılığın yönetimleri ele geçirdiği uzlaşmacı sendikal yapıyı sorgulamaya başladılar. Yine son yıllarda artan grevler, en gelişmiş ülkelerde hak mücadelesini grevler ve gösterilerle desteklenmek zorunda kalınışı da; sendikal hareketin işyerlerine dönülerek, tabanda işçinin sendikal harekete çekilme ihtiyaçını duyumsatan gelişmelerdir.

4-) Küreselleşmeciler içinde yeni bir kamplaşmaya doğru: Yeni Dünya Düzeni'nin başpatronu ABD'nin sadece bugün dünyanın yağmalanmasından en büyük payı almakla yetinmeyip; bunu sonsuza kadar sürdürmek üzere, dünyanın yeniden biçimlendirme girişimi ve bunu da en gelişmiş kapitalist ülkelerin çıkarlarına dokunacak biçimde yapması, bu ülkelerin Amerika'nın patronluğuna itirazlarını yoğunlaştırmıştı. Kimi zaman AB, kimi zaman Rusya, kimi zaman Japonya'nın ABD'den yakınma ve itirazları olmuştu. Ama son yıllarda ABD'nin bu amacını sadece olağan "rekabet" kurallarını aşarak kendisinin tartışmasız üstünlüğe sahip olduğu silahları da masaya koyarak gerçekleştirmeye kalkması, gelişmiş kapitalist ülkeler arasındaki hoşnutsuzluğu artıran bir etken oldu.

Emperyalizm kampındaki bu gelişmenin; bağımsızlık mücadelesi veren ülkeler için yeni olanaklar yarattığı, kapitalist dünyanın savaşsız ve huzur içinde bir dünya olamayacağını herkesin daha kolay göstereceğinden şüphe duyulamaz. Bu nedenledir ki, böyle bir kamplaşmanın, dünyanın yeniden paylaşımı üstünden pek çok çatışmayı gündeme getireceği gibi, yeni büyük mücadelelerin, halkların ve işçi sınıfının kurtuluş mücadelesinin imkânlarını genişleten bir gelişme olduğu da kesindir.

5-) Yeni Dünya Düzeni ideolojik bir kaosa sürüklendi: Yeni Dünya Düzeni'nin ideologları ve propagandacılarının iddiası, kapitalizmin artık kendi çelişkilerini kendisinin çözeceği bir aşamaya geldiği, bu yüzden de; ülkeler arasında ve tekeller arasındaki çekişmelerin bir çatışmaya varmadan çelişkilerin çözüleceği, bu yüzden de kapitalist ülkelerin "küresel bir dünya"nın mümkün olacağı üstüne kuruluydu.

En azından 11 Eylül'den beri, "küreselleşme"den söz edenler sadece "piyasanın erdemleri"den ve sermayenin has çıkarlarından söz ediyorlar. Demokrasi, barış, adalet, refahın yaygınlaşmasına dair vaatler, propaganda için bile gündemde değil artık. Dolayısıyla şimdi, Yeni Dünya Düzeni'nin fikri temeli bütünüyle çökmüştür. "Tarihin sonuna gelindi" diyenler şimdi 20. yüzyılın başındaki dünyanın haline çok benzeyen çelişmelerden söz etmeye hazırlanıyorlar. Ve önümüzdeki dönem, Yeni Dünya Düzeni ile Marksizmin yüzyılın ikinci yarısında yarım kalan hesaplaşmasını yeniden gündeme geleceği zemin hazırlamış bulunmaktadır. Üstelik "küreselleşme"nin iflasını ilan eden sayısız olgu her gün bir başka alanda ortaya çıkmaktadır. Irak üstünde çatışmanın girdiği seyir ise; elbette ki çok daha fazla gözle görülür olgular ortaya çıkaracaktır.

6-) Bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm mücadelesinin dayanakları güçleniyor: Yeni Dünya Düzeni'nin ideolojik, siyasi ve ekonomik alandaki tüm iddialarının temelsizliğinin ortaya çıkması ve "küreselleşme" adı altında sürdürülen politikaların en gelişmiş ülkelerin dünyayı yağmalamasının ve sermayenin işçi sınıfını sömürmesinin sınırlarını ortadan kaldırma amacı taşıdığı anlaşılmıştır. Bunun anlamı ise; hem dünya halklarının hem de birer birer ülkelerdeki işiçi sınıfı ve emekçilerinin kendi kaderlerine sahip çıkmasının, yeni bir kurtuluş yolu aramalarının yolunu açmıştır. Bunun içindir ki; sistemin bilim alanında, siyaset alanında ya da ekonomi alanında her sıkışmasından sonra burjuva entelektüel dünyasında "Yoksa Marks haklı mıydı?" endişesinin daha yüksek sesle ifade edilmesinin nedeni de budur.

Yukarıda söylenenlerden de anlaşılacağı gibi, geçtiğimiz 10 yıl, özellikle de onun son birkaç yılında olup bitenlerin ardından halklar ülkelerin yağmalanmasını önlemek, işçi sınıfı ve emekçiler de; sınıfsal kurtuluş için yeniden mücadaleye sarılma ihtiyacını daha derinden hissetmişlerdir.

Çünkü gelişmeler; bağımsızlık mücadelesinin, emperyalizme karşı mücadele imkânlarının genişlediğini göstermektedir. Demokrasinin emperyalistler tarafından başka ülkelere ihraç edilen bir mal olmadığı görülmüştür. Ve elbette; işçi sınıfı ve halklar, barış içinde bir kardeşlik dünyası fikirinin hiçbir kapitalist sistem içinde mümkün olmayacağını görmüşlerdir.

Türkiye, zincirlerinden boşalmış bir emperyalizm döneminin ideolojik, diplomatik, askeri alanda yarattığı kargaşa içindeki dünyasının, kargaşanın en yoğun olduğu bölgesinde bulunmaktadır.

Türkiye, bir yandan ABD'nin, IMF'nin de pençesine düşmüş "stratejik müttefiki" olarak; "Körfez'deki kriz"in göbeğinde öte yandan İsrail-ABD-Türkiye Savunma İşbirliği Anlaşması'yla "taçlanmış"

Türkiye-İsrail ilişkileri; Türkiye'yi İsrail-Filistin, İsrail-Arap çatışmasının da içinde bulmuştur.

Türkiye'nin egemenleri, bu çatışma merkezinde ABD'nin yanında yer alarak; bölgenin yeniden biçimlendirilmesinde askeri gücü ve jeostratejik konumundan yararlanacak bir ülke olarak; George Soros'un bir yıl kadar önce iddia ettiği gibi; askeri, ekonomik ve stratejik önemini "piyasaya süren bir ülke" durumuna düşürülmüş bulunmaktadır. Böylece Türkiye; Almanya-Fransa, Türkiye ile Suriye, İran gibi komşuları başta olmak üzere tüm bölge ülkeleriyle, ilişkilerini yeniden biçimlendireceği bir döneme girilmiş bulunmaktadır. Biraz daha ileri giderek; Irak üstünden yapılan pazarlıklarda Türkiye'nin ABD ile gireceği ilişki; Irak'ta savaş sonrası kurulacak düzende Türkiye'nin pozisyonunu; Türkiye'nin ABD ile ilişkileri ve dünyanın geri kalanıyla ilişkilerini çok önemli bir biçimde etkileyecektir.

Türkiye'nin egemenleri; emperyalizmin politikalarına uyum gösteren politikalar geliştirmeyi bir refleks haline getirmişler; "ulusal çıkar" dendiğinde, Avrupa ve ABD ile uyumu, komşulardan (Rusya, İran, Suriye, Yunanistan, Bulgaristan, Kıbrıs) sürekli kuşku duyma ve onları tehdit etmeyi (içerde de şovenizmi ve ırkçılığı kışkırtma) anlaşılmıştır. Buna; Kürtlerin kendi kaderlerini Irak'ta bile tayin etmesinin Türkiye'yi tehdit olarak algılanması eklenmiştir. Bu yüzden Türkiye'nin dış politikası; bölgeye müdahale eden bölgede kargaşa çıkaran ABD, İngiltere, İsrail gibi güçlerle dostluk; onların hedefe koyduklarıyla düşmanlık üstünden şekillenmiştir. Bu yüzden Ege, Kıbrıs, Kürt sorunu gibi; komşularla dostluk, bölge halkları arasında kardeşlik ve halkların kaderlerini tayin hakkına saygı gibi alanlarda atılacak adımlarla kolayca çözülecek sorunlar, kangren olmuş "ulusal sorunlar" haline getirilmiştir. Bu dış politika; Türkiye'nin ekonomik gelişmesinin, demokratikleşmesinin ve bağımsız, bölge ve dünyada saygın bir ülke olmasının önüne engel olarak dikilmiştir.

Böylesi bağnaz ve gerici bir "dış politika" tutumu, sadece dış politika olarak da kalmayıp iç politikada da açmazlara, şiddet ve baskının genel tutum (darbeler, sıkıyönetimler, binlerce siyasi tutuklu, işkence, kayıplar, OHAL yönetimleri, kontra uyugulamlar vb.) olduğu bir yönetim olarak şekillenmektedir. Örneğin; "Türkiye'nin güvenlik hattı Kıbrıs"tan başlar diyen bir "ulusal güvenlik" anlayışının Kıbrıs halkının kendi kaderini tayin hakkını kabul etmesi; ya da orada, bugünkü statüyü değiştirecek bir çözüme yaklaşması beklenemeyeceği gibi "Kuzey Irak'ta Kürtler devlet kurarsa bunu savaş nedeni" sayan bir anlayışın kendi toprakları üstündeki Kürt sorununu çözmek için adım atması da söz konusu olamaz.

Bugün; bazen IMF programına karşı mücadele, bazen emeğin hakları, bazen Demokratik, Özerk Bilimsel Üniversite mücadelesi, bazen Kürtlerin hakları ve dillerin eşitliği mücadelesi, bazen savaşa karşı mücadele,.... çoğu zaman da bütün bu alanlardaki mücadelenin toplamı olarak işyerlerinde, alanlarda süren mücadele bu iki güç odağı arasındadır. Ve elbette bu mücadele; bugün kaosa sürüklenmiş Türkiye'nin piyasa koşullarına uydurulup yağmalanmaya devam edilmesiyle; Bağımsız, Demokratik Türkiye mücadelesi arasındadır.

Almanak Bilgiler

  • Yazar: Kurum
  • Yıl: 2002
  • Kurum: Emeğin Partisi (EMEP)
Ara...

AYRINTILI ARAMA

  • Etiketler
  • Kategori
  • Yazar
  • Yıl

Üye Giriş