Bu sayfayı yazdır

2002 ÜSTÜNE: BİZE ÇAĞDAŞ BİR SOL GEREK

Almanak 2002

1. GELECEĞE TOSLAMAK

Bu deyimi Alvin ve Heidi Toffler, Sovyetler Birliği’nin çöküşü için kullanıyorlar. Bu deyim Türkiye için de geçerli. 20. yüzyılın başında Osmanlı Devleti sanayi devrimine toslamıştı.

Bu yazıyı hazırlarken bir Almanak’a baktım. İçinden birkaç başlık seçtim. Önce onları okuyucularla paylaşmak istiyorum:

01.01.2002:  Yeni Medeni Kanun yürürlüğe girdi.

13.01.2002:  Ankara ABD’ye Irak konusundaki görüşünü bildirdi.

14.01.2002:  Bahçeli Kemal Derviş’le el sıkışmadı.

28.01.2002: Liderler –Ecevit, Bahçeli, Yılmaz- Uyum Yasasında anlaşamadı. Bahçeli  toplantıyı terketti.

10.05. 2002:  Kemal Derviş seçim istedi.

19.05. 2002:  Doktorlar, “Ecevit hastahanede immobilize” dediler.

 Türkiye Cumhuriyeti, Türkiye’nin geleceğe tosladıktan sonra çağa yetişmek için yaptığı atılımdır.

 

2002 yeni Medeni Kanun’un yürürlüğe girişiyle başladı. 17 Şubat 1926’da kabul edilen Türk Kanunu Medenisi, geleceğe giden yolu açmak ve “çağdaş uygarlık”a ulaşmak için atılan en büyük adımlardan biriydi. Yenisi de böyle bir başlangıcın simgesi olarak kabul edilebilirdi.

Medeni Kanun’la birlikte öteki Cumhuriyet Devrimleri, 1945’te çok partili yaşama geçiş, 1950’den sonra tarımın pazara açılması ve 60’lardan sonraki korumalı sanayileşme, 1980’lerin ortasında başlayan dışa açılma vb.. hep çağdaş uygarlığa uyum çabalarıdır. Bu çabaların doğal ve sonuç alıcı uzantısı ise AB’ne tam üyeliktir. 2002 yılı bu bakımdan kritik bir öneme sahipti. Ancak ülkeyi yöneten üç partili koalisyon ve dış ortak Dünya Bankası-IMF (Kemal Derviş tarafından temsil edilmekteydiler), Türkiye’yi bu hedefe götürecek irade ve güçten yoksun idiler. Türkiye’yi tam üye adaylığına taşıyamadılar.

Yeni Medeni Kanunun yürürlüğe girişi gibi simgesel bir atılımla başlayan 2002, sonuçta, büyük bir başarısızlıkla sonuçlanmış oldu.

Bugünden bakınca, bu başarısızlığa götüren yolun taşlarının daha o günden döşenmeye başladığını söyleyebiliriz. Yukarıya aldığım olaylar, Irak savaşının hazırlıklarının başlaması, koalisyon içindeki uyumsuzluklar ve immobilize-hareketsiz bir başbakan.

Bu durumdaki Türkiye, 03 Kasım 2002’de ulusal seçime gitti. Önceki seçimlerde -1999'da- daha kurulmamış olan bir parti –AKP- ile parlamentoya girememiş bir parti –CHP- bu seçimde Meclis’e girdiler. Önceki seçimde Meclis’e girmiş tüm partiler de Meclis dışı kaldılar. Seçmen, bir bakıma 1987-2002 arasındaki başarısızlık ve yolsuzluklara karışmış bütün partileri cezalandırdı. 2002 seçimi için kurulan Partilerden yalnızca birine, GP’ye göz kırptı. Bu seçime girmek için kurulmuş olan ve “küçük” diye nitelenen bütün öteki partileri de deklase etti.

Sonuç olarak, 1/3 oyla meclisteki sandalyelerin 2/3’ünü kazanan kravatlı mollalar iktidar, 1/5 oyla meclisteki sandalyelerin 1/3’üne oturan kravatlı dinozorlar partisi de ana muhalefet oldu.

Bunların Türkiye gibi sorunlu ve dolayısıyla dinamik bir ülkeyi, değişen dünya koşullarında yönetmeye yetenekli olmadıkları seçimlerden hemen sonra belliydi. 2003 yılı başındaki iki dış politika olayı -Irak ve Kıbrıs- bunu kanıtladı.

Türkiye’nin bugünkü durumunu geleceğe toslamak olarak tanımlamak, kanımca, haksızlık olarak değerlendirilmemeli. 20. Yüzyılın ikinci yarısından sonra hızlanan köklü değişimlere ve 1980’lerden itibaren kendini iyice belli eden “Bilişim Devrimi”ne ve onun bir türevi olan küreselleşmeye Türkiye ayak uyduramadı. Yüz yıl önce olduğu gibi, Türkiye yine geleceğe tosladı.

2. GELECEKTEN BUGÜNE BAKMAK

Geleceğe toslamak ağır bir başarısızlıktır. Ama herşeyin sonu değildir. Bu başarısızlık aşılabilir. 20. yüzyılın başında, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının önderliğinde Türkiye bunu başarmış; sanayi uygarlığı trenini son anda yakalamıştır. Bunun sırrı, Osmanlı paşaları ile Mustafa Kemal (tabii, ve arkadaşları) arasındaki farktır. Osmanlı paşaları, Osmanlıyı kurtarmak istiyorlar; bunun için de dünden o güne veya o günden o güne bakıyorlardı. Sanayi devrimiyle kurulan yeni dünyayı anlamamışlardı ya da anlamış olsalar bile, onun gereğini yerine getirecek yürek, akıl ve liderlik yetisine sahip değillerdi.

Şimdi yine bir çağ değişiminin orta yerindeyiz. Ben buna bilişim uygarlığı diyorum. Nasıl makineleşme sanayi uygarlığını yarattıysa; bilişim teknolojisinin, makineye uygulanması, organik ve mekanik hızın yanına ışık hızını katması ve küreselleşmeye yol açmasıyla bilişim uygarlığını yarattı. İyi ve kötüden “muarra” olarak bunlar bütün insanların yaşamını değiştiriyor; yeni sosyal kesimler, yeni ilişkiler ortaya çıkarıyor. Bu hukuktan şehirciliğe, siyasetten ulusal ve küresel güç dengelerine, yaşam tarzından sanata kadar herşeyi kökten etkiliyor.

Sanayi devrimine arkadan yetişmeye çalışan ve tıknefes olan Türkiye, bilişim devrimini ve küreselleşmeyi ıskalamak hakkına sahip değil. Dahası, bu devrimin yarattığı fırsat ve olanakları arkasına almak zorunda. Osmanlı’nın yaptığı gibi gelişmeleri yadsıyamaz, ya da görmezden gelemez. Bir başka deyişle, yeni uygarlığın önümüze serdiği fırsat ve olanakları görmek ve değerlendirmek zorundayız.

Bunun için de sorunlara dünden veya bugünden değil gelecekten bakmamız gerek. Cumhuriyetin kuruluşu ve Cumhuriyet devrimleri Atatürk’ün gelecekten kendi gününe bakmasının ürünüdür. Osmanlı zamanında batının zoruyla gerçekleştirilen yenilikler, Cumhuriyet döneminde, batının hayal edemeyeceği köktencilikle ve Cumhuriyetin kendi iradesi ile gerçekleştirilmiştir: Cumhuriyet, Medeni Kanun ve bağlı kanunlar, Laiklik, ölçülerin ve takvimin değiştirilmesi, Latin alfabesinin kabulü, laik eğitim, kadın hakları, vb... gelecekten kendi gününe bakmanın ete kemiğe bürünmesidir.

Bu da herşeyden önce bir siyasal irade meselesidir. 2002’nin insana karamsarlık aşılayan akışı içinde eski partiler tasfiye edildi; ama yeniler, meclisteki AKP ve CHP, çağı onlar kadar bile anlayamıyorlar.

AKP konulara din açısından bakıyor, dünyayı İslam ve gayrıislam olarak algılıyor. Kadını, bir günah ögesi ve baştan çıkarıcı olarak görüyor; elinden gelse, kadınların Afganistan veya İran gibi kapanmalarını zorla sağlayacak. Buralardaki uygulamalara hiçbir itirazlarının olmayışı da bu bakışlarının kanıtlarından biri. Bunların Dışişleri Bakanı İslam Konferansında, “İslama evet ama  biraz ılımlı olun” demeye getirdi.

Öteki parti, CHP, her seçimde ve seçim sonrasında eksen değiştiriyor. Kendini oradan oraya atıyor. Bu kez de “solu merkeze taşımak, merkezi sola” gibi bir takım söylemler üretti. Seçim öncesi slogan “Anadolu Solu” olan bu parti bir din satıcısını listesine alarak milletvekili yaptı. Sosyal ekonomik konulara ise, çoğu zaman 1930’ların gözlükleri ile arada bir de Dünya Bankası –IMF gözü ile bakıyor. Hiç birinde de kalıcı değil.

Seçim öncesi ve seçim sonrası siyasal kalitesi böyle olan bir ortamda, doğal olarak, bütün demokratik atılımlar ve popülizmi zorlaştıran yasalar batının zoruyla ve kerhen gerçekleşiyor. Bunların yürekten taraftarı ve savunucusu bir parti olmadığı için de doğru dürüst uygulanamıyor. Anayasa değişiklikleri, AB’ye Ulusal Katılım programının gerçekleşen bölümleri, Derviş yasaları,  vb.. bunların örnekleridir.

3. BİR İDEAL YARATMAK

Yeni çağı böyle karşılayamayız. Yeni çağın içinde böyle yer alamayız. Tarihi bir dönemeçte yaşıyoruz. Bu dönemeçte, 19. ve 20. yüzyıllarda kitlelere coşku veren ideallerin yıkıldığını gördük. Sovyetlerin çöküşü, eşitlik hayallerini de soldurdu. Bütün Arap dünyasında, 1950-70 arasında Nasır’la yükselen Arap Birliği ve sosyalizm hayalleri çöktü; kökten dincilik geniş kitleleri ve özellikle gençleri avladı. Türkiye’de de bütün siyasal hareketler arasında, yalnızca kökten dincilik gençleri kendisine çekiyor. O nedenle, özgürlükçü, eşitlikçi ve kalkınmacı bir ideal yaratmak ve bütün toplumu bu ideal etrafında toplamak görevi ile karşı karşıyayız. 20. yüzyılın başında bunu başaran Türkiye’nin bugün bunu başaramaması söz konusu olamaz.

4. TOPLUMA UMUT VE COŞKU AŞILAMAK

Türkiye’de toplumun bütün kesimleri arasında yılgınlık ve umutsuzluk egemen. İyimserlik, gerçeği görmemek olarak niteleniyor. Kitleler bu durumdan siyaseti ve özellikle mevcut siyasal liderleri ve yapıları sorumlu tutuyorlar. Her seçimde siyasetin ağırlık merkezi değişiyor. Şu anda sadece AKP ve demeye dilim varmıyor ama GP, bir bölüm yurttaş üzerinde coşku yaratır gibi gözüküyor. Düzenin iktidarı köktendinci bir parti; düzenin muhalefeti ise fikri eksenini kaybetmiş, yüzer gezer bir parti.

 Türkiye köktendinci iktidar ile yönsüz-yöntemsiz muhalefet arasına sıkışmamalıdır. O nedenle onlardan biri olmayan; çağı doğru anlayan ve programını yüreklice kitlelerle paylaşan bir siyasal akım gerek. Ancak böyle bir siyasal akım, inandırıcı bir meydan okumayı ve bunu kitlelere ulaştırabilmeyi başarabilir. 90 yıl kadar önce, Mustafa Kemal’in en umutsuz durumda doğru politikayı seçebilmesi ve milleti de buna inandırabilmesi gibi... Bir başka deyişle Türkiyenin ihtiyacı olan yeni siyasal akım -yeni parti de diyebiliriz- her alanda köklü bir değişim-atılım hareketi olmalı ve ulusu arkasında toplamayı başarabilmeli. Toplum sarılacağı dal, arkasından gidebileceği bir ışık arıyor.

5. REFORM KESMEZ DEVRİM GEREK

Dünya bir köklü değişim döneminden  geçmekte olduğu ve Türkiye de bu değişime ayak uydurmakta (yine) geç kaldığı için, toplumun önüne konulacak programın devrimci bir program olması gerek. Bu devrim dışlayıcı değil kucaklayıcı olacak. Dayatmalarla değil rızalarla kurulacak. Bir başka deyişle, bir altüst oluş projesi değil, bir ayağa kalkış ve köklü dönüşüm programı olacak. Kritik nokta, ötekilerden farklı, akla yatkın ve gerçekleştirilebilir olmasıdır.

Böyle devrimci bir program yapılabilir mi? Eğer dünya bir devrimci değişim yaşıyorsa, böyle bir programın da yapılabilmesi gerek. Türkiye geçmişte birçok devrimci dönüşümü gerçekleştirdi. İmparatorluktan vazgeçip Misak-ı Milli’ye sarılarak ulus olma iradesini, Cumhuriyeti kurarak ve tek partililikten çok partililiğe geçerek ardarda iki siyasal devrimi, dinsel hukuktan laik hukuka geçerek bir hukuk devrimini, aşardan gelir vergisine geçerek vergi devrimini, dinsel eğitimden laik eğitime geçerek eğitim devrimini, sadaka-zekat’tan sosyal güvenlik sistemine geçerek dayanışma devrimini vb.. gerçekleştirdi. Bütün batı kurumları içinde yer alarak  dış politikada devrim yaptı.

Şimdi de bütün bu ve başka alanlarda çağa uygun yeni devrimci atılımlar tasarlayabilir ve gerçekleştirebilir.

Bir kamu yönetimi devrimi ile merkeziyetçilikten yerel yönetime açılım yapabilir. Savunma, güvenlik, dış politika, adalet, altyapı yatırımları gibi konular dışında merkezi devleti günlük yaşamı ilgilendiren uygulamalardan çekip çıkarabilir. Yerel yönetimlerin yetkilerini genişletip köyleri de belediye sınırları içine alabilir.

Cumhuriyeti tam demokratik, katılımcı bir yönetime dönüştürebilir. Ulusal hukuku evrensel hukukla bütünleştirebilir. Bütün yurttaşlarına kendi dilini ve kültürünü koruyup geliştirme, kendi dilinde yayın yapma hakkını tanıyabilir.

Din devlet ayrımını tam olarak gerçekleştirebilir, dinin devlet işlerinde referans olmasını tamamen önleyebilir. Mezhepler arasındaki ayrımcılığı ortadan kaldırabilir. Türkiye’yi Sünni İslam devleti olmaktan çıkarıp bir yurttaşlar devletine dönüştürebilir.

İçe kapalılıktan dünyayla bütünleşmeye doğru kararlı bir yürüyüş başlatabilir. Avrupa Biriliği’ne girişi ulusal bir dava haline getirip gerekli adımları atmak için kararlılığını ortaya koyabilir. Kıbrıs’ın Avrupa Birliği’ne girişini destekleyerek; demokratik ve üniter bir Kıbrıs’ı savunarak Türkiye’nin en büyük ayak bağlarından birini kaldırıp atabilir. Geçmişin kazançlarını geleceğin kazançlarıyla değiştirmek cesaretini gösterebilir.

AB’ye tam üyelik yolunda yürürken; daha şimdiden ikili anlaşmalarla komşularına sınırlarını açabilir, gümrükleri kaldırabilir. Yabancı sermaye yerli sermaye ayrımını çöp sepetine atabilir. Türkiye’nin evrensel sermaye, teknoloji, üretim bilgisi ve yönetim bilgisi için çekim merkezi olmasını sağlayabilir. Bütün ülkeyi bir tür “Yarı Serbest Bölge” haline getirebilir.

Sermaye ve kol emeğine dayalı üretimi, bilgi, kol emeği-kafa emeği bütünleşmesi ve kafa emeği temelinde yeniden örgütlemeyi başlatabilir.  Ekonomide girişimcinin önünü açacak devrim niteliğinde yenilikler yapabilir. Kazanç vergilerini kaldırıp yerine harcama vergilerini koyabilir. TL’yi tarihe gömüp derhal euroya veya dolara geçebilir.

Sosyal güvenliği, devlete muhtaç olmayan yurttaş hedefine uygun olarak tasarlayabilir. Sosyal güvenlikteki farklı kurumları tek çatı altında birleştirebilir. Zorunlu sosyal güvenliğe ek olarak, gönüllü sosyal güvenliği yaygınlaştırabilir.

Kara tahta – tebeşir eğitiminden bilişim çocukları yetiştirmeye dönük eğitime atlayabilir. Eğitimin hedefini dünyanın her yerinde iş bulabilecek gençler yetiştirmeye dönüştürebilir...

6. YELPAZENİN İÇİNDE DEĞİL ÖNÜNDE OLMAK

Eğer yeni bir çağda yaşıyor ve o çağla bütünleşmek istiyorsak, bu yeni siyasal akımın-partinin ötekilerden biri olmaması, onların hizasında yer almaması gerekir.

Bu da farklı program, farklı örgütlenme ve farklı çalışma yöntemleri konusudur. Avrupa tipi siyasal partiler, sanayi toplumunun örgütleridir. Çatışmacı bir toplumsal ortamın partileridirler. Bir anlamda silahsız ordudurlar -kimileri silahlanmıştır da. Türkiye’deki partiler de bu niteliktedir. Birbirlerine karşı mevzilenmiş ordular halinde ve kamu kaynaklarını paylaşmaya dönük ihale şirketleri olarak, devlet yönetimini devralmayı- devretmeyi sürdürmektedirler. İdeolojisizleşip kimliksizleştikçe bu nitelikleri belirginleşmektedir.

Yeni siyasal akım bu nitelikleri reddetmeli, yeni parti böyle bir parti olmamalıdır: Türkiye için demokrasi istiyorsa, kendi içinde de demokratik olmalıdır. İhale peşinde değil, ideal ve program peşinde koşmalıdır.

Toplumun her kesimine açık olmakla birlikte, esas gücü,  bilişim çağının kafa –kol emeği bütünleşmesine ve kafa emeğine  dayanmalıdır. Yeni parti tabela ve lokal örgütü değil, internet, web sitesi örgütü olmayı seçmelidir. Geleneksel yöntemleri kullanmakla birlikte, ağırlığı zaman içinde elektronik iletişime kaydırmalıdır. Üyeleriyle ve yandaşlarıyla her an internet kanalıyla etkili iletişim kurabilmelidir.

Hiyerarşik bir yapı şeklinde değil, ağsal bir yapı içinde  eşit bireyler ve kümeler halinde örgütlenmelidir. İç işleyişinde evrensel demokrasi kurallarını geçerli kılmalı, internet kolaylıklarından yararlanarak her an birlikte nefes alıp vermelidir.

 Böyle devamlı bir etkileşim içinde politik önermelerini oluşturmalı ve bürokrasiye teslim olmadan politik önermelerine uygun uygulamaları gerçekleştirebilmelidir. Bir başka deyişle, bürokrasinin yönettiği bir parti değil bürokrasiyi yönlendiren bir parti olmalıdır.

Böyle olunca da, parti merkezleri, tam donanımlı ikmal ve iletişim birimleri olarak kurulmalı, yurt çapındaki sayıları bu ihtiyaca cevap verecek kadar (az) olmalıdır. Bu parti önce omurgalı bir yapı olarak kurulsa bile zaman içinde kendini seçimden seçime hizmet görecek gevşek bir örgütlenmeye dönük tasarlamalıdır.

Geleneksel siyasal partiler, sanayi çağında, meşruiyetin daha geniş bir tabana yayılmasında aracılık etmişler, fiilen iktidarı ele geçirme ve üyeleri ile yandaşları için kullanma işlevini yerine getirmişlerdir. İletişimin ve bilgi paylaşımının bu kadar kolaylaştığı bir çağda, bu klasik siyasal partileri bekleyen gelecek silinip gitmektir.

Yelpazenin içinde değil önünde olmak, aynı zamanda, bu silinip gidecekler arasında olmamaktır.

7. ENERJİSİNİ BİLİŞİM ÇAĞINDAN ALAN BİR SOL PARTİ

O nedenle, enerjisini bilişim çağından alan bir partiye ihtiyaç bulunmaktadır. Bu parti geniş kitleleri düşünen bir “sol” parti olabilir. Biraz daha ileriye gideyim, topluma umut ve heyecan verecek bir sağ parti artık pek zor gözüküyor. Şimdi kravatlı mollalar partisi yıpranacaktır. Ama onun sahip çıkıyor göründüğü geniş yığınların özlem ve istekleri var olmaya devam edecektir. Bu özlem ve isteklere sanayi çağında sol partiler sahip çıktılar ve kitleler yararına pek çok iyileşme sağladılar. Şimdi, solun kitle tabanı daha da genişlemiştir. Bu, özgürlükçü, eşitlikçi ve kalkınmacı politikaları benimsetip uygulamanın daha da kolaylaşması demektir.

Kısacası, Türkiye, bir yüzyıl içinde ikinci kez geleceğe toslamıştır. Buradan çıkış ancak bir devrimci atılımla gerçekleşebilir. Bunun, ne sağ partiler ne de kendine sol diyen ama geçmişte yaşayan “sol”lar tarafından gerçekleştirilmesi mümkündür. Çıkış için yeni çağın rüzgarını karşısına değil arkasına alan, boyuna ezilme şarkıları söylemek yerine, hızlı kalkınma, tam özgürlük, yaşam kalitesinde eşitlik ve geleceğe güvenle bakabilme programları üretebilen, bunu seçmene benimsetebilen ve iktidarda uygulayabilen bir SOL PARTİ gereklidir.

Bir başka deyişle, düne ve bugüne tutsak olmaktan uzak, bugünden geleceğe bakan, yeni çağın rüzgarını arkasına alan yeni-tip bir sol parti oluşturmak, (kurmak veya mevcutlardan birini dönüştürmek) Türkiye’nin en can alıcı sorunlarından biridir.

Benim 2002’den çıkardığım en güçlü mesaj budur

Almanak Bilgiler

  • Yazar: Hüseyin Ergün
  • Yıl: 2002
  • Kurum: SHP Kurucu Üyesi