Bu sayfayı yazdır

3 KASIM SEÇİMLERİ VE EMEK, BARIŞ, DEMOKRASİ BLOĞU

Almanak 20023 Kasım 2002 tarihinde yapılan genel seçimler, ortaya çıkardığı sonuçlar bakımından Türkiye tarihinin en ilginç seçimlerinden birisi oldu. Bu seçimlerin ardından 22. Dönem Parlamentosu'nun yüzde 90'ı yeni isimlerden oluştu. Parlamentoya 1954'ten sonra ilk kez sadece iki parti girebildi. Bu sonuçla, oyların yüzde 45'i parlamentoda temsil şansına sahip olamadı. Oy kullanmayanlar da hesaba katıldığında 41 milyon 333 bin seçmenin yalnızca 16 milyon 850 bini Meclis'te temsil edilmeye hak kazandı. Seçmenlerin yüzde 60'ının iradesi ise Meclis'e yansımadı.

Geçen dönem seçimleri sonucunda Meclis'e girmeyi başaran beş parti de - DYP-DSP, ANAP, FP, MHP- Meclis dışında kaldılar.

TBMM'ye girmeye başaran iki parti ise, AKP ile daha parlamento dışında kalan CHP oldu. AKP, 1988 yılında kurulan Özal hükümetinden sonra 15 yıl koalisyonlarla yönetilen Türkiye'de, yüzde 34 oy olarak tek başına hükümet kurma olanağı yakalayan parti olurken, geçen dönemde siyasi arenada bulunmayan Cem Uzan'ın Genç Partisi de yüzde 7.25 gibi, gelecek seçimlerde barajı zorlayabileceğini hissettiren bir sonuç aldı.

Bu sonuçlarla, ülke yönetiminde daha önce Başbakan olarak görev üstlenen DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit, ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz, DYP Genel Başkanı Tansu Çiller ile ANAP'tan istifa ederek DYP'ye katılan Yıldırım Akbulut Meclis dışında kaldı.

 

Üzerinde söz söylemek için aktarmamız gereken bu verilerden sonra, 3 Kasım 2002 seçimleri için, sağdan sola, "İslamcı" medyadan "laik" medyaya kadar uzanan geniş bir çevrenin üzerinden birleştiği "3 Kasım seçimleri siyasi bir depreme sahne oldu" görüşünün bir gerçeği ifade ettiğini söyleyebiliriz.

Ortaya çıkan sonuç, ülkenin içinde bulunduğu toplumsal, ekonomik ve siyasi gelişmeler tablosu ile birlikte okunduğunda, işsizliğin ve yoksulluğun giderek derinleştiği, işten atmaların en kitlesel boyuta ulaştığı bir sürecin doğal bir sonucuydu bu. Halk, yıllardır oy vererek iktidara getirdiği partileri, yalnızca bu sorunlara çözüm getiremedikleri için değil, aynı zamanda bu sonuçların onların savunduğu ve uyguladığı politikaların bir sonucu olarak yaşandığını düşündüğünü ortaya koydu. Böyle bir gerçeği tespit etmek için bir siyaset bilimci olmak gerekmiyor. Dahası, bu sorunları kendi yaşamında birebir gören geniş yığınların, bu sonuçlardan kendisine göre belki biraz daha az etkilenen bir siyaset bilimciye göre, bu tespite çok daha kolay ulaşabileceğini söylemek, bilimsel etkinliği küçümsemek olarak anlaşılmamalıdır. Eğer halk bir önceki seçimde büyük bir farkla birinci ve ikinci parti yaptığı iki partiyi, yine büyük bir farkla barajın altına çekiyorsa, o zaman siyasete dair geleneksel algının ve kutuplaşmalarında geniş halk yığınları açısından önceki anlamını yitirdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Soğuk savaş dönemi dengelerinin belirlediği "sağ", "sol" kutuplaşmasının yerini, artık işsizlik, yoksulluk ve açlık koşullarda yeniden şekillenen siyasal tepkiler aldı. Geniş yığınlar, şu gerçeği fark ettiler: Ülkede uygulanan ekonomik politikaların temelini oluşturan IMF politikaları konusunda şu ana kadar Meclis'te bulunan ve ülkeyi yöneten partilerin hiçbiri ayrışmıyorlar. Ve bu politikalar da, geniş halk yığınlarının yaşamını her geçen gün giderek daha da çekilmez hale getiriyor.

Bu gerçeğin tespiti için ekonomist ya da siyaset bilimci olmaya gerek var mı? Aç olmak, bu gerçeğe ulaşmak için belki en acı, ama bir o kadar da kestirme yolu oluşturuyor.

Bu tespitin ardından kapıda bekleyen soru herhalde şu olacaktır: AKP ve CHP, IMF'ci partiler değil mi? Madem halk, IMF'ci partilerden kendi deneyimlerinden yola çıkarak koptu, o zaman neden AKP ve CHP'ye yöneldi?

Bu zincirleme sorulara verilecek yanıt ise, halkın, onlarca yıldır ülkeyi yöneten geleneksel sermaye partilerinden kopuşunun, alternatifini görebilen sınıf bilinçli bir tercih değil, yaşam deneyimlerinden yola çıkarak varılan bir nokta olduğudur. Halk, - daha sonra Emek, Barış ve Demokrasi Bloğu ile ilgili bölümde de değineceğimiz gibi- o ana kadar uygulanan politikalara alternatif olduğuna kendisini ikna edecek bir başka siyasal odak göremediği için, bu arayışını bir önceki dönemde Meclis'te olmayan, ama devleti yönetme deneyimi bakımından diğerlerine göre belki de daha garantili gördüğü iki partiye yönelmiştir. Dolayısıyla halkın 3 Kasım 2002 seçimlerinde yaşadığı kopuş, siyaset teorisi bakımından sınıfsal değil, daha çok sezgisel bir kopuştur. Bu sezgisel kopuş, halkın sezgisel olarak koptuğu politikalara köklü eleştiriler yönelten güçler tarafından dönüştürülemediği için de gidip başka sermaye partilerine bağlanmaktan kurtulamamıştır.

Bu arada, 3 Kasım seçimleri öncesinde yapılan anketlerin birçoğu tarafından da tespit edildiği gibi, bir anlamda göstere göstere gelen AKP'nin başarısını da, salt, halkın diğer sermaye partilerine duyduğu öfkenin ona yaramış olması ile açıklamak ise, gerçeği fazlasıyla eğip büken bir yaklaşım olur ki, bunun da kafadar solcu muhabbetleri dışında, siyaseten bir ciddiyeti olamaz.

Yaşamdan, halkın tercihlerinden ve başkalarının başarılarından öğrenemeyecek kadar komplekslerini aşamamış olanların da zaten siyaset sahnesinde bir iddiaları da olamaz. Öyle bir iddia, halk tarafından ciddiye alınmayacak, nevi şahsına münhasır bir tutum olarak muhtemelen bundan sonraki diğer tüm seçimlerde de sırasını bekleyen bir "anlaşılmamış" olmayı daha baştan kabullenmek anlamına gelir.

AKP'NİN YÜKSELİŞİNİ HAZIRLAYAN FAKTÖRLER

AKP'nin önünü açan ve başarısını belirleyen etkenlerden başlıcaları söyle sıralalabilir:

1- Öncelikle belirtilmeli ki, Tayyip Erdoğan ve arkadaşları, 28 Şubat askeri müdahalesinin hocaları Erbakan'a karşı açtığı bayrağı kendileri için bir avantaj saymış ve büyük bir medya desteği ile gerçekleştirilen bu kapanmayı kendileri açısından bir olanağa dönüştürmek için, - o dönem için- hocalarına savaş açan güçlerin kendilerine taktığı "yenilikçiler" adlandırmasını da gönüllü bir biçimde sahiplenmişlerdi.

2-  İktidarların oluşumunda etkili olan askeri ve "sivil" kurumlarla, medya organları ve iş çevreleri ile iyi geçinmeye özen gösteren Erdoğan ve çevresi, sisteme kendilerinin değiştiğini anlatmaya çalışırken, onlardan gelen taleplere de son derece uyumlu bir biçimde yanıt vermişlerdi. Medyanın, askerin AKP'ye hâlâ şüphe ile yaklaştığını öne sürdüğü bir dönemde, dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu ile bir resepsiyonda karşılanan Erdoğan, Kıvrıkoğlu'nun elini sıkıp sağlığını sormuş, ardından gazetecilere dönüp "Hiçbir soğukluk hissetmedim" demiş ve bu sözler, bir dönem öncesine kadar Erdoğan ve arkadaşlarına mesafeli duran TÜSİAD'ın kontrolündeki gazetelerde manşetlere taşınmıştı.

3- Erdoğan ve arkadaşları, bir taraftan 28 Şubat'ın mimarı olan güçlerle arayı düzeltmeye çalışırken, bir yandan da onun mağduru olan kendi geleneksel tabanlarını Erbakan'a kaptırmayacak düzeyde bir "İslamcılık"ı da elden bırakmamışlardı. AKP'yi 3 Kasım seçimlerindeki başarıya ulaştıran en önemli etkenler arasında, sisteme hükmeden güçlerle arayı düzeltme tutumu dışında, il il, ilçe ilçe dolaşarak Erbakan'dan ayrılış gerekçelerini kendi tabanına ve halka anlatmış olmasını atlamamak gerekir. Yeni Şafak, Kanal 7 gibi basın organlarının kendisine verdiği desteğe ve sistem tarafından Erbakan'a karşı önünün açılmış olmasına güvenerek, bunun üzerine yatıp oturmak ve siyaseti bir kamuoyu faaliyeti gibi basın üzerinden demeçlerle sürdürmek yerine, halkın içinde olmaya önem verme, bunu sürekli ve sistemli kılma tutumu AKP'nin başarısında belirleyici önemde bir etki yapmıştır.

4- Önünü açmak için sadece içerideki hakim güçlerle değil, Türkiye'de iktidarı belirleyen dengelerde etkili olduğu bilinen ABD ve AB gibi güçlerden icazet almak da Erdoğan ve ekibinin önem verdiği tutumlardan biriydi. ABD'nin, 28 Şubat öncesinde ve sonrasında bölge konseptinin temel bir ayağı olarak öne çıkardığı "İsrail'le iyi geçinen bir Türkiye" fotoğrafına uygun hareket etmeye özen gösteren Erdoğan ve ekibi, bunu göstermek için ABD'ye gerçekleştirdiği gezide Beyaz Saray düzeyinde kendisi ile görüşülmemesine rağmen, Beyaz Saray'a strateji öneren "think tank" kuruluşları ile görüşüp, onlara ABD'nin bölge konsepti ile uyumlu bir iktidar olacaklarının güvencesini verdi. ABD'deki en etkin Yahudi lobileriyle görüşmeyi de ihmal etmeyen Erdoğan, onlara İsrail'e dostluk mesajı verdi. Gençlik yılları "İsrail siyonizmi"nin protesto edildiği eylemlerle geçen "Milli Görüş" geleneğinin temsilcileri olarak bunları söylemiş olmaları az şey değildi.

5- Ülkede giderek artan işsizlik ve derinleşen yolsuzluğa karşı, halkın bu konudaki taleplerine yanıt olacağını vaat eden AKP, bunu afişlerine ve seçim çalışmalarına da yansıttı.

6- IMF programlarının arka arkaya iflas etmesi sonucunda yaşanan ekonomik krizlerin, bu programların itibarını halkın gözünde iyice düşürdüğünü fark eden AKP kurmayları, halkın bu tepkisini yedeklemek için seçim öncesi söylemlerinde IMF'ye eleştiriler yönelltiler ama onu karşısına alıp, hakim güç odaklarını ürkütmek gibi bir noktaya düşmemeye de özen gösterdiler.

Aslında bu yönüyle AKP'nin programının ve söyleminin onu küreselleşmenin en renksiz partisi kıldığını, kendisini, bir ölçüde İslamcı, ama aslolarak da laik ve batıcı, yoksullukla mücadeleye önem veren, ama liberal ve IMF'yi reddetmeyen, sivilleşmeden ve demokratikleşmeden yana, ama Genelkurmay'a da karşı değil ve rejimin hassas olduğu Kürt sorunu gibi konularda radikal söylemler kullanmayacak düzeyde de "milliyetçi", ama MHP ve BBP gibi kamplaştırıcı bir milliyetçiliğe de karşı...

Bir de buna, Recep Tayyip Erdoğan'ın başarılı sayılan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminin doğurduğu, "İstanbul'u yöneten Türkiye'yi de yönetir" türünden bir yargının yarattığı etkiyi de eklemeliyiz.

Dolayısıyla, AKP 3 Kasım seçimlerine gelinirken, sadece kendisinin "güvenilir bir sistem partisi" olduğuna sisteme hükmeden iç ve dış odakları inandırmak için uğraşmadı, hem de, kendisinden önce ülkeyi yöneden sermaye partilerine halkın duyduğu öfkeyi de kendisine desteğe dönüştürmek için, halk içinde sürekli kıldığı çalışmayla halka "ben diğer sistem partilerinden farklı olarak, senin güvenebileceğin bir alternatifi temsil ediyorum" dedi. Ortaya çıkan sonuç, bunda azımsanmayacak ölçüde başarılı olduğunu da gösteriyor.

"HALK ÇOCUĞU" ECEVİT AŞAĞI, BURJUVAZİNİN "HARBİ ÇOCUĞU"

UZAN YUKARI

Genç Parti gerçeği ise, 3 Kasım seçimlerinin herhalde en ilginç siyasi fenomeni olarak anılacak. Türkiye'nin, daha önce kirli çamaşırlarıyla gündemden düşmeyen bir patron olan Cem Uzan, belki kırk çeşit vergilerle soyup soğana çevirdiği epey bir Telsim abonesinin de desteğini alarak, yeni kurulan ve birçok yerde doğru dürüst örgütlenmesi bile olmayan bir parti için zafer sayılabilecek bir sonuç aldı. Genç Parti'yi bu düzeyde başarılı kılan temel etkenler olarak da, halkın taleplerine, halkın anlayacağı en yalın dille ve başarılı sayılabilecek yalın ve etkili sloganlarla karşılık vermesi oldu. Uzan bunu, elinde bulundurduğu ciddi orandaki medya potansiyelini sürekli ve sistemli kullanarak kısa bir süre de yaygınlaştırmayı da başardı. IMF'ye açıktan tavır alan ulusalcı bir söylem kullanan Uzan'ın bu tutumu, soldan bakınca siyasal bir gerçeklik olarak Hitler'in Nasyonal Sosyalizm ile eşleştirilebilir ama, bunun halktaki yansıması bu düzeyde teorik değil, son decere pratik bir karşılık buldu. Adam, ülkeyi soyup soğana çeviren IMF'ye demediğini bırakmıyor ve bununla da sınırlı kalmayıp, diğer sermaye partilerinin Amerika'ya açıktan destek verdiği Irak'a savaş hazırlığına da, "Bu savaş asıl Türkiye'ye karşı" diyerek karşı çıkıyordu. Nereden bakılırsa bakılsın, halka yansıyan haliyle son derece "delikanlı" bir tavır olarak kendisini gösteren bu tutum, büyük kentlerin varoşlarında MHP'nin altını oyan ve onunla birlikte daha önce DSP'ye de kayan oylardan azımsanmayacak bir bölümünün Uzan'ın Genç Partisi'nin arkasında toplanmasında belirleyici oldu.

Milliyetçi tabanın genç lümpen kesimleri Uzan'ı sevmişti. Ama herhalde yalnızca onlar da değil.

Ülkeyi satanlara karşı "ülkesine ve ülke insanına sahip çıkan, paraya da doymuş olan, dolayısla yolsuzluk yapmaya ihtiyacı da zaten olmayan bir lider imajı, burjuva siyasetin bunca kirlenmişliğinin de sağladığı avantajla güven verici oldu. Yerli arabaya binen ve adı yolsuzluklara karışmamış olan, '80 öncesinin "Karaoğlan"ı -Demirel'in, o halk çocuğu da biz ne çocuğuyuz diye kıskanarak polemik yaptığı Ecevit imajı da unutulmamalı- barajın dibine gömülürken, bu kez ondan kesilen umut, "harbi" görüntüsüyle halkın Robin Hood'u gibi sahne alan bir burjuva çocuğuna bağlanmıştı. Seçim sonuçlarını öğrendiğinde, kendilerini halka anlatamamış olduklarından yakınan Ecevit'in, anlayamadığı yeni gerçek de bundan başkası değildi.

CHP'nin yüzde 19.39'luk oy oranı ile ikinci parti olarak Meclis'e girmesinde, bir önceki seçimin birinci partisi DSP'nin yüzde 1.21'lik oranı ile barajın dibine çakılması kuşkusuz belirleyici öneme sahipti. İkinci bir etki olaraksa, AKP'nin tek başına iktidar olması ihtimalinin önünü kesmek ve tıpkı Amerikan sisteminde olduğu gibi onu dengelemek için, CHP, Türkiye'nin en çok tiraja ve TÜSİAD gibi en büyük patron örgütünün desteğine sahip medya organları tarafından özenle parlatıldı. Ancak ona rağmen, DSP'deki düşüşün oranına bakıldığında, CHP'nin, kendisine en çok şans tanınan "sol" parti olarak artış sağladığı değil, aslında bir düşüş yaşadığından bile söz edilebilir. Siyasette 2 kere 2 her zaman 4 etmiyor.

BİR UMUT VE ÖĞRETİCİ BİR DENEYİM: EMEK, BARIŞ, DEMOKRASİ BLOĞU

HADEP, EMEP, SDP'nin oluşturduğu ve ardından irili ufaklı bir dizi örgüt ve çevrenin de yer aldığı -ÖDP dışında hemen hemen ÖDP'den ayrılan bütün gruplar bu Blok'ta yer almıştı. Her ne kadar ÖDP ve SHP'nin bu ortaklıkta yer almamış olmasının bu Blok'un yaratacağı sinerjiyi sınırladığı değerlendirmeleri yapılmış da olsa Emek, Barış, Demokrasi Bloğu'nun oluşumu bu haliyle, hem muhalif kesimler, hem de küçümsenmeyecek düzeyde bir halk kesimi açısından bir umut olmuştu. Bu açıdan bakıldığında 3 Kasım seçimlerine DEHAP çatısı altında giren Blok bileşenlerinin seçim sonucunda aldıkları oyun 6.22'de kalmış olması, bloğu oluşturan parti ve siyasi çevrelerin tabanların da değişik düzeylerde de olsa hayal kırıklığı yarattı.

Bu hayal kırıklığını yaratan etkenler bakımından, Blok içinde yer alan parti ve güçler farklı farklı değerlendirmeler yaptılar. Kimi çok spekülatif sonuçlara da varan bu değerlendirmelerden ziyade, bundan daha önemli olan değerlendirme kuşkusuz, halkın Meclis'teki tüm partileri alaşağı ederek barajın altına çektiği ve Genç Parti gibi bir partiye bile yüzde 7.2'lik bir "güven" tanıdığı bir ortamda, Emek, Barış, Demokrasi Bloğu neden barajı aşarak, kendisini Meclis'e taşıyacak düzeyde bir oy alamamıştı.

Bunun nedenleri arasında, blok bileşenlerinin* daha sonra kendi örgütsel değerlendirmelerinde de bir çoğunda ortaklaşmış olduğu şu etkenleri sayabiliriz:

1- Bloğu oluşturan partilerin çıkardığı seçim bildirgesi, IMF karşıtlığı, Irak'a bir Amerikan saldırısına karşı olma ve Kürt sorunu başta olmak üzere Türkiye'nin demokratikleşmesi yönündeki talepleri içeren üç temel ayak üzerine oturuyordu. Bloğu, seçime giren diğer tüm partilerden ayıran bu bildirgenin avantajı kullanılamadı. DEHAP, IMF karşıtlığını Genç Parti ile karşılaştırıldığında onu aşan bir karşıtlık düzeyine yükseltemedi.

2- İş, ekmek, eğitim ve sağlığa ilişkin talepler sadece sayılıp geçildi ve emekçiler de, diğer partilerden farklı olarak bu sorunları çözeceği en temel sorunlar arasında gördüğüne dair bir güven oluşturulamadı.

3- Ülkenin batısındaki emekçiler arasında Kürt-Türk kardeşliğinin tartışmaya açılması önemliydi. Ama bunun yanında, birer birer işyerlerinde, somut bir çalışma yapılmaması, bunun üstüne yeterince gidilmemesi, işyerlerinde, alanlarda bu tartışmayı sürdüren yeterli bir ajitasyon yürütülmemesi, adayların seçim çalışmalarında IMF ve savaş karşıtlığı gibi temel noktaları, ortak ve sistemli bir biçimde dile getirmemiş olmaları gerçeği ile de birleşince, bloğun kimliği genel olarak "Kürt bloğu" olarak yansıdı.

4- Bilinen ve çoğu zaten DEHAP'a oy verecek olan kişilere gidilerek, tabiri caizse; vakit öldürmek genel bir tutumdu. Kürtlerin Kürtlere, Türklerin Türklere giderek DEHAP'a oy vermesi için çalışma önceden kabul edilmiş, tartışılmaz bir gerçek gibiydi. Bu sınırlar, nadiren ve ancak seçimin son 10 gününde aşılabildi.

5- Bloğun adayları ve partileri kimi iller dışında yerel sorunları genel seçim malzemesi haline getirerek değerlendiremediler. Tersine, her yerde en genel sorunlar, IMF'yi, savaşı, demokrasinin sorunlarını sıralamakla yetinildi. Yerel sorunlardan kalkarak genele giden bir ajitasyon imkânı pek değerlendirilemedi. Oysa seçimler bunun için çok önemli bir fırsat sunuyordu. Vatandaşın kendi sorunlarının aslında tüm ülkenin, tüm halkın sorunlarının bir parçası olduğu da ancak böyle anlatılabilirdi.

6- Dönemin Yargıtay Başsavcısı Sabih Kanadoğlu ile Anayasa Mahkemesi'nin, DEHAP'ın yeterli örgütlenmeyi yapmamış olduğu iddiası ile seçimlere katılamayacağı yönündeki girişimlerinin, seçimlere kısa bir süre kalıncaya kadar açıklanmamış olması da, DEHAP'ı geniş yığınlar gözünde seçime girip giremeyeceği bile henüz kesin olmayan, girip barajı aşarak Meclis'e girmesi durumunda da muhtemelen daha önce başka örnekleri de görüldüğü gibi çalıştırılmayacak olan bir parti konumuna soktu. Bu durumun, DEHAP'a gelmesi muhtemel oyların bir kısmının sırf bu nedenle CHP'ye kaymasına neden olduğunu söyleyebiliriz. Ancak, barajın aşılamamasını, yargı kurumları aracılığıyla DEHAP üzerinde yaratılan olumsuz havanın yarattığı etki ile açıklamak elbette fazlasıyla subjektif bir değerlendirme olur. Bu etki, ancak diğer etkenlerle birlikte değerlendirilmelidir. Aslolan da, DEHAP'ın, bu mahkeme terörünü bile aşacak düzeyde halka kendisini anlatamamış olduğu gerçeğidir.

7- Seçim çalışması süresinin kısalığı, Blok'un henüz çok yeni bir oluşum olarak seçimlere girmesi ve Blok'u oluşturan güçlerinin propaganda aygıtları bakımından büyük medyanın desteğine sahip sermaye partilerine göre dezavantajlı bir konumda bulunduğu da diğer bir gerçektir. Blok bileşenleri, zaaflarını görseler de bu zaafları aşarak, halkta gerekli düzeyde bir güven oluşturacak zamanı bulamamışlardır. Elbette bu gerçek diğer bir gerçekle birlikte ele alınmalıdır. Siyaset, sistemli, sürekli ve örgütlü bir faaliyetin ardından başarıyı vaat etmektedir. Seçim sonuçları Blok'u oluşturan güçlerin tek tek kendi çalışmalarındaki bu zaafı da göstermiştir.

Tüm bunlarla birlikte, Emek, Barış, Demokrasi Bloğu, siyasette ortak ve birçok bakımdan da uyumlu sayılabilecek bir çalışma kültürü ortaya konulmuş olması bakımından küçümsenemeyecek bir deneyimdi. Siyasete, "iradenin iyimserliği" yerine "aklın karamsarlığı" ile bakanlar, seçim sonuçları ve Emek, Barış, Demokrasi Bloğu gerçeğini elbette farklı değerlendirebilirler. Ancak, siyasette "iradenin iyimserliği"nin aklın da motoru olduğu bilenler herhalde, barajın aşılmamasına takılmamak ve ortaya çıkan sonucu da sadece oya tahvil olarak düşünmemek üzerinde birleşeceklerdir. "Bu halk adam olmaz" diye düşünmeyi hâlâ siyasal kültüründen atamamış olan "solcularımız"ın, 3 Kasım seçimlerini kendilerini doğrulayan bir süreç olarak değerlendirmelerine şaşırmamak, ama bununla birlikte, 3 Kasım seçimlerinin sonuçlarını, Blok açısından "Zaaflarını aşıp, güçlenerek varlığını devam ettir" biçimindeki bir halk dersi olarak da görmek mümkündür. Başka bir dünyanın mümkün olduğuna inanlar, seçimler sonrasında da, halkın muhalefetinin temsilcisi olmak amacı ve umuduyla varlığını devam ettirme kararı alan Emek, Barış, Demokrasi Bloğu gerçeğini elbette, yıllar sonra daha farklı okuyacaklardır.

Dipnotlar:

* Burada Blok bileşenlerinden, bloğu oluşturan HADEP, EMEP ve SDP anlaşılmalı. Çünkü, ÖDP'den ayrılmış olan ve seçimler öncesinde Blok'a katılan hareket ve gruplardan bazıları, seçim sonuçları konusunda, Blok'un ana bileşenlerinden köklü farklılıklar içeren değerlendirmeler yaparak, desteklerini çektiklerini bildirdiler.

Almanak Bilgiler

  • Yazar: Fatih Polat
  • Yıl: 2002
  • Kurum: Evrensel Gazetesi Yazı İşleri Müdürü