ZİNCİRLERİNDEN BOŞANMIŞ BİR EMPERYALİZM DÖNEM

Almanak 2003*Yeni Dünya Düzeni, 1990'ların başında, "evrensel barış", "uluslar arasında adalet", "demokrasinin bütün dünyaya yayıldığı", "refahtan herkesin pay aldığı", başlıca çelişkileri çözülmüş bir dünya olarak tarif edildi.

* Yeni Dünya Düzeni'nin ekonomik temelinin; "serbest piyasa ekonomisi" olacağı gerekçesiyle; bu doğrultuda uluslar arası sermayenin tüm dünyada serbest dolaşımı önünde tüm engellerin kaldırılması için harekete geçildi. KİT'lerin ve kamu hizmetlerinin tümüyle özelleştirilip piyasaya açılması, eğitim, sağlık, iletişim, belediye hizmetleri, sosyal güvenlik başta olmak üzere tüm hizmetlerin piyasa koşullarında verilir hale getirilmesi, bütün ülkelere dayatıldı.

* Klasik serbest piyasacılık, neoliberalizmin emek düşmanı tutumuyla birleştirilerek, emeğin değer yaratmadığı; tek değer yaratan etkenin sermaye, üretici olanın sadece kapitalistler ve toprak sahipleri, işçilerin, tüm emekçilerin tüketici olduğu ilan edildi. İşçi sınıfının toplumun varlığı için zorunlu olmadığı, asıl devrimci sınıfın burjuvazi olduğu bir ideoloji düzeyine yükseltilerek emeğe, emeğin kazanımlarına karşı savaş ilan edildi. Emek mücadelesinin, sosyalizmin izlerinin kaldırılması için ekonomide, siyasette, idarede bir karşı reform kampanyası başlatıldı.

* Ekonomide, siyasette, idarede, ideolojik alanda girişilen yapılandırmaya "dünyanın serbest piyasa temelinde küreselleşme"si adını verdiler. Bu amaçla oluşturulan politikalara da "küreselleşme politikaları" denildi. Bu politikalarla varılacak amacın "herkesin çıkarına" olduğu ilan edildi.

 

* Yeni Dünya Düzeni'nin ilanı ve "küreselleşme politikaları"nın yaygınlaşmasıyla görüldü ki; küreselleşme; herkesin yararına değil, tam tersine en gelişmiş kapitalist ülkelerin ve kapitalizmin en gelişmiş güçlerinin tüm geri kalanlar üstündeki egemenlik stratejisidir. Başka bir söyleyişle Yeni Dünya Düzeni; iddia edilenin tam tersine, zincirlerinden boşanmış bir emperyalizm dönemi olarak gerçekleşmiştir.  

*Yeni Dünya Düzeni'nin savunucularına göre, dünyada hem devletler, hem tekeller olacak, bu tekeller ve devletler aralarında rekabet edecek, ama aynı zamanda emperyalist ülkelerle mazlum ülkeler, birer birer ülkelerdeki emekçi sınıflarla sömüren egemen sınıflar arasında çatışma unsurları azalacak, barış ve kardeşlik unsurları büyüyecek; demokrasi, refah yaygınlaşacak; adalet baştacı olacak! Bunun bir burjuva ütopyası olduğu geçen 15 yıl içinde herkes tarafından görüldü. Bu yüzden de, Yeni Dünya Düzeni'nin ilanından 10 yıl sonra ABD, 11 Eylül'ü bahane ederek; bu "barış", "adalet", "refah" çağını bitirerek; önümüzdeki 20-30, gerekirse 100 yılı "terörizme karşı savaş" dönemi olarak ilan etti.

* Toplam açısından bakıldığında uluslararası sermaye güçlerinin bu amaçlarını gerçekleştirmek için başvurdukları özelleştirme, taşeronlaştırma, esnek çalışmanın yaygınlaştırılması, eğitim, sağlık, belediye hizmetleri gibi başlıca hizmetlerin piyasa malı haline getirilmesi (parası ödenerek satın alınan hizmetler haline getirilmesi) gibi tüm reformlar (aslında karşı reform); "yeniden yapılandırmalar" vb. adındaki "sistemin yenilenmesi" adına girişilen tüm düzenlemeler, 200-300 yıllık işçi sınıfı mücadelesinin ve sosyalizmin insanlık tarihine vurduğu damganın silinmesi operasyonudur.

* Sistemin ekonomik temelinin "serbest piyasacılık" olmasında bütün gelişmiş kapitalist ülkeler hemfikirdir. Ama; ikinci konuda yani dünyanın devasa büyüyen pastasından kimlerin nasıl pay alacağı konusunda ise her bir gelişmiş ülkenin kendi hesapları vardı. Özellikle ABD, bir yandan dünyanın bugüne gelmesinde en büyük rolü oynadığını düşünerek pastadan da en büyük payı almasını, kendisinin en büyük, "tek patron" olduğunu diğerlerinin de kabul etmesini istiyordu. Ama ilan edilen; "demokrasi", "barış" "adalet" gibi Yeni Dünya Düzeni ilkeleri, ABD'nin kendi çıkarlarını ve isteklerini dayatmasını önlüyordu. Bu yüzden de 11 Eylül'e kadar gelen süreçte ABD, hem Yeni Dünya Düzeni'ni savundu hem de kendisini bütün anlaşma ve ilkelerin üstünde tuttu.

ÇATIŞMALARIN SAVAŞ ETKENLERİNİN YÜKSELDİĞİ BİR DÜNYA

* Yeni Dünya Düzeni'nin ilanının üstünden daha 10 yıl bile geçmeden görüldü ki; bir yandan piyasa ekonomisi öte yandan uluslar arası "adalet"in, "barış"ın, "refah"ın yaygınlaşması bir yana; "eski dünya" bile aranır oldu. Yoksul ve zengin ülkeler arasındaki uçurum katlanırken birer birer ülkelerde işçi sınıfı ile burjuvazi, emekçilerle egemen sınıflar arasındaki uçurum büyüdü. Çelişkiler sertleşti; çatışmalar, iç karışıklıklar Afrika'dan, Uzak Asya'dan Avrupa'nın ortasına kadar taşındı. Bu aynı zamanda kapitalist ülkeler arasındaki rekabeti de büyüttü; AB ile ABD, Rusya ile ABD arasındaki çelişmeleri de hızla büyüterek onları açıkça birbirine karşı kamplaşmaya itti.

* Amerika ve uluslararası sermayenin en saldırgan kesimi; böyle bir dünyada, çatışma ve gerilimlerin böylesi arttığı bir dünyada egemenliğini barışçı yollardan sürdürmenin mümkün olmadığı gerçeğinden kalkarak; silahların öne çıktığı; asayişin, silah ve şiddetle sağlandığı bir stratejiyi legalleştirmek için 11 Eylül'de ABD'ye yapılan saldırıyı fırsat bildi. Artık Yeni Dünya Düzeni; barışın, demokrasinin, adaletin değil ama "terörizme karşı mücadele"nin, "terörizme, terörist devletlere karşı savaşların dünyası" olacaktır. Bu dünyada her ülke; safını, "ya ABD'den ya da terörizmden yana" olarak belirleyecektir. Yeni Dünya Düzeni'in yeni tarifi artık böyledir.

* Afganistan'a bu koşullarda saldırıldı. Ama Afganistan, sadece başlangıçtı. Asıl hedef; Ortadoğu idi. Çünkü, ABD'nin en azından 80'lerden beri Ortadoğu merkezli, Orta Asya ve Kafkasları da kapsayan bir müdahale planı olduğu biliniyordu. Bu yüzden de, 11 Eylül'ün üstünden bir gün bile geçmeden Bush ve ekibi; düşmanın İslam Dünyası olduğunu, bir "Medeniyetler Savaşı" dönemine girildiğini, bu teröristlere ve teröristlere destek veren ülkelere karşı bir "Haçlı Seferi"ne çıkılacağını ilan etti.

* Medeniyetler Savaşı, önce açıkça bir "Haçlı Seferi" olarak ilan edildi. Ama bunun tüm İslam Dünyası'nı karşısında birleştirmek olacağı anlaşılınca hamle yenilendi; "Ilımlı İslam", "Radikal İslam" ayrımına gidilerek; Amerika'nın çıkarlarıyla uzlaşan her mezhep, her tarikat, dini görüşleri aşırı da olsa "Ilımlı İslam" (Amerikancı İslam demek daha doğru) sayılarak; İslam ülkelerindeki Amerikan işbirlikçileriyle ittifak öne çıkarıldı. Ama Hıristiyanlığın "meczup" bir yorumu olan Avengelistliğe bağlı olan Bush ve ekibinin fikrinde; en azından Reagan'dan beri; İslam'a karşı Hıristiyan-Yahudi uygarlığının değerleri adına bir "Haçlı Seferi" açma fikri vardır. Bu fikir Bağdat'ın yağmasında, Filistin'deki soykırımda açıkça ortaya çıktı. Medeniyetler Savaşı fikri, Amerikan tekellerinin çıkarlarına hizmet ettiği, en gerici çevreleri birleştirdiği ölçüde kullanılmakta perva gösterilmeyecek bir tutum olarak Amerikan politikasının bir unsuru olmuştur.

IRAK'IN İŞGALİ ABD'NİN RAKİPLERİNE KARŞI BİR MEYDAN OKUMAYDI

* Irak'ın işgali ABD'nin; BM yasalarına, kararlarına ve uluslar arası geleneklere açıkça meydan okuması olarak gerçekleşti. Almanya, Fransa ve Rusya ile ABD; böylesi önemli ilkeler üstünden ilk kez açıkça polemiğe giriştiler; birbirlerini düşmanlara karşı kullanılacak sıfatlarla suçladılar. Çünkü, Irak'ın işgali bir Ortadoğu ülkesini işgal, bir ülkeye "uluslararası temayüllere aykırı" asker çıkarma ya da bölgede asayişi sağlamakla sınırlı bir askeri harekât değildi. Tersine öncelikle Avrupa'nın, Japonya'nın, Çin'in boğazını sıkmak; Rusya'nın "Arka Bahçesi"ne tohum ekmek anlamına geliyordu. Bunu bütün diğer ülkeler de böyle algıladılar.

* ABD Irak'ı işgal ederek, Ortadoğu, Kafkasya ve Orta Asya'daki dünya petrol ve doğalgaz rezervlerinin en önemli bölümünü ele geçirme hamlesi yapmıştır. Aynı zamanda Avrupa, Çin ve Japonya'nın enerji yollarını denetler duruma da gelmeyi hedeflemektedir. 

* Ortaya çıkan tablo; bir dünya savaşı saflaşmasına çok benzemektedir. Taraflardan ABD'nin karşısında olanlar henüz arkalarında ABD'ye meydan okuyacak bir birlik ve gücü bir araya getirememiştir. Ama Rusya'nın geleneksel askeri gücü ile AB'nin ekonomik-stratejik gücünün birleşmesinin, Çin ve Japonya'nın saflarını belirlemesini kolaylaştıracağı apaçıktır. Bu aynı zamanda, ABD karşısında çok güçlü bir odağın oluşmasıdır ve şimdiden ortaya çıkan alametler gelişmenin bu doğrultuda seyredeceğini göstermektedir.

BOP, AMERİKA'NIN YENİ EGEMENLİK STRATEJİSİDİR

* Amerikan-İngiliz Bloku, Irak'ta ummadığı bir direnişle karşılaşmış ve işgalin 1. yılı işgalciler için bir kâbus olarak sona ermiştir. ABD ve İngiltere, saplandığı bataktan çıkmak için; işgale başlarken çiğneyip geçtiği BM Güvenlik Konseyi'ni devreye sokmak için harekete geçerken, Almanya ve Fransa'yı suç ortaklığına çekmek ve işgali tecritten kurtarmak ve diğer ülkelerin Irak'a asker göndermesini kolaylaştırmak için NATO'nun işgali resmen onaylaması ve işgale destek vermesi için manevralara girişmiştir.

* NATO'nun görevinin ve görev alanının yeniden belirlenmesi ve Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) işte gidişatın bu aşamasında gündeme getirilmiştir.

Böylece ABD;

1-) En azından SB'nin tarih sahnesinden çekilmesinden sonra varlık temeli ortadan kalkmış olan NATO'ya yeni bir görev alanı açarak NATO'nun askeri gücünü yeni dünya egemenliği stratejisine bağlamayı,

2-) Kendisine karşı bir konuma geçen Fransa, Almanya gibi ülkeleri de kendisine yeniden bağlarken, onları Rusya ile de karşı karşıya getirmeyi amaçlamaktadır.

* ABD, NATO'nun İstanbul zirvesini; tanımlanmış NATO'nun çok ilerisinde görevlerle yükümlendirmeyi amaçlamıştır. G-8 zirvesini ve İKÖ zirvesini de bu amacına hizmet edecek biçimde kullanmaya çalışmıştır. Ancak; İstanbul zirvesi NATO'nun görev ve yetkilerinin yenilenmesi kadar NATO içindeki çatlağı büyütecek unsurları da tartıştırmış ve gözler önüne sermiştir.

AMERİKA KENDİ ESERİ OLAN BİR DÜZENİ BOP İÇİN BAHANE OLARAK KULLANMAKTADIR

* BOP; Fas'tan Çin sınırına kadar olan İslam dünyasını kapsayan bir coğrafi alanda; uluslararası sermayenin dolaşımı önündeki tüm engelleri kaldırmayı amaçlayan ama bundan da önemlisi, bütün dünyada Amerikan egemenliğinin pekiştirilmesini hedef edinen bir Amerikan planıdır.

* AB ülkeleri; bu geniş coğrafyada, uluslararası sermayenin serbest dolaşımını engelleyen şeylerin kaldırılması, bu ülkelerde serbest piyasa egemenliği için ABD ile hemfikirdirler. Ama AB ülkeleri, Amerika'nın bölgeye müdahale biçimine, kendilerini dışlayacağı için karşı çıkmaktadırlar. Bunun da ötesinde bu ülkeler, bölgenin stratejik konumunun Amerika tarafından, kendilerine karşı kullanılabileceği kaygısıyla, ABD'nin bölgenin stratejik olanaklarını tek başına kullanmasına da karşı çıkmaktadırlar.

* ABD, BOP'un bölgenin kronikleşmiş sorunlarını çözeceğini, dolayısıyla Amerika'nın çıkarlarına değil ama dolaysız olarak bölge ülke ve halklarının çıkarlarına olduğunu; bölgeye özgürlük, demokrasi, refah, barış... getireceğini iddia etmektedir. Tıpkı Yeni Dünya Düzeni'nin '90'ların başında ütopik tanımlamasında olduğu gibi.

ABD, BOP'un şu kronikleşmiş sorunları çözeceğini iddia etmektedir:

1-) Filistin-İsrail çatışması

2-) Kürt sorunu

3-) Pek çok ülkedeki diktatörlükler sorunu

4-) İslam dünyasındaki yoksulluk sorunu

5-) Eğitim, sağlık, sosyal güvenlik ile kadın hakları, insan hakları, kişisel özgürlükler gibi sorunlar.

* Ancak burada Amerika ve ortağı İngiltere'nin iki büyük sorunu vardır:

1-) BOP'un gerekçesi gösterilen şeyler Irak'ın işgalinin de gerekçeleriydi. Ve Irak'ta olup bitenler de herkesin gözlerinin önündedir. Irak'a özgürlük, demokrasi, insan hakları, refah getireceği iddiasıyla Irak'ı işgal eden İngiliz-Amerikan kuvvetleri, Irak'a yıkım, yağma, işkence, kan, gözyaşı, açlık, yoksulluk, yasa tanımazlık getirmiş; eğitim ve sağlık sistemi çökertilmiş, insanlığın binlerce yıllık kültür mirası yok edilmiştir. Bu yüzden de, Amerika ile geçmişte işbirliği içinde olmuş çevrelerin önemli bir bölümü bile, Irak'ta olanları gördükten sonra, BOP'la ilgili Amerikan söylemine inanmamaktadır.

2-) BOP için gerekçe gösterilen Filistin sorunu, bir servet denizi içinde halk yığınlarının açlık ve yoksullukla boğuşması, demokrasisizliğin kol gezmesi, halkların birbirini boğazlaması, kanlı diktatörlükler... bütün bu kronik problemler, ABD ve İngiltere başta olmak üzere emperyalist ülkelerin bu ülkelerdeki müdahalelerinin sonuçlarıdır.

BOP'UN 'EKSEN ÜLKESİ' TÜRKİYE OLMADAN BOP OLMAZ

* ABD, BOP'a inandırıcılık kazandırmak için AB ülkelerini, ve Türkiye başta olmak üzere kendisiyle yakın ilişkideki İslam ülkelerinin yönetimlerini de yanına alarak hem gücünü hem de inandırıcılığını artırmayı amaçlamaktadır. "Ilımlı İslam" kavramı burda, İslam dünyasındaki Amerikancılara İslam temeli kazandırmak üzere icat etmiştir (geliştirilmiştir). Böylece ABD, İslam dünyasını böldüğü gibi, "Medeniyetler Savaşı" amacını da maskelemeyi amaçlamaktadır. ABD, bu amaçlarını gerçekleştirmek için İslam dünyası içinde Türkiye'ye, "Truva Atı" rolü vermek istemektedir.

* BOP'a katılmak isteyen ve katılmaya karşı çıkan AB ve çeşitli İslam ülkeleri için birçok şey söylenebilirse de; Türkiye'nin BOP'taki rolü belirleyici önemdedir. Bu yüzden BOP'la ilgili ABD Kongresi'ne sunulan yasa tasarısında Türkiye'nin "BOP'un eksen ülkesi" olduğuna (olması gerektiğine) vurgu yapılmaktadır.

* BOP'un ortaya çıkan amaçları, İslam ülkelerinde yürütülecek olan "yeniden yapılandırma"nın boyutları gözönüne alındığında şu rahatlıkla söylenebilir: Türkiye olmadan BOP olmaz; Olursa da, amaçlarını gerçekleştiremez!

Çünkü Türkiye, BOP'a girmekle ABD'ye şunları gümüş tepsi içinde sunmuş olacaktır:

1-) Türkiye "Ilımlı İslam ülkesi modeli" olarak gösterilecektir.

2-) Türkiye bölgenin en büyük ekonomik, siyasi, askeri gücü olarak, bu gücü Amerika'nın hizmetine sunmuş olacaktır.

3-) 50 yılı aşkın süredir Amerika'ya sadakatle bağlı bir ülke olarak Amerika'nın bölgeye müdahalelerini cesaretlendirecektir.

4-) Türk ve Amerikan orduları arasında tahminlerin ötesinde bir "özel ilişki" vardır ve bu ilişki; siyasiler arasında kriz çıktığında bile kesilmeyen ve siyasileri de baskı altına alarak sorunları çözmeye zorlayacak kadar yakındır. Dahası Türk Ordusu eğitim, lojistik, silah teknolojisi bakımından da Amerika'ya ondan kopmayı göze alamayacak kadar bağlanmıştır. Dolayısıyla bu devasa güç BOP'a katılan Türkiye'nin ABD'ye sunduğu büyük bir olanak olacaktır. 

5-) Fethullahçılar, Işıkçılar, Adnan Hocacılar gibi liberal piyasacı, büyük sermaye güçlerine dayanan tarikatlar vardır. Bu tarikatlar merkezlerini bile ABD'ye taşımışlardır. Bunların ellerinde sadece sermaye gücü değil, İslam ülkelerinde faaliyet gösteren her kademeden yüzlerce okul, radyo ve TV istasyonu, binlerce misyoner vardır ve BOP'la birlikte bu, Amerika'nın emrine amade hazır bir ordu demektir.

6-) Onbinlerce imam hatip mezunu işsiz ve yoksul genç; din eğitimi almış, İslam ülkelerine açılacak bir seferde ABD'nin kullanımı için büyük bir hazır kaynak mahiyetindedir. AKP iktidarı "köprü" olduğunda (bunların üstünde AKP'nin etkisi önemlidir), bu gençlerin BOP'un önemli bir dayanağı olacağından kuşku duyulamaz. 

7-) Emperyal hayallerle beslenen bir orta sınıf ve sürekli krizlerle boğuşan bir ekonomi var. Bu ekonominin açgözlü yeni yetme bir burjuvazisi, her sıkıştıklarında gözlerini Musul-Kerkük petrollerine Türki cumhuriyetlerin zenginliklerine dikmekte; bölgeyi kendilerine "vaat edilmiş" ülkeler olarak görmektedirler. Küçük girişimlerle bu duyguların canlandırılabileceğini ABD herkesten iyi bilmekte; bu yüzden de Türkiye'ye ayrıcalıklar, "ortaklık" vaat etmektedir. Çünkü böylece bu hayaller canlanacak, ABD'nin bölgeye müdahalesi için etkin bir dayanak elde edilecektir.  

9-) İktidarda bulunan AKP Hükümeti, Türkiye'de gelmiş geçmiş en Amerikancı hükümetlerden birisi olarak, Amerikan stratejisine bağlanmakta çok hevesli olduğunu göstermiştir. AKP'nin iktidarda olması elbette, Türkiye'nin yukarıda sözü edilen bütün olanakları, olanak olmaktan çıkarıp gerçeğe dönüştürmede belirleyici öneme sahiptir.

*Bütün bu "tablo"dan da anlaşılmaktadır ki; Türkiye olmadan BOP'un amaçlarına ulaşması imkânsızdır. Bundan şu iki sonuç çıkar:

1-) AKP Hükümeti; Tükiye'yi BOP'a katarsa, Amerika'nın dünya egemenliği için Ortadoğu'ya müdahalesinde belirleyici bir olanak sunarak, onun bütün cinayetlerinin suç ortağı olacaktır.

2-) Bu durum Türkiye'nin antiemperyalist, ilerici, devrimci, demokrat, sosyalist güçlerine, her milliyetten halkına BOP'u, yani bütün bir dünyanın Amerika'nın egemenliğine karşı mücadelesinde ön cephede mücadele görevini yüklemektedir. Bu yüzden de eğer Türkiye'nin antiemperyalist güçleri, Türkiye'nin BOP'a girmesini önleyebilirse, sadece Ortadoğu halklarına değil tüm insanlığa da büyük bir hizmette bulunmuş olacaklardır. Yok eğer antiemperyalist güçler, Türkiye'nin BOP'a girmesini önleyemezlerse de sorumlulukları ağırlaşmış olacaktır.

* NATO'nun BOP'un silahlı gücüne dönüştürülmesi ve BOP'un Ortadoğu'ya müdahalesinin önlenmesi mücadelesi, ABD'nin ve her ülkedeki işbirlikçilerinin dünya egemenliği mücadelesini başarısızlığa uğratma mücadelesidir. Bu yüzden de günümüzde NATO'ya, BOP'a karşı mücadele; emperyalizmin mazlum ülkelere karşı açtığı savaşa karşı mücadele olduğu kadar küreselleştirme politikalarına, emeğin kazanımlarının ortadan kaldırılmasına karşı mücadele de demektir. Bu yüzden sendikalar, emek örgütleri, işçi ve emekçi yığınları BOP'a, NATO'ya karşı mücadeleyi, kendi alanları dışında, diplomasinin, aydınların, politikanın sorunu olarak göremezler. Çünkü NATO'yla, BOP'la ilgili amaçlar başarısızlığa uğratılamazsa, emeğin, işçi sınıfının kazanılmış hakları konusunda; serbest piyasacılığın başarısızlığa uğratılması da olanaklı olamaz. Ya da tersi; eğer ekonomide, siyasette, idarede yapılan "karşı reform"a karşı mücadele edilemezse, NATO, BOP çerçevesinde ifade edilen emperyalist hedefler konusunda da ABD ve işbirlikçilerinin yenilgiye uğratılması çok güçtür.

TÜM ANTİEMPERYALİST GÜÇLERİN, DEMOKRASİ VE EMEK GÜÇLERİNİN  ORTAK MÜCADELESİ VAZGEÇİLMEZDİR

* NATO'ya, BOP'a karşı mücadele; NATO zirvesi sona erince bitecek ya da BOP'un şöyle ya da böyle olmasıyla sona erecek mücadeleler değildir. Tersine, emperyalizme karşı mücadele, Türkiye'nin ilerici, antiemperyalist, demokratik güçlerinin sorumluluğu; uluslararası planda, emperyalizmin amaçlarının başarısızlığa uğratılması, Türkiye'de de Bağımsız ve demokratik bir Türkiye mücadelesinin merkezinde yer almak durumundadır.

Bu amaçla bugün; mücadelenin taleplerinin başlıca bileşenlerini şöyle ifade edebiliriz:

1-) Türkiye'nin demokratikleşmesi için mücadele: Kürt sorununun demokratik ve halkçı çözümü, Kürtlerin sadece kültürel değil siyasi haklarının da tanınması, genel bir afla, tüm siyasi tutukluların özgürlüklerinin iade edilmesi, işçi sınıfının ve halkın örgütlenme ve ifade özgürlüğü önündeki tüm engellerin kaldırılması, Basın Yasası'ndan Siyasi Partiler Yasası'na, TCK'dan çalışma yasalarına kadar tüm yasalardaki antidemokratik maddelerin iptal edilmesi mücadelesi. Türkiye'nin kendi içinde barışı sağlamadan, demokrasiyi gerçekleştirmeden emperyalizme karşı mücadelede halkı birleştirmesinin çok güç olduğu apaçık bir gerçektir.

2-) Bağımsız bir Türkiye için mücadele: Türkiye'nin ABD ve tüm emperyalist mihrakların baskısından kurtulması, komşu halklar ve bölge ülkeleriyle barış ve kardeşliği esas alan bir dış politika; halkların kendi kaderlerini tayin hakkı temelinde tüm mazlum ülkelerle dostluk. Türkiye'nin NATO'dan çıkması, BOP gibi emperyalist planlara hayır denmesi için mücadele. Bu mücadele olmadan, bu doğrultuda adımlar atmadan egemenlerin demokratikleşme konusundaki dirençlerini kırmak, onların AB'ye endekslenen "demokrasicilik oyununu" bozmak olanaklı değildir.

3-) Laisizm sorununu çözmek için mücadele: Laisizmin din ve vicdan özgürlüğü temelinde bir sonuca kavuşturulması; dinin siyasi amaçlar için istismarının temellerinin ortadan kaldırılması, emperyalistlerin ve işbirlikçilerinin, egemen sınıf hükümetlerinin dini; halkı bölme ve provokatif politikaların aleti etmelerine fırsat vermeyecek bir laisizm için mücadele.

4-) İşçi sınıfı ve emeğin haklarının savunulması; neoliberalizmin emeğe, onun haklarına karşı açtığı savaşa karşı tüm demokrasi ve antiemperyalist güçlerin birliği daha önceki dönemlerde olmadığı kadar önem kazanmıştır. Bugün emeğin ve emekçilerin kazanılmış haklarını savunmak; emek mücadelesi üstündeki baskıyı kırmak, antiemperyalist mücadelenin, demokrasi mücadelesinin gözden ırak tutamayacağı bir unsur olduğu kadar, emek güçlerinin de demokrasi ve antiemperyalist mücadelesini kendi mücadele alanları olarak görmesini zorlamaktadır. Bu sadece genel bir saptama değil; mevcut somut talepler ve güçlerin mevzilenmesi bakımından pratik bir gerçektir de.

* ABD-İngiliz bloku, dünya egemenliğini pekiştirmek için Ortadoğu'yu müdahale alanı olarak seçmiş; bu amaçla somut bir plan olarak BOP'u bütün uluslararası platformlara ve bölge ülkelerine dayatmıştır. Türkiye'nin; bu planın "eksen ülkesi" olduğu şimdiden ilan edilmiştir ve AKP Hükümeti de bu görevi üslenmek için büyük bir heves göstermektedir. Türkiye'nin antiemperyalist güçleri, demokrasi ve emek güçleri bu planı bozmak için ülke içinde ve dışında harekete geçebilecek tüm güçleri birleştirerek; insanlığa karşı bir tuzak olan bu planı bozma yükümlülüğü ve elbette onurunu taşıma fırsatıyla karşı karşıyadır.

"Medeniyetler Savaşı" tezinin yıllar önce Huntigton'a CIA tarafından sipariş edildiği düşünülürse, tartışmanın bir entelektüel aşırılık olmadığı, Amerikan egemen sınıflarının en azından güçlü bir bölümünün böyle amaçlara sahip olduğu, Bush ve ekibinin de sıradan bir "meczuplar topluluğu" olmadığı bu politikanın sözcülüğünü yaptığı anlaşılır.

G-8 zirvesinde projenin adı Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi olarak değiştirilmiştir. Ama kolaylık açısından bu yazı boyunca bu projeden BOP olarak söz edeceğiz.

BOP'un ilk olarak İsrail tarafından tasarlandığı ve Amerika'da geliştirildiği de genel kabul görmektedir

Almanak Bilgiler

  • Yazar: Kurum
  • Yıl: 2003
  • Kurum: EMEP
Ara...

AYRINTILI ARAMA

  • Etiketler
  • Kategori
  • Yazar
  • Yıl

Üye Giriş