ORTADOĞU, TÜRKİYE VE KÜRTLER

Almanak 20032003 yılı boyunca ve ardından gelen 2004 yılında dünyanın ve içinde bulunduğumuz bölgenin en önemli gelişmeleri Irak’ın işgali, bu işgalin gerek emperyalistler ve gerekse bölge ülkelerinde yarattığı etki ve tepkiler oluşturmuştur. Bu nedenle son derece önemli olayların gerçekleştiği Ortadoğu coğrafyasında yaşayan sosyalistler olarak siyasal ve toplumsal hayatımızı derinden etkileyen bu gelişmelerden kaynaklanan olgular üzerinde durmak istiyoruz. Çünkü, bugün yüz yüze bulunduğumuz devrim ve sosyalizm mücadelesinin temel sorunları ve mücadele perspektifleri bu olgulardan kaynaklanmaktadır.

EMPERYALİZMİN YENİ DÖNEMİ

Emperyalizmin niteliği ve yeni dönemi üzerine söylenecek çok şey var. Ancak, bu yazımızın sınırlarını aşmadan birkaç noktanın altını çizmek gerekirse özetle şunlar söylenebilir. 

Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’nın yıkılmasından sonra ABD emperyalizmi, dünyanın yeniden paylaşımı mücadelesinde aslan payını koparmak amacıyla, daha önce attığı adımlara ek olarak ve özellikle 11 Eylül’den sonra “Önleyici Savaş” doktrini denilen yeni bir saldırganlık dönemi başlatmıştır. Buna göre ABD çıkarları açısından potansiyel tehlike gelişmeden işgal edilecek alana saldırmakta, dünün Komünizm tehdidine karşı korunma demagojisinin yerini şimdi artık “Terörizmin Engellenmesi” demagojisi almıştır.

Küresel egemenliğini pekiştirmeye çalışan ABD, üstün teknoloji ve muazzam askeri gücünün de etkisiyle askeri stratejilerini değiştirmiştir. Kara ve hava unsurlarının ileri teknolojik donanımıyla sağladıkları eşgüdüm, kısa süreli ve etkili savaş taktiklerini gündeme getirmiştir. İleri  teknolojilere dayalı balistik füze ve uzaya sıçrayan silahlanma yarışı olağanüstü boyutlara ulaşmış, nükleer, kimyasal ve biyolojik kitle imha silahlarının yaygınlaşmasının dayattığı yeni savaşlar bütün yerküreyi tehdit etmeye başlamıştır.

Bu evrede emperyalistler arasındaki çelişkiler derinleşmekte, bölgesel savaşlar giderek daha geniş çatışmalara yol açabilme potansiyeli taşımaktadır. Yakın bir gelecekte emperyalistler arası savaşa yol açabilecek büyük bir çatışma durumu görülmemekle birlikte, bu olasılık 21. yüzyılın ilk çeyreğinde bugünkünden daha fazladır. Bu süreçte, yeni bir dünya savaşına veya stratejik önemde bölgesel bir çatışmaya (Avrasya gibi) yol açacak yeni gelişmelerin olabileceğini şimdiden söylemek kehanet sayılmamaktadır.

Bu bağlamda, son 15 yılda yaşanılan dört bölgedeki savaşın (Körfez Savaşı, Yugoslavya’nın Parçalanma Savaşı, Afganistan’ın işgali ve son olarak Irak’ın işgali) ortaya çıkarttığı ulusal, sınıfsal, etnik, dinsel, kültürel ve insani sorunların bölgesel ve ulusal dengeler üzerinde önemli etkilerde bulunduğu; kaçınılmaz olarak dünyanın yeni savaşlara gebe olduğu; bu savaşlara karşı bölgesel ya da dünya çapında bir karşı cephe oluşturma gereğinin kendisini dayattığı vb. yeni bir döneme girilmiştir.

ABD’NİN AVRASYA STRATEJİLERİ

11 Eylül’den sonra başlayan Afganistan’ın işgalinin ardından Irak’ın işgali ve ardından  gündeme gelecek olan diğer ülkelere (İran, Suriye, Lübnan vb.) yönelik emperyalist saldırılar, ABD politikalarının temel dayanağı olan “Avrasya Stratejileri”nden kaynaklanmaktadır.

Çünkü, petrol, doğal gaz ve madenler bakımından dünyanın en büyük rezervlerine sahip olan Avrasya bölgesi, bu aşamada küresel stratejilerin ve çatışmaların odak noktasını oluşturmaktadır. Bu bölge, ulusal ve sınıfsal ayrışmaları, saflaşmaları, bölgesel ve yerel çatışmalarıyla bu yüzyılın karakterini belirleyebilecek potansiyellere sahiptir. Eğer yeni bir dünya savaşı çıkacaksa bunun alanının Avrasya  olacağı konusunda bütün stratejistler hemfikir görünmektedir.

Bu noktada ABD’nin Avrasya Stratejileri üzerine bazı vurgular yapmak gerekirse şunlar söylenebilir: Avrasya, dünyanın bilinen enerji rezervlerinin %65’i ile çok zengin petrol, doğal gaz ve maden kaynaklarına sahiptir. Mevcut üretim potansiyeliyle dünya gayrisafi hasılasının %60’ını üretmektedir. ABD’nin global stratejilerinin mimarı Brezinski’nin “21. yüzyılın en önemli stratejisinin Avrasya üzerinde kontrol kurmak olduğu” şeklindeki tezini benimseyen ABD, Avrasya’daki güç dengelerinde üstünlüğü elinde tutmak için her şeyi yapmaktadır. Bu amaçla bölge için özel bir askeri komutanlık kurmuş, okyanus ötesi silah, araç ve gereçlerinin büyük bir bölümünü buraya yığmış ve yeni savaşları da göze alan bir stratejiyi uygulamaya başlamıştır.

ABD’nin tek başına dünya enerji kaynaklarının %22’sini, dünya petrolünün %25’ini kullandığı, kendi petrol kaynaklarının giderek tükenmeye başladığı ve 2015 yılından itibaren dünyada petrol tüketiminin %50 oranında artarak daha da stratejik hale geleceği düşünüldüğünde, bu yeni stratejinin ne kadar hayati önemde olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü, ABD tek başına dünya enerji kaynaklarının %22’sini, dünya petrolünün de %25’ini kullanmaktadır. 2015 yılından itibaren dünyada petrol tüketimi de %50 oranında artacak daha stratejik hale gelecektir. Buna karşın ABD’nin kendi petrol kaynakları tükenmeye başlayacaktır. ABD’nin üretimini yavaşlattığı ve hatta durdurduğu, dahası gelecekte dünyadaki enerji tekelini ele geçirmek için Mars’ta bulunan helyum-33 izotopu denilen yeni bir enerji kaynağını elde etmeye çalıştığı bilinmektedir.    

Bu nedenle, çeşitli uluslararası platformlarda dünya çapındaki yeni saflaşmaları ve çatışma alanlarını barındıran ve “Avrasya Seçeneği” olarak dillendirilen senaryolar üretilmektedir. Türkiye-ABD-İsrail arasında oluşan stratejik ittifakın Pakistan, Mısır, Ürdün, Suudi Arabistan, Azerbaycan gibi ülkelerle genişletilmesine yol açacağı şeklinde öngörülerde bulunulmaktadır.

ORTADOĞU’NUN ARTAN ÖNEMİ

Geçen yüzyılın ikinci yarısında (özellikle 60-80’li yılarda) ulusal ve sınıfsal mücadelenin belli başlı merkezleri olarak dört bölgeden (Güneydoğu Asya, Güney Amerika, Afrika ve Ortadoğu) söz edilirdi. Bu bölgelerin ulusal ve sınıfsal potansiyelleri konusunda emperyalistlerin “Domino Teorisi”; anti-emperyalist ve anti-kapitalist güçlerin de “Devrimci Odak”, “Devrimci Çember” teorileri geliştirilmişti. Dünyadaki büyük güç dengeleri, bölgesel savaşlar ve stratejik ittifak politikaları bu tezler üzerinden şekillendirilmişti. Geçen yüzyılın en kanlı, en direngen mücadeleleri de bu bölgelerde gerçekleşmişti.

Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra değişen dünya dengeleri içinde buralardaki ulusal ve sınıfsal mücadelelerin konumu değişmişti. Ancak, diğer bölgelerin bilinen konumuna karşın, ulusal, sınıfsal, etnik, dinsel ve kültürel dinamikleriyle karmaşık bir fay hattı oluşturan Ortadoğu giderek artan önemiyle 21. yüzyılın başında ulusal ve sınıfsal mücadelelerin odak noktası haline gelmiştir. Özetlemek gerekirse, Filistin Sorunu, Kürt Ulusal Mücadelesi, Arap Kurtuluş Hareketleri, Siyasal İslam, Siyonizm vb. siyasal güçleri barındıran Ortadoğu, aynı zamanda ulusal ve sınıfsal dinamikleriyle devrim ve sosyalizm mücadelesi için yeni imkanlar yaratmaktadır.     

Bu nedenle ABD Avrasya Stratejilerini daha da geliştirerek Ortadoğu’yu da aşan ve Afrika, Akdeniz ve Kafkasya’yı da kapsayan daha büyük bir projeyi uygulamaya koymuştur.

BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİ 

ABD ulusal ve uluslar arası güvenlik stratejilerini önce kendisi 3-5 yıllık aralıklarda Ulusal Güvenlik Konseyi’nde (bizim MGK’nın model alındığı yapılanma) tek başına oluşturuyor. Ve hemen uygulamaya koyuyor. Sonra bunu NATO’nun zirve toplantılarında NATO Konsepti (İstanbul’daki NATO toplantısında imzalanan yeni Konsept, ABD’nin Avrasya Stratejilerinin NATO konsepti haline getirilmesiydi) haline getiriyor. NATO’ya bağlı ülkeler de buna bağlı olarak kendi ulusal güvenlik stratejilerini oluşturuyorlar. Diğer bağımlı ülkelerde ise ABD ikili anlaşmalar yoluyla bu stratejileri ya kabul ettiriyor ya da onlara bir şekilde dayatıyor. Bu bağlamda Türkiye yeni NATO Konsepti’ne göre önce Milli Askeri Stratejik Konsepti (MASK) ve ardından da gizli anayasa niteliğindeki Milli Güvenlik Siyaset Belgesi (MGSB)’ni hazırlayacak.

11 Eylül saldırısı ABD’nin İslami politikalarında önemli bir değişikliğe yol açtı. Geçmişte Sovyetler Birliğine karşı oluşturduğu “Yeşil Kuşak” stratejisi döneminde “besle kargayı oysun gözünü” misali sistemli bir şekilde eğittiği, her konuda desteklediği siyasal İslam kendisine karşı tutum almaya başlamıştı. İran Devrimi ile başlayan süreç Afganistan’da Taliban dönemiyle hızlanmış ve Bin Ladin olgusuna kadar varmıştı.  Bu nedenle ABD öncelikle İslam ülkelerindeki imajını ve bu ülkelerdeki baskı ve teröre dayalı yönetimleri süreç içinde dönüştürmeye başladı. Adına “ılımlı İslam” denilen bir stratejiyi uygulamaya koydu. Bu strateji, ulusal, sınıfsal, cinsel vb. çelişkileri de göz ardı edecek şekilde, esas olarak etnik, dinsel ve kültürel farklılıkları uyumlaştırmayı amaçlamaktadır. Bu bağlamda Irak’ta yapılan anayasa ve eyalet sistemi bir model oluşturmaktadır. Bu model aynı zamanda ABD’nin devlet ve hükümet sisteminin bir tür karikatürünü oluşturmaktadır.

Bu projede Türkiye’ye verilmek istenilen rol; gerek bölgedeki stratejik konumu ve gerekse ABD, NATO, AB vb. batı ile çok yönlü ilişkileri bakımından bir tür “merkez ülke” rolüdür. Bu rol bir tür model oluşturmayı gerektirmekte ve bu da yapısal bazı değişiklikleri öngörmektedir. Yani, etnik, dinsel, kültürel vb. çelişkilerin uyumlaştırılacağı “ılımlı İslam” uygulamalarıdır. 

Büyük Ortadoğu Projesi’nin mimarı Ronald Asmus’un şu sözleri asıl amacı daha net bir şekilde açıklıyor. Ronald Asmus şöyle diyor: 

“Batı Almanya, Doğu Avrupa’nın kapısında anahtar rejimdi, Türkiye de Büyük Ortadoğu’nun merkezinde aynı önemdedir... 11 Eylül’den sonra, bölgenin sorunlarının çağın en büyük stratejik tehdidi olduğu ve Batı’nın bu bölgeye yaklaşımını temelden gözden geçirmesi gerektiği doğrultusunda yeni bir ortak görüş var. Bölge sorunları, kapsadığı ülkeleri dengesizliğe sürüklemekle kalmıyor, Batı’ya karşı terörizm, toplu göç ve kitle imha silahları gibi büyüyen tehdit unsurlarını tetikliyor. Dünyanın en tehlikeli bölgesinin, aynı zamanda dünyanın en az özgür ve en az demokratik bölgesi olması rastlantı değil. 11 Eylül’ün ardından strateji uzmanları “nerede yanlış yaptık”ı tartışmaya başladılar; bölge halkları neden Amerika’ya karşı böylesine nefret besliyordu? Eski ABD politikasının başarısız olduğunu ve yeniden düzenlenmesi gerektiği sonucuna vardık.

 “Bizim amacımız var olan devletlerin bizi, birbirlerini ve yönetici olarak mimledikleri insanları tehdit etmelerini önleyecek bir dönüşüme girmelerine yardımcı olmaktır. İki hedefe odaklanmalıyız: Bu toplumlardaki olumlu değişim güçlerini kuvvetlendirmek ve bu tür değişimi kolaylaştıracak jeopolitik ortamı yaratmak. Bu yeni yaklaşım modeli ve strateji değişiminden potansiyel olarak Türkiye kadar yarar sağlayabilecek başka bir ülke düşünemiyorum.” 

KÜRTLER İÇİN YENİ GELİŞMELER

Körfez Savaşı’ndan sonraki en önemli gelişme Kürtlerin Irak’ta 36. paralelin kuzeyinde özerk bir yönetime kavuşmuş olmalarıdır. Irak’ın işgali ve ardından kurulan sömürgeci yönetim, Kürtler için önemli ve temel değişikliklere yol açabilecek bir süreç başlatmıştır. Irak savaşında Kürtlerin savaşın önemli unsurlarından biri olması, Kürt bölgelerinin ABD askerleri tarafından işgal edilmesi ve Kürtlerin yeni yönetimde görev üstlenmesi vb. gelişmeler, tüm bölge ülkeleri için yeni siyasal yönelimlere neden olabilecek bir boyut içermektedir.

Kürtler açısından bu yeni gelişmeler, kuşkusuz bir devrimle filan değil, ABD’nin desteğinde ve onunla işbirliği halindeki IKDP ve IKYB tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu aynı zamanda Körfez Savaşı’ndan sonra başlayan ABD-Kürt ittifakının yeni bir aşamasına tekabül etmektedir. Eğer bu işbirliği giderek stratejik bir ittifaka dönüşürse, Kürtler bölgede yeni roller üstlenecek ve bu da Ortadoğu’daki tüm dengeleri etkileyebilecektir.

Çünkü, bölgede dört ülkeyi doğrudan etkileyebilecek bir coğrafyayı kontrol etmeye başlayan Kürtler, kendi geleceklerini belirleyecek olanaklar yaratan bu yeni konjonktürde tarihsel rollerini oynamaktan kaçınmayacaklardır. Kürtlerin ABD ile kuracakları stratejik ittifaklar, gerek kendi aralarında (ve daha da önemlisi diğerlerinden daha farklı bir güç ve konumda bulunan KONGRE-GEL’le) ve gerekse bölgedeki egemen ulus ve devletlerle ilişkilerinde yeni ve ciddi sorunlar yaratacaktır. Kürtler bu sorunları kendi birleşik güç ve imkanlarıyla aşabilirlerse, kendi kaderlerini özgürce belirleme koşullarına kavuşmuş olacaklar.

İran, Suriye, Irak ve Türkiye gibi dört ülkeyi birden çok yönlü olarak etkileyebilecek anahtar konumda olan Kürtlerin bu konumunun farkında olan ABD, Avrasya stratejileri için Kürtleri yeni ve dinamik bir güç olarak sahneye çıkarmaya ve Büyük Ortadoğu Projesi’nde de onlara rol vermeye çalışmaktadır. Ancak, Kürt hareketinin  ulusal ve sınıfsal niteliği ile özgün konumundan dolayı ABD’nin bunda ne kadar başarılı olup olmayacağını kısa ve orta vadedeki konjonktürel gelişmeler gösterecektir. 

Ulusal, sınıfsal, etnik, kültürel ve dinsel dinamikleriyle öncü bir rol oynayabilecek bir konumda olan Kürtler, bölgesel bir devrimi tetikleyecek ve bütün dengeleri alt üst edebilecek bir fonksiyon üstlenebilme potansiyeline sahiptir. Bu bağlamda Kürt özgürlük hareketiyle yapılacak stratejik ittifak ve bu doğrultudaki yeni örgüt ve mücadele biçimleri bölgedeki devrim ve sosyalizm mücadelesinde hayati bir önem taşımaktadır. Gelinen bu aşamada, bizim, yani devrim ve sosyalizm hedefiyle hareket eden sosyalistlerin; ulusal harekete bakış açısı, onlarla tutarlı ilişkileri ve mücadelenin ortak hedefleri konusunda atacakları stratejik ve taktik adımları önem kazanmaktadır.    

Bu bağlamda, Kürt özgürlük hareketinin siyasal ve örgütsel yönelimleri, savaş stratejileri ve çok yönlü ilişkileri (TC, AB, ABD ve bölge devletleri vb.) görmezden gelinmemelidir. Ancak, bu ilişkilerden ve asıl olarak da ulusal bir hareket olma özelliğinden dolayı sıkça yapılan stratejik ve taktik değişikliklere karşı sosyalist bir duyarlılıkla yaklaşılmalıdır. Hareketin siyasal ve örgütsel tutarsızlıklarına karşı tek doğru yöntem; onlarla yakın temas halinde olmak, ilkeli, tutarlı, sürekli ve sistemli bir ilişki sürdürmek ve karşılıklı bir etkileşim sürecinde yoldaşça ilişkiler kurabilmektir.

TÜRKİYE-ABD İLİŞKİLERİNİN YENİ DÖNEMİ

Irak’ın işgali sırasında kendisinden beklenilen refleksi gösterememesi nedeniyle Türkiye’nin ABD ile ilişkileri zedelenmiş, fakat Türkiye’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ndeki önemli rolü nedeniyle ilişkiler yeni bir döneme girmiştir. ABD artık Türkiye’yi bundan sonraki politikalarında daha net ve kendisine yakın tutum olmayı zorlamaktadır. ABD somut olarak İsrail’in Arafat’ı tasfiye politikalarında, bugünlerde başlattığı İran’a (ve gündeme aldığı Suriye’ye karşı) yönelik saldırılarında Türkiye’yi taraf olmaya ve ayrıca Irak’ın yeniden yapılanmasında rol üstlenmeye zorlamaktadır.

Bu yeni dönemde ortaya çıkan bazı olgular Türkiye açısından da önem kazanmaktadır. Bunların başında, KONGRE-GEL’in güneydeki varlığı Türkiye için (İran ve hem de güneydeki IKDP ve IKYB için de) ciddi bir sorun olmaya devam etmektedir. Türkiye onları yok etmeyi, olmazsa orada tutmayı ve kuzeye girmelerini engellemeye çalışmaktadır. Bütün bunlar için ABD’nin desteğine ve işbirliğine ihtiyacı vardır. Ayrıca Türkiye, Kıbrıs’taki bir benzer durumu Musul ve Kerkük’te yaratmaya çalışmaktadır. Bu nedenle Türkiye kendi geleceği için önemli tehlikeler içeren Kürtler üzerinde sıkı pazarlıklar sürdürmektedir.

TÜRKİYE’NİN YAYILMACI VE MİLİTARİST POLİTİKALARI

ABD, NATO, IMF, Dünya Bankası, Avrupa Birliği, Türki Cumhuriyetler, İsrail ve Arap ülkeleriyle bağlantılarıyla son derece karmaşık ilişkiler içinde olan Türkiye; Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’nın yıkılmasından sonra oluşan yeni dünya koşullarında bölgedeki jeostratejik ve jeopolitik konumuna göre yeni görevler üstlenmiştir. Bu bağlamda Türkiye, ABD’nin küresel stratejilerine ve NATO’nun yeni stratejik konseptine göre oluşturulan G-20’ye alınmıştır. G-20’ye Ortadoğu, Balkanlar, Kafkasya, Orta Asya ve Karadeniz bölgesini temsilen alınan Türkiye, böylelikle Avrasya stratejilerinin sıçrama tahtası haline getirilmiştir. Böylelikle, ABD’nin 11 Eylül’den sonra oluşan uluslar arası stratejilerinin bölgedeki temel taşlarından birini (diğeri İsrail) oluşturan Türkiye, Irak’ın işgali sırasında ABD’den tarihinin en güçlü ekonomik ve siyasi desteğini almıştır. Bu nedenlerle Türkiye, hızla bölgesel savaşların stratejik bir üssü, ABD’nin ileri bir karakolu ve bölge halkların kana ve ateşe boğacak emperyalist savaşların sıcak bir cephesi haline gelmiştir.

Bu yeni dönemde Türkiye Balkanlardan Kafkaslara, Orta Doğu’dan Orta Asya’ya kadar olan  geniş bir bölgede, etnik ve kültürel tarihsel izlerini sürerek emperyal hayaller peşinde koşmaya başlamıştır. Buna nedenle, Bosna-Hersek’e, Makedonya’ya, Kosova’ya, Azerbaycan’a, Afganistan’a, Kuzey Irak’a vb. asker gönderen Türkiye, Kıbrıs benzeri bir devletin oluşumunu şimdi de Musul ve Kerkük’te gerçekleştirmeye çalışıyor. ABD’nin yeni Filistin politikalarına destek veriyor, İsrail ile stratejik ittifak politikalarını sürdürüyor, ABD’nin İran, Suriye, Lübnan, Libya politikalarında rol almak istiyor. Böylelikle Türkiye yayılmacı politikalarını yeni konjonktürde hayata geçirmek için yeni ve somut adımlar atmaya çalışıyor.

ABD’nin Irak’taki varlığı, NATO ve ikili anlaşmalardan kaynaklanan Türkiye’deki üslerin önemi de azalmıştır. Ancak, ABD, Avrasya stratejilerinde Türkiye’yi bir sıçrama tahtası olarak kullanma çabasından vazgeçmiş değildir. Bölgenin en güçlü ordusuna tarihsel ilişkilere sahip ve aynı zamanda bölgenin tek laik ve İslam ülkesi olan Türkiye’ye ABD’nin şimdi daha çok ihtiyacı vardır. Büyük Ortadoğu Projesi’nde Türkiye’ye başat rol verilmesi bunun en açık göstergesidir. 

TÜRK TARZ-I SİYASETİ    

Türkiye’de askeri ve bürokratik bakış açısı, devlet ve toplum hayatında her şeyi belirlemiş, her alanda "ulusal dar görüşlülük" egemenliğini korumuş, demokrasinin ve insan haklarının evrensel ilkeleri gözardı edilmiş ve her konuda çifte standartçı tutum ve uygulamalar sürmüştür. Ordunun devlet ve toplum hayatındaki ayrıcalıkları, bu kuruma her zaman şu ya da bu şekilde siyasete müdahale hakkı vermiştir. Askeri müdahale dönemlerinde ordu tarafından yapılan "demokrasiye balans ayarları" ile sistem kendini yenileme görünümü altında sağlamlaştırılmaya çalıştırılmıştır. Düzenin bütün partileri, askeri müdahale dönemlerinde yapılan düzenlemeleri şu ya da bu şekilde desteklemiştir. Her seferinde tank paletleriyle biraz daha pekiştirilmiş olan siyasal/toplumsal zeminde bir "emanetçi" ve "vesayetçi" gibi siyaset yapmıştır.   

Bütün bunlar, Türk Tarz-ı Siyaset-i olarak siyasal tarihe geçmiş ve günümüzde de geçerliliğini korumuştur. Bütün burjuva partilerin orduya, devlete, dine, halka, gençliğe, kadınlara ve toplumsal değerlere/geleneklere karşı tutumları bir birine benzemiştir. Dış politika ve Türk tarihine sahiplenme refleksleri de milliyetçi ve muhafazakar bir çizgi izlemiştir. Devlet, toplum ve siyaset ilişkileri “otoriter demokrasi” şeklinde tanımlanan bir biçime bürünmüştür. Yani “devletin ve milletin bölünmez bütünlüğü”, devletin bekası, milli, manevi ve tarihi değerlerin korunması/kollanması her şeyin üzerinde tutulmuştur. Demokrasinin egemen sınıfların bir bölümüne kadar daraltıldığı ve demokratik hak ve özgürlüklerin yukarıdan aşağıya doğru alınıp verilebildiği bir siyasal sistem oluşturulmuştur. 

Şimdiye kadar ülkenin kaderinde söz sahibi olan merkez sağ ya da merkez sol görünümlü siyasal partilerin oluşturduğu politikalar da geleneksel "laik ve milliyetçi" Türk siyaset tarzının sınırlarını aşamamıştır. Sistemin "geleceği ve istikrarı" adına, askeri müdahalelerle "demokrasinin” kesintilere uğratıldığı ve her seferinde kısıtlandığı son 50 yılda, burjuva demokratik bir kültürün gelişmesi ya da başka bir ifade ile toplumun özgürleşmesi ve siyasetin toplumsallaşması engellenmiştir. Militarizmin devlet ve siyaset sistemindeki etkisi, toplum hayatının tüm gözeneklerine kadar girmiş ve militarizme karşı mücadele, devrimci ve demokratik mücadelenin kilit sorunlarından birini oluşturmuştur.

SONUÇ YERİNE BAZI VURGULAR

1-Küreselleşen dünyadaki siyasal ve sosyal olayların sayısı ve yayılma hızı geçen yüzyılın ortalarına göre 100 kat daha artmış, iletişim teknolojisindeki baş döndürücü gelişmeler adeta dünyayı küçültmüş ve insan ilişkileri bakımından yeni bir çağ başlamıştır. Dünyadaki olayların son derece hızlı gelişmesi ve modern iletişim araçlarıyla çok çabuk yayılması toplumsal hayatın değişimiyle/dönüşümüyle paralel gitmiyor. Ancak, Irak Savaşı’na karşı yaklaşık 70 ülkede ve 400 kentte milyonlarca insanın aynı anda yaptığı (22 Şubat 2003’te yapılan bu gösterilere 10 milyon insanın katıldığı tahmin edilmektedir) küresel gösterinin boyutu, yeni tür bir uluslar arası dayanışma bilincini, yeni kitle hareketlerinin dinamik gücünü ve yaratıcılığını göstermektedir.

    2-Artık dünyanın herhangi bir yerindeki bir olayı neredeyse dakika başı duyabiliyor ve görüntülerini izleyebiliyoruz. Fakat olayların ortaya çıkışı ile yayılma hızı birbirine eşit değil. Bir olay hakkında fikir sahibi olmaya başlarken, bir başka olay gelişiyor. Bu kez, bu yeni olay üzerinde düşünmeye başlarken; daha başka bir olay ortaya çıkıyor ve giderek bir çok şeyi unutmaya başlıyoruz. Zaten zayıf olan “tarihsel hafızamız” ise, olayların sayısına ve iletişim hızına dayanamıyor. Olayların hızı “toplumsal hafızamızı” da zayıflatıyor ve giderek kendimize olan güvenimiz sarsılıyor. Daha doğrusu, olayların biri hafızamızdan silinmeden yeni bir olayı görmek istemiyoruz. Bazen aynı olayların TV ekranlarında onlarca kez tekrarlandığını görüyor ve halüsinasyona kapılıyoruz. Kısacası, giderek bir tür toplumsal hafıza kaybına uğruyoruz.

   3-Dünyayı saran Medya İmparatorluğu her gün bizi bir şeylerle oyalıyor; günümüzün en değerli anlarını çalıyor ve bizi bir Medya maymunu haline getiriyor. Kullandığımız sabun, şampuan, deterjan, giyim-kuşam, eğlence kültürümüz, sanat, edebiyat faaliyetimiz vb. her şey Medya tarafından belirleniyor. Her gün sokaklarda televizyon ekranlarından fırlamış insan tipleriyle karşılaşıyoruz. Medyanın yarattığı popüler kültüre göre giyinmiş, saç-sakal bırakmış, kokular sürmüş, yürüyüşünü ve dilini bile ona göre ayarlamış vb. bir sürü Medyatik insan tipleri sokakları dolduruyor. Belki bunları önemsemiyor ve kendi sorunlarımıza çare olacak, haberler, yorumlar arıyoruz, fakat bunlara ulaşamıyoruz. Çünkü, hiçbir haber/yorum, işçilerin, emekçilerin ve ezilenlerin taleplerini yansıtmıyor.

    4-Ülkenin politik gündemi kitleler, işçiler ve emekçiler tarafından değil, egemenler ve hükümetlerin siyasal manevraları tarafından belirleniyor. Kartelci Medya grupları da belirlenen gündemlere göre toplumu aydınlatma adına toplumu yönlendirme çalışmaları yapıyor. Artık insanlar bıkkınlıkla olaylara karşı ya duyarsız kalıyor ya da pasif bir tutum benimseyerek sessiz bir çoğunluk oluşturuyor. Kuşkusuz kimileri de tepki gösteriyor, ama bu tepkiler bireysel ve özgün tutumlara dönüşerek fazla bir işe yaramıyor. Bütün bunlar, toplumsal muhalefetin örgütlü olmasının ve örgütlü mücadelenin önemini dayatıyor. Devrimci ve demokratik muhalefet güçlerinin bölünmüşlüğü ve dağınıklığı ise, toplumsal muhalefetin politik yönelimi konusunda önemli zaaflar yaratıyor.

   5-Politik sorunlar, ancak politik yöntemlerle anlaşılabilir ve çözümlenebilir. Tersi bir durum, sorunları içinden çıkılmaz hale getirebilir. İlkesel olanla güncel olan, siyasal olanla ideolojik olan birbirine karışır. Böylelikle de bir sorun çözümlenirken içinden çıkılmaz hale gelebilir. Bu nedenle, neyin temel, neyin güncel sorun olduğu doğru olarak saptanmadan politik bir strateji geliştirmek mümkün olmaz. Çünkü, her sorun öncelikle kendi bağlamında ele alınarak anlaşılabilir ve daha sonra da hangi yöntemlerle çözümlenebileceğine karar verilebilir. Sorunların çözümünde kişisel katkı ve kitlesel katılım, demokratik ilişki ve işleyiş her siyasal ve örgütsel çalışmanın can damarı olarak kavranılması önemlidir. Kitle iletişim araçlarının muazzam gücü karşısında kitle çalışması küçümsenmeye veya eskisi kadar ciddiye alınmamaya başlandı. Oysa, başta işçi sınıfı ve emekçi kitleler arasındaki çalışma ve bunun gerektirdiği sınıf mücadelesi perspektifi bütün çalışmaların ana halkası olarak ele alınmalıdır. 

   6-Dünyanın en katı merkeziyetçi bürokratik ve militer devletlerinden biri olan Türkiye Cumhuriyeti Devletinin yeniden yapılanması, egemen ulus ve devlet ilişkilerinin yarattığı tarihsel ve toplumsal geleneklerin tasfiyesi eşit ve özgür bir gelecek için gereklidir. Devletin yeniden yapılanması demek, üniter yapının tasfiye edilerek “çok kimlikli, çok kültürlü, çok inançlı” vb. bir siyasal ve toplumsal yapı kurulması anlamına gelmektedir. Burada ifade edilen çok kimlik, çok uluslu ya da çok milliyetli bir durumu; çok kültür; ulus ve milliyetlerin dillerini, kültürlerini, tarihsel geleneklerini vb. özgürce ifade edebilmelerini; çok inanç, her türlü dini inanç ya da inançsızlığı özgürce kullanma anlamına gelmektedir. Böyle yeni bir yapılanmanın bilinen en eski, en basit ve demokratik yolu, bir Kurucu Meclis aracılığıyla yeni bir Anayasa yapılmasıdır. Bu anayasa demokratik hak ve özgürlüklerin evrensel ilkelerini içermelidir. İktidar, askeri ve bürokratik aygıtların elinden alınarak halkın seçilmiş temsilcilerine verilmeli, bu temsilcilerin hiç bir ayrıcalıkları olmamalıdır. Genel ve Yerel Meclisler, iktidarın kaynağı haline getirilmeli, merkezi ve yerel bürokrasinin bu meclisler üzerindeki yetkisi ve denetimi sınırlanmalıdır.

    7-Türkiye sosyalist hareketinde egemen olan “Merkezci anlayışın” yok edilmesi gereklidir. Sosyalist hareket içinde egemen olan Merkezcilik, her şeyi merkezden belirleme ve yönlendirme anlayışı olarak bütün birlik, ayrılık ve bütünleşme süreçlerinde etkili olmaktadır. Devlet ve toplum hayatını yeniden düzenleyecek radikal adımlar, başka bir deyişle Türkiye’nin yeniden yapılanması için kuşkusuz merkezi bir irade gerekmektedir. Ancak, devrimci ve demokratikleşme sürecinin aşağıdan, yani yerel yönetimlerden başlatılması önem kazanmaktadır. Merkeze karşı yerelden başlatılacak böyle bir inisiyatif hızla ulusal ölçekte gelişecek ve belki daha kısa süre içinde merkezi geriletecek ya da kendiliğinden çökertecektir. Bu nedenle coğrafi ya da etnik federasyon veya konfederasyon ya da eyalet sistemi gibi biçimlerin özgürce tartışılabilmesi için “Yereli” dikkate alan bir anlayış gereklidir.

     8-Geçen yüzyılın başlarında K. Liebknecht "Mümkün olanın sınırlarına, ancak imkansızı isteyenler ulaşabilir" demişti. Yüzyılın ikinci yarısında ise Che, "gerçekçi ol imkansızı iste" diyerek Güney Amerika dağlarında "göğü fethe" çıkmıştı. Her iki devrimci de değişimin/dönüşümün gücünü biliyor ve ona göre davranıyordu. Dünyayı değiştirmeye/dönüştürmeye kalkışan devrimcilerin 21. yüzyıldaki sloganı gene "gerçekçi olup imkansızı istemek" olmalı. Çünkü, değişime/dönüşüme ayak uydurabilmenin ve geleceği kazanabilmenin başka yolu yok. Dünyayı değiştirmek için yola çıkan her devrimci önce kendisini değiştirmeye/dönüştürmeye hazır olmalı ve devrimci değişimin/dönüşümün gücüne herkesten daha fazla inanmalıdır. Değişimin/dönüşümün hızına ayak uyduramayanlar siyasal ve toplumsal sürecin gerisinde kalıyor ve geleceği kazanma mücadelesini kaybediyor. Geleceğe yönelmek için eskiyle ve özellikle eski dönemin başarısızlıklarıyla  "yüzleşmeyi" bilmek gereklidir.

Almanak Bilgiler

  • Yazar: Filiz Koçali
  • Yıl: 2003
  • Kurum: SDP
Ara...

AYRINTILI ARAMA

  • Etiketler
  • Kategori
  • Yazar
  • Yıl

Üye Giriş