AVRUPA BİRLİĞİ ve GÖÇ

Almanak 2003Toplumların ekonomik, sosyal, politik ve kültürel yapıları ile ilişkiler sistemindeki değişimlerle ortaya çıkan göç, çok eski zamanlardan beri insanlık tarihinin önemli bölümlerinden birisini oluşturmuştur. Göç, aynı zamanda bu yapıların dönüşümlerine de yol açan bir mekan değiştirme eylemidir. Bu nedenle de, göçün tarihsel ve toplumsal gerekçelerinin yanı sıra  sonrasında ortaya çıkabilecek durağan/dinamik etkileri toplumların yeniden yapılanmasında önemli bir işlev üstlenmektedir. Bu durum, üretim ilişkilerindeki değişim çerçevesinde kapitalist topluma geçiş ile birlikte, göçün ulaştığı boyut ile daha da açıklık kazanmıştır. Çünkü, kapitalizmin gereksinimleri ve öncelikleri, bireyin geçmişe göre daha özgürleşmesini ve buna bağlı olarak emeğini de işgücü pazarına sunma hakkını elde etmesini gerektirmiştir. Böylece göç, emeğin mekanda üretiminin daha etkin kılınmasını sağlayacak işgücünün yeniden dağılımı ve yeniden örgütlenmesi sürecinin önemli bir parçası olmuştur.Bu yolla, kişinin mekanlar arası hareketi, yalnızca emeğin değil sanayiinin ve tüketicinin (pazarın) de yer değiştirmesi ile sistemin devamlılığını sağlamış, hem üretimin gerçekleştirilmesi ve sürekliliği, hem de yeniden örgütlenmesine kaynak oluşturmuştur.

Göç, makro ölçekteki etkileri ile yalnızca yer değiştirilmesine konu olan iki mekan arasındaki hareketliliğin ötesine geçerek, göçe konu olmamış mekanları, bireyleri veya toplumsal yapıyı da etkileyen bir  sürece dönüşebilmektedir. Bu yapısı göçün yerine göre ekonomik/ politik bir tercih veya bu tercihleri ifade eden bir yönlendirme aracı olarak da kullanılabilmesini sağlamaktadır.Özellikle 20.yüzyılın ikinci yarısında,azgelişmiş ve gelişmekte olan bir çok ülkede (içe ve dışarıya) göç, modernleşme ve dünya pazarlarına entegrasyon süreçleri ile ortaya çıkan sosyal krizin ürünlerinden birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu ülkelerin toplumsal yapısında önemli bir yer tutan kırsal nüfus, ithal ikameci kalkınma çerçevesinde uygulanan ekonomik ve tarımsal politikalar sonucunda kentsel alanlara yönelmiştir. Hemen her durumda istihdam beklentisi içindeki göçmenler, endüstriyel veya kentsel alanlarda yoğunlaşmış ve ulaştığı mekanda dikkate değer etki yaratmıştır.

Göçün değişik tipleri arasındaki farklılıklar, göçmenlerin, göç türüne göre farklı güdüler ve farklı koşullar altında hareket etmeleri nedeni ile önem kazanırken, genellikle göçün ulaştığı noktada sorunlar ve beklentiler ortaktır. Özellikle göçün ülke dışına yöneldiği yani uluslararası göçün söz konusu olduğu durumlarda hemen her düzeydeki zorluklar daha da ağırlaşır.

KAPİTALİZM VE  EMEĞİN ULUSLARARASI GÖÇÜ 

Savaşların, fetihlerin, ulusların oluşumunun,devletlerin inşasının ve emperyalizmin bir bütün olarak zorunlu ve gönüllü uluslararası göçe yol açtığı belirtilebilir. Son beş yüzyıllık zaman dilimi içinde üretim, dağıtım ve ticaret alanındaki evrimle dünya ekonomisinin artan bütünleşmesi,  göçün (sadece işgücü göçünün değil, aynı zamanda ulus-devlet oluşturma göçü ve mülteci akışının) açıkça temel belirleyicisi olmuştur. Uluslar ve devletlerin yeniden yapılanmasına yol açan sömürgecilik, endüstrileşme ve dünya ekonomisinin entegrasyonu süreci, üretimin ve sosyal yapının geleneksel biçimlerinin yok edilmesinin üzerine oturtulmuştur. Toplumsal yapıları etkileyen bu temel değişim, ekonomik ve politik gerekçeli uluslararası göç hareketlerinin de zeminini oluşturmuştur Bu nedenle, uluslararası göç yalnızca modernleşmenin ya da 20.yüzyılın son döneminin bir ürünü olmayıp, kapitalizm ve sömürgeciliğin adeta ikiz bir görüntüsü olmuştur.

Uluslararası göçün çok önemli ve harap edici etkisi sömürgeleştirilen ülke halkları üzerinde olmuştur. Afrika, Asya, Amerika ve Avustralya’yı fetheden Avrupalılar ya buraların yerli halkalarına hakim olmuş ve sömürmüş ya da fiziksel ve kültürel soykırım uygulamıştır.Ulus inşası amacı ile bu sömürgelere dışardan taşınan ırkdaşlar ise hem yerli halk dışlanmasına  hem de  marjinalleştirilmesine yol açmıştır.

Kapitalizm, gelişiminin her aşamasında emeğin özgür ve “özgür olmayan” her iki türünün kullanımını elinde bulundurmuştur. Genellikle özgür olmayan işçilerden oluşan emekçi göçmenler, emeklerine gereksinim duyulan yerlere ya zorla alınarak götürülmüşler  ya da diğer işçilerin haklarından mahrum bırakılarak, eşit olmayan koşullarda çalıştırılmışlardır. Cohen (1987)’e göre, göçün gönüllü olduğu veya denetlenmediği  durumlarda bile, kurumsal ve gayri resmi ayrımcılık, göçmenlerin özgürlüklerini ve eşitliğini sınırlamıştır. Bu nedenle, uluslararası göç, gerek göç veren ülke gerekse göç alan ülke açısından etnik farklılık, ırk, ulus, milliyet, kimlik, azınlık, devlet, toplum, yurttaşlık gibi tanımların hemen hepsini kavrayan, etkilenen ve etkileyen bir süreç olarak karşımıza çıkmaktadır.

Uluslararası emek göçü, her zaman kapitalist dünya pazarının oluşturulmasında temel bir faktör olmuştur. Bugünün ileri düzeyde endüstrileşmiş ülkelerinin hemen hepsinde göçmen işçiler ekonomik, sosyal ve politik koşullara bağlı olarak çeşitli biçimlerde rol oynamışlardır. Bu süreçte, ekonomik gücün, politik güçle bağlantısı nedeni ile, emeğin hareketliliği bazen zulmün, askeri gücün ve bürokratik kontrolü de  içeren  bir baskının sık sık konusu olmuştur. İşgücü göçünün en erken örnekleri fethedilen ülke halklarının yurtları dışına sürülmesi ve köleleştirilmesidir. Bunun en açık örnekleri, Amerika’daki “köleci” ekonomi, Asya, Afrika ve Amerika’daki  sömürgelere özgü “hizmet sözleşmeli” sömürge işgücü, 19. ve 20. yüzyıllarda Güney Afrika’daki “maden işçileri”, İkinci Dünya Savaşı öncesinde Fransa ve Almanya’daki “yabancı işçiler”, Nazi savaş ekonomisinin “zorunlu işçileri”, 1945 sonrası Avrupa’nın “misafir işçileri” ve günümüzün birçok ülkesinde yasal korunma dışında  “yasa dışı (illegal)”  çalışanlardır.

Göç, sermaye birikim süreçleri ve eşitsiz gelişmenin maddi ve yapısal süreçleri üzerinde önemli bir etki oluşturmaktadır. Her şeyden önce  yarattığı yedek işgücü, sermaye birikimi ve kapitalist ekonominin gelişimi için gereklidir. Sermaye birikim sürecinde sanayiinin gereksinim duyduğu yarı-nitelikli ve niteliksiz işgücü talebi, kırsal nüfusun kentlere akması ve kentlerde bir yedek işgücü ordusu oluşmasını sağlamıştır. Bu çerçevede kapitalist devlet, politika, karar ve uygulamaları ile gerekli düzenlemeleri yapmış ve göçü, istihdam politikalarının bir aracı olarak kullanmıştır.Bu yolla özellikle endüstrileşmiş ülkelerde,  devlet, hem iç pazarı canlandırma ve toplumsal gerilimleri engelleme, hem de istihdamı arttırıcı bir araç olarak  göçü  kullanmıştır.

Bunun yanı sıra göç, örgütlü işçiler üzerinde bir baskı aracı olarak da kullanılarak, örgütlü ve kurumsallaşmış işçi kesiminin işveren karşısında pazarlık koşullarını zayıflatmıştır.  Göçmenler, gerek işgücü piyasasındaki ücretleri düşürücü etkileri ile gerekse de örgütlü işçilerinin sahip olduğu avantajlardan yoksun olmaları nedeni ile zaman zaman işçi sınıfının kendi içinde ayrıcalıklı konumlar yaratılmasına, sınıfın kendi içinde eşitsizliklerin ortaya çıkmasına ve toplumsal sınıflar arasındaki gelir dağılımı eşitsizliğinin işçi sınıfı aleyhine arttırmasına  neden olmuştur.

Bu nedenle göçe konu olan gelişmiş ülkelerin birçoğunda daha düne kadar uluslararası göç, genellikle hükümetlerin önem verdiği politikalardan birisi olarak görülmemiştir. Bu durum göçmenlerin, sürekli yerleşenler, yabancı işçiler, mülteciler gibi kategorilere ayrılması ve işçi büroları, yabancılar polisi, refah uzmanları ve eğitim bakanlıkları gibi değişik özel kurumların ilgi alanlarına girmeleri ile de tanımlanabilmektedir. Ancak, 1980’li yıllarda uluslararası göç üst-düzeyde ve sistematik bir özenle ele alınmaya  başlamıştır

AB VE GÖÇ

Bu değişimin en çarpıcı örneklerinden birisini AB oluşturmaktadır.Giderek tartışma götürmez biçimde göç politikalarının AB politikaları içinde merkezi konuma geldiği konusunda yaygın bir kanı gözlenmektedir. Bu değişimde AB’nin daha da genişleme sürecinin kendisi etkili olmuş, göçün farklı biçimlerinin beklenmedik ve çok da fark edilmeyen bir artış seyri izlemesini de beraberinde getirmiştir.Bu durum 1990’ların başında doğudan-batıya yönelen tek yönlü kitlesel göçlerin yarattığı ortamda netlik kazanmıştır.Bu gelişmelere de bağlı olarak, AB ülkeleri yeni göç alma taleplerini ekonomi ve nüfus açısından yönlendirecek politikaları belirleme çabasına önümüzdeki süreci de kapsayacak biçimde  girmişlerdir.

Oysa, Castles ve Miller (1998)’e göre Batı Avrupa’da göç, ekonomi politiğin ve sosyal yaşamın çok eski ve önemli bir yüzü olup, 1650’lerden itibaren sanayileşme ve modernleşme sürecinde hayati bir rol oynamıştır. Orta çağın sonundan itibaren Avrupa devletlerinin gelişmeleri ve dünyanın geri kalan kısmını sömürgeleştirilmeleri  sonrasında da  göçün çok farklı biçimlerinin desteklenmesi sürdürülmüştür. Bunun yanı sıra Avrupa her zaman  kendi içinde de hareketli olmuş, savaşlar ve etnik çatışmalarında ötesinde sanayileşme ve modernleşme ile ekonomik gerekçeli hareketlilikleri daha da  artmıştır. Brubaker (1996), 19. yüzyılın son dönemi ve 20. yüzyılın başlarında Avrupa devletlerinin modern politik yapılanmasının, nüfusun milliyet ya da sınır temelinde uluslaşması ile netleştiğini ve Avrupalıların sabit olmayan sınırlara dayalı daha önceki  hareketliliğinin de sona erdiğini belirtmektedir. Bu oluşum ile Avrupa’daki  hareketlilik yada göç de, bürokrasiye tabii olmuş, yönlendirilmiş, sınırlanmıştır.Sınır kontrol kurumları, pasaport, vize uygulamaları  ile yurttaş olanlar ile olmayanların hakları arasındaki keskin ayrımlar tanımlanmıştır. Bu kurumsallaşma, sınırlara dayanan yurttaşlık hak ve yükümlülüklerinin, bir devlete  üyelik ile kazanılan manevi  koruma çerçevesinde Avrupa refah devletlerine kadar ulaşmıştır. Tüm bu modernleşme ve devlet oluşturma süreçleri, yine de ekonomik olarak ulusal sınırlar dışından çok sayıda ve geçici işgücünün göçüne bağlı kalmıştır. Örneğin Birinci ve İkinci dünya savaşları arasında Almanya, İtalya, Polonya ve Slovenya’dan Hollanda’ya; İtalya ve İrlanda’dan İngiltere’ye; İspanya, Portekiz, Polonya, Yunanistan, İtalya, Cezayir ve Tunus’tan Fransa’ya işgücü göçü sürmüştür.

1945 sonrasında  ulusal kimlik ve refah devletine dayanan Avrupa politik yapılanması,  soğuk savaşın oluşturduğu doğu-batı ayrımı ile biçimlenmiştir. İkinci Dünya savaşı sonrasında da iki savaş arasındaki benzer çizgi sürmüş, sanayi ve kentsel alanlarda işgücü gereksinimi duyan ülkelerin kırdan sanayie aktaracak işgücü bulunmaması nedeni ile  diğer ülkelerden resmi yollardan  işgücü sağlama yoluna (Türkiye örneğinde olduğu gibi) yönelinmiştir. Bu süreçte Avrupa’nın güneyinden kuzeyine devlet kontrolünde yönelen  misafir işçi,  göçmen programı uygulamaları ile yönelen işgücü, Avrupa’nın talebini  1973’lere kadar karşılamıştır. 

İkinci Dünya savaşı sonrasının göç ile ilgili çok önemli bir başka boyutu, günümüze kadar uzanan  bir düzenlemenin de gerekçesini oluşturmuştur. Yirminci yüzyılın ikini yarısının en uzlaşmaz göç kontrol mekanizmasını olan ‘Demir Perde’, Avrupa’nın Doğu ve Batı devletleri arasındaki olası göçü engellemiştir. Bu koşullar altında Sovyet bloğundan Batı’ya ulaşabilecek tek göçmenlik biçimi, ‘mültecilik’ olmuştur. Bu kapsamda demir perde uygulamasını delerek Doğu’dan Batı’ya geçen  genellikle balet, sporcu gibi unsurlar, hem mali açıdan yük getirmemiş hem de Batıya komünizm üzerinde moral üstünlüğü sağlamıştır. Savaş sonrası bu dönemde karşıt bir  politik sistemden kaçan veya atılan tek tek kişilerin yurtsuz kalmasını engelleyerek, korunmalarını sağlamak amacı ile uluslararası alanda oluşturulan ‘mülteci’ yasaları günümüze kadar ulaşmıştır. Bugün daha açıkça gözlenebildiği gibi bu yasaların belirlenmesinde, ekonomik ve politik sistemin değişimi ve ortaya çıkacak günümüz kitlesel zorunlu göçleri göz önünde bulundurulmamıştır.

90’lı yılların başında Doğu bloğunun çökmesi ve soğuk savaş döneminin sona ermesi ile bu ülkelerin yurttaşları da hareketlilik kazanmıştır. Bu durum özellikle eski Yugoslavya’nın  iç savaşı sonrasında ortaya çıkan dramatik kitlesel göçler ile birlikte iyice ivme almıştır. Bu kitlesel göçler, mülteci statüsünün politik olarak masrafsız bir kalem olduğu düşüncesini ortadan kaldırmanın[1] yanı sıra sürekli yerleşimi sağlamaktan kaçınmaya yönelik ‘geçici koruma’ gibi uygulamaların da oluşumuna yol açmıştır. Bu çerçevede artan ve kitlesel bir nitelik kazanan mülteci ve sığınmacı göçü Avrupa’nın bu uygulamaya ilişkin yaklaşımını da değiştirmiştir.

Bu ve benzeri göçlerin her birisi doğal olarak tek başlarına ekonomik gerekçeli göçler olmamakla birlikte, sığınmacılık kanalının istenmeyen, niteliksiz işgücü göçü için birincil kanal olarak kullanıldığı görüş ve algılamasını da batıda giderek oluşturmuştur. Bu gelişmede, sığınmacı başvurusunda bulunan insanların kendilerini bu koşullara iten faktörlerin ötesinde, Batı Avrupa’nın ekonomik olanaklarını değerlendirme arzuları ve sonuçta da  çalışma amacını öne çıkarmaları etkili olmuştur. Ancak, açıkça belirtilmese de, göçün sağladığı bu emek piyasası  için bir ‘talep’ de  oluşmuştur. Nitekim Batı Avrupa işgücü pazarında sığınmacılar tarafından doldurulabilir konumdaki düşük statülü birçok iş bunlar tarafından doldurulmuştur. Castles ve Miller (1998)’in belirttiği Batı Avrupa ülkelerine yapılan sığınmacı başvurusunun 1981 yılında 116.000 ve 1985 yılında 150.000 iken, 1992’de 695.000’e kadar yükselmiş olmasında bu emeğe duyulan talebin önemli bir rolü olduğu da kuşku götürmez bir durumdur. Thielman (2003) ise  yapılan mevzuat değişimlerine karşın 2000 yılında 300.000 başvuru kaydedildiğini ve 1985-2000 yılları arasında AB ülkelerine yapılan sığınmacı başvurusu toplamının 4.600.000’ini geçtiğini belirlemektedir. Kısaca belirtilmesi gerekir ise sığınmacılık, Avrupa’ uluslarının geçmişte de yaşadığı  ve istemediği bir form olan ‘ekonomik göç’ ile yer değiştirmiş ve gözlerinde ‘kirli’ bir alan haline dönüşmüştür.

Bu değişimin başka  bir  boyutunu ise, düşük standartlı niteliksiz emek gerektiren işler için de olsa, işgücü pazarının (kendisine en iyi ve uygun göçmenleri) seçme şansını ortadan kaldırması oluşturmuştur. Hükümetler ve özel sektörün yararlanacağı aynı ucuzlukta ve seçme olanağı tanıyan işgücü için ekonomik gerekçeli göçe yönelik düzenlemeler yapılmıştır. Böylece, Doğu Avrupa ülkeleri, Avrupa’nın çevre ülkeleri ve eski kolonilerden,  vize kotaları ve yasal düzenlemeler ile göçmen alma uygulaması geliştirilmiş olup, Favell ve Hansen (2002)’a göre, 1994-1996 yılları arasında batı Avrupa’nın dışardan aldığı net göç nüfusu  miktarı 1,26 milyon olmuştur[2]. AB ülkeleri  son on yıl içinde, kendi emek piyasasındaki örgütlü ve yüksek maliyetli işgücü ve sosyal haklarının yükünü azaltma çabası içindedir. Özellikle birliğe ilk aşamada katılacak ülkelerden kısmi çalışma izinli ve geçici statüde çok sayıda göçmen, vize uygulamaları da geri çekilerek, pazar gereksinimleri çerçevesinde kabul edilmiştir. 

Öte yandan, daha az meşruiyete sahip (sığınmacılık statüsü ile gerçekleşen) ekonomik gerekçeli göçün baskısı karşısında  sığınmacılık ile ilgili uluslararası yasaların uygulanma  biçiminde de değişimler oluşmaya başlamış olup kötü bir sona doğru yol almaktadır[3]. Bu gelişme, ekonomik gerekçeleri odak yapmayan, insan hakları ihlali, katliam ihtimali ya da politik baskı gibi zorlamalar ile oluşan göçmenlik sisteminin yerini giderek pazar eksenli bir sistemin alması anlamını da taşımaktadır.

Bu çerçevede, konunun başka bir boyutunu ise Avrupa entegrasyonun, her türlü sınır ötesi hareketliliği -kapital, mallar, hizmetler ve kişiler-  teşvik yaklaşımı oluşturmaktadır. AB bu süreçte özellikle işgücü hareketliliğini, Birlik içinde uluslararası dolaşımı, ekonomik entegrasyonun merkezine koymaktadır. Tanımlama tek tek devletlerin yetki alanlarının üstünde bir oluşumu, AB üyeliği üzerinden belirlemektedir. Kendi sınırları içinde yurttaşlık ve refah hakları üzerinden sınır kontrolü ve göçü yönetme çabası içindeki devletlere, uluslar arası dolaşım (diğer üye ülkelere geçiş) nedeni ile ayrıca bir yükümlülük de getirmektedir. Bu nedenle, AB ve üye ülkeler göç politikaları Avrupalı olmayan göçmenlerin daha da ayrıştırılması ve etkili bir biçimde sınırlanması doğrultusunda birleşmektedir[4].

Nitekim, AB ülkelerinin her birinin ulusal düzeydeki göçmen kabul politikalarında 1990 sonrasında değişimler oluşmuş daha sınırlayıcı ve seçici bir çizgi doğrultusunda düzenlemeler yapılmıştır. AB kamuoyunun da yoğun ilgisini çeken bu düzenlemelerde ABD ve Kanada göçmen politikaları örnek alınmaktadır. ‘Yeşil kart’, kota sistemi veya göçmen listeleri biçiminde, iş tanımlı ve proje temelli göçmen alımı  uygulanması doğrultusunda ilk adımları da atılmaktadır. ABD’nin göçmen politikalarının kendisine kazandırdığı yüksek nitelikli işgücü ile bilgi teknolojileri alanında elde ettiği büyük avantaj ve ekonomik getiri AB’yi de benzer bir çizgiye yöneltmiştir. ABD’ye göre bilgi teknolojileri alanında geri kaldığını düşünen AB, bu açığı göçmen politikaları ile kapatma çabası içine girmektedir. ABD’nin Hindistan, Kore, Çin gibi ülkelerden gelen yüksek nitelikli işgücüne uygulamakta olduğu özel  vize ve önerdiği yüksek kazancın, Avrupa’nın yüksek nitelikli işgücüne de cazip gelmesi ve önemli miktarda beyin-göçünün oluşması da önemli etkendir.[5]

Bu çerçevede AB göçmen politikaları, ülkeler içindeki politik çatışmalar,devlet kontrol politikalarının değişen yönü, sanayiinin düşük nitelikli işgücü gereksinimi ve  yüksek nitelikli işgücü gereksiniminin karşılanamaması ile pazar koşullarının belirleyiciliğine öncelik veren bir yaklaşım sunmaktadır. Daha önce uygulanan ve kısmen insan hakları ve yurttaşlığın ulusal özel kabulleri  ve yabancı düşmanlığının yüksek bir dozunun karışımı ile  yönetilen göçmen seçim işlemi değişmektedir. Bu karışık bir sonuç yaratmakta, bir yandan sığınmacılık yasalarının ve batı devletlerinin olanaklarının altını kazıyarak, uzun erimde göçmenleri yoksul ve çaresiz kılmaktadır. Öte yandan da batıda eksikliği duyulan zaten uluslararası hareket kabiliyetine sahip nitelikli işgücünün önünde bulunan bütün engeller kaldırılmaktadır. Devletler giderek, istenmeyen göçmenlerin çeşitli kategorilerdeki hareketliliğinin getirdiği yüklerinden (daha önce sığınmacılara verilen ev, işsizlik sigortası, sağlık hizmetleri vb.) kurtulmakta ve alt düzeydeki çeşitli işleri dolduran bu kaçak ve belgesiz göçmenlerin sadece özellikle 11 eylül sonrasında ‘düzenlenmesi’ ile uğraşmaktadırlar. Bu çerçeve de geçmişte var olan göçmenlerin yurttaşlığı ve entegrasyonu ile ilgili hakların daha da sürdürülmesi söz konusu olmayıp, ulus ötesi göçmenlerin kendi bağlantıları içinde ayakta durmaları gerekmektedir. Bu değişim daha önceki dönmelerde, Avrupa refah devletlerinin tüm faydalarından yararlanan eski göçmenleri ve halklarını da öncekine göre şüphesiz ki etkileyecektir.

Nitekim, göçün bu yeni çizgisi, beklenecek hoşgörünün ötesinde Avrupa’nın kendi  kamuoyunun giderek artan  düşmanca  politik tavrını da içermektedir. Çünkü bu  göç, pazar esnekliği adına bu ülkelerde yaşayanların refah ve yurttaşlık haklarında önemli bir azalmanın oluştuğu bir dönemde gerçekleşmektedir. Ayrıca, bizzat göçün ürettiği belirsiz bir işgücü, bu hakların eritilmesine katkıda bulunmaktadır. Bu boyut göç alan ülke toplumlarında etnik ayrımın derinleşmesinde etkili olmaktadır. Göçmenlerin genellikle toplumsal, geleneksel, dinsel vb. açılardan yerleşik nüfustan farklılıklar taşımaları, birçok durumda, toplumsal yapıdaki  etnik ayrışma ve çatışmaları daha da  karmaşıklaştırmaktadır.  Bu nedenle hükümet politikalarındaki düzenlemelerin yanı sıra dışardan göç de, nüfusun belirli kesimlerinin sert tepkisine yol açmaktadır.Günümüz gelişmiş ülke toplumlarının baskın kanılarından birisi, yoksul güney ve doğudan gelen kitlesel nüfus akışının, işlerinden olma, ev fiyatlarının yükselmesi ve sosyal hizmetler üzerinde aşırı bir baskı oluşması anlamına gelmesidir. Göç ve azınlıklar yaşam standardı, yaşam tarzı ve sosyal bütünlük açısından bir tehlike olarak görülmektedir. Çünkü, göçmen grupları genellikle düşük statülü belirli tipteki işlerde yoğunlaşmakta ve düşük gelir gruplarının yerleştiği alanlarda ayrılmış olarak yaşamaktadırlar.

TÜRKİYE’DEN AVRUPA’YA GÖÇ

Ekonomik kriz dönemleri, göç süreçlerine her zaman ivme kazandırmış ve  işgücü, geçici süreler ile tanınan çalışma izinleri ile çeşitli ülkeler arasında hareket etmiştir. Türkiye yurttaşlarının günümüze kadar uzanan Avrupa serüveni de böyle bir durumda ve benzer tanımlamalar içinde  başlamıştır.

Almanya ekonomisinde ortaya çıkan hızlı büyümenin gereksinim duyduğu işgücünün karşılanması amacı ile 1961 yılında Almanya ile Türkiye arasında yapılan anlaşma sonucunda Türkiye kırsal alanından ve büyük kentlerinden çok sayıda insanın ‘misafir işçi’ statüsü ile dışarıya göçü başlamıştır. Türkiye’nin  benzer anlaşmaları Avusturya, Belçika, Hollanda, Fransa ve İsviçre’yle  de yapması ile bu sayı hızla artmıştır. Başlangıçta bu misafir işçilerin çalıştıkları ülkelerden elde ettikleri birikimler ile memleketlerine geri dönecekleri ve kalkınma hamlesine destek olacakları planlanmışsa da, beklentilerin tersine bu göçmenler gittikleri ülkelere giderek yerleşmişler ailelerini de yanlarına taşımışlardır. 1973 yılında yaşanan petrol krizi ile bu ülkelerdeki ekonomik büyümede duraklamış ve göçmen işçi talepleri de durmuştur. Ancak göç 1980 ve 1990’lı yıllarda da aile fertlerinin bu ülkelere taşınması biçiminde sürmüştür. 1990’lı yıllarda  gönüllü geri dönüşü sağlamak için ekonomik içerikli politikalar dahil (Örn., Almanya) çeşitli uygulamalara karşın, Acar (2002) Türkiye sınırları dışında yaşayan Türkiye yurttaşlarının sayısının 4 milyon civarında olduğunu ve bunun da 3,3 milyonunun AB ülkelerinde ve 2,3 milyonunun da Almanya’da yaşadığını belirtilmektedir[6].

Yurtdışında yaşayan Türkiye yurttaşı sayısının artmasında önemli bir etken de 1980 sonrasında ortaya çıktı. 12 Eylül 1980 askeri darbesi nedeni ile siyasi gerekçeler ile ülke dışına çıkmak zorunda kalan çok sayıda kişi Avrupa ülkelerine sığınmacı (asylum seeker)  olarak başvuruda bulundu ve sığınma hakkı istedi. Bunu takip  süreçte,  Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu Bölgesinde yaşanan olaylar sonucunda, bölgeyi terk etmek zorunda kalan Kürt nüfusun bir bölümü de legal ve illegal yollardan Avrupa’ya geçerek aynı statüde taleplerde bulundular. BM’ler istatistiklerine göre bu süreçte sığınmacılık başvurusunda bulunan Türkiye Cumhuriyeti yurttaş sayısı 340.000 civarında oldu. İçinde bulunduğumuz süreçte de  halen sayısı belli olmamakla birlikte illegal yollardan Avrupa’ya ulaşan ve sığınma hakkı isteyen insan (sayısı giderek azalmakla birlikte) akışı  sürdü.

Bu çerçeveye eklenmesi gereken bir başka gelişme ise, son dönemde ortaya çıkan ve giderek artan sayıda bir seyir izleyen, eğitimli ve yüksek nitelikli işgücünün AB ülkelerine göçü oldu.

Tüm bunların yanı sıra özellikle körfez savaşı sonrasında ve Türkiye sınırları çevresinde bozulan ve değişen dengeler kapsamında ortaya çıkan çeşitli göçler de Türkiye bir geçiş yolu olmuş, legal ve illegal yollardan Türkiye’ye ulaşan göçmenler buradan Avrupa ülkelerine geçmiştir. Bu akış, büyük ölçüde Türkiye’nin coğrafi konumundan kaynaklanmış olup, Asya, Orta Doğu  ve Avrupa’nın geçiş yollarında bulunması  önemli bir etken olmuştur. 5000 mili  aşan kıyı şeridi ve 8 ülke ile ortak sınırı bulunması nedeni ile Türkiye, uluslararası yasa dışı (kaçak) göçün çeşitli biçimleri ile karşı karşıya kalmaktadır. Her yıl Avrupa’ya ulaştığı hesaplanan 500.000 dolayındaki kaçak göçmenin, 100.000 civarındaki bir kesiminin Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaştığı sanılmaktadır. Gerek Türkiye yurttaşlarının, gerekse Türkiye^yi geçiş için kullanan legal ve illegal göçmenlerin bu seyri, AB Türkiye görüşmelerine de yansımış ve AB nezdinde Türkiye’nin üyeliği için de sorun oluşturmuştur.

AB’nin Türkiye’den beklentilerini tanımlayan Katılım Ortaklığı Belgesinin ele aldığı konulardan birisini göç, mülteci sorunları oluşturmakta olup, AB Türkiye’den illegal göçün engellenmesi için mevzuatında gerekli düzenlemeleri yapmasının yanı sıra ‘coğrafi sınırlama’ getirmesini de talep etmiştir. Uzun süreli bir direnişten sonra Türkiye 2004 yılı itibari ile  bu uygulamayı hayata geçirmeyi kabul etmiştir. Türkiye BM Uluslararası Organize Suç konvansiyonu kapsamında yer alan göçmen ve insan kaçakçılığı trafiğini engellemek amacı ile hazırlanan protokolü onaylamış ve Mart 2003’te kendi yasal düzenlemelerini gerçekleştirerek , bu tür suçlara verilen cezaları arttırmıştır. Dışişleri Bakanlığı bu konuda sağlanan diğer gelişmeleri detaylı olarak tanımlamaktadır. Buna göre, 2002-2003 yıllarında insan kaçakçılığını engellemeye yönelik eğitim programları gerçekleştirilmiştir.Türkiye insan kaçakçılığı ile ilgili trafiği engelleyebilmek amacı ile 22 ülke ile ikili anlaşma yapma girişiminin yanı sıra, Temmuz 2003’te Yurttaşlık yasasında gerekli düzenlemeleri yapmış ve evlilik dahil Türk vatandaşlığına geçiş için 3 yıllık süre tanımlamış, Yabancıların çalışma  izni ile ilgili mevzuatta Eylül 2003’te yaptığı düzenleme ile konuda yetkili otorite olarak  Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığını belirlemiştir. Bunun yanı sıra AB vize uygulamasına uyum çerçevesinde 6 körfez ülkesine vize zorunluluğu getirilmiş olup, 13 ülkeyi daha bu kapsama alma aşamasındadır. Hali hazırda %75 uyum sağladığı AB negatif vize sistemine 2005 yılı sonunda tamamı ile uyum sağlamayı hedeflemiştir. Bunu yanı sıra AB İlerleme Raporu çerçevesinde insan kaçakçılığına karşı sınır ve sahil güvenliğini arttırmak amacı ile İçişleri Bakanlığı bünyesinde ‘Sınır Güvenlik Birimi’ oluşturulmuştur. Ayrıca AB ile ortaklaşa düzenlenen projeler çerçevesinde önlemler arttırılmakta olup bunların en önemlilerinden birisini Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde oluşturulan ve illegal göçmenlerin geri dönüşlerine kadar toplanacakları 12 kamp oluşturmaktadır. Bu çerçevede bir başka gelişme komşu olmayan ülkelerden gelen illegal göçmenlerin dönüşü için oluşturulan fon.ve   Türk sahil güvenlik botlarına gece görüşünü artıracak ekipmanın sağlanmasıdır. Ayrıca Türkiye, hızlı araştırma ve izleme olanağı veren 5 adet aircraft alımı ve kara sınırlarında fiziksel güvenlik sistemlerinin yerleştirilmesini de gerçekleştirmektedir.

Kirişçi (2003)’ye göre Türkiye mevzuatında AB’ye uyum için yapılan bu düzenlemeler Türkiye’nin sığınmacı politikasında önemli bir değişimi de beraberinde getirmiştir. Özelde bu düzenlemeler sığınmacıların Türkiye toplumuna entegrasyonunun kabulünü  getirmekte olup, başka bir ülkeye yerleştirme ya da ülkesine geri gönderme uygulamasının tersi bir çizgi oluşturmaktadır. Bunun yanı sıra Türkiye’nin coğrafi konumu ve AB’nin genel ‘sığınmacı’ politikasının doğası gereği, Türkiye muhtemelen sığınma talebini karşılayan ilk ülke olacaktır. Yönetsel ve ekonomik açıdan ağır bir yük getiren bu durum karşısında, Birlik politikalarına uyum ile birlikte Türkiye’nin ekonomik ve teknik yardımlardan yararlanma olasılığının da doğması gerekmektedir..

AB yeni göç ve sığınmacı  politikaları içinde önemli bir yer tutan sınır kontrolü çerçevesinde  göçmen ve sığınmacıların geldikleri ülkelerde ya da geçtikleri ülkelerde tutulması doğrultusunda bir politika uygulamayı hedeflemektedir.Bu çerçevede AB çevresini bir ‘güvenlik kordonu’ ile kuşatma arzusundadır. Türkiye göçmen sığınmacı akışının durdurulacağı ülkelerden birisi olarak görülmektedir. Kale’ye (2001) göre göç olayına karşı  her birisi güvenlik oluşturma çabasındaki Birlik ülkeleri sorunlarının bir bölümünü komşu ülkelere aktarma yada en azından onlar ile sorumluluğu paylaşma gayreti içindedirler. Özellikle Ortadoğu’dan yönelen illegal göçün önemli bir geçiş yolunu oluşturan Türkiye bu anlamda tampon görevi üstlenmesi beklenen bir ülke konumundadır.

Nitekim benzer bir talep Birliğe aday ülke konumundaki Bulgaristan’a da getirilmiş, Bulgaristan da kendi mevzuatını Birliğe uyumlu hale getirerek, kendisini sığınmacı kabul eden bir ülke konumuna taşıyarak  AB’ye sığınmacı akışını engelleyecek ülkelerden birisi haline gelmiştir.

SONUÇ YERİNE: KÜRESELLEŞME VE GÖÇ

Yukarda sunulan tüm bu gelişmelerde  özellikle 80’li yıllardan itibaren uygulanan politikalar ile kendisini hissettiren  küreselleşme sürecinin önemli bir etkisi bulunmaktadır. Kısaca, sermayenin uluslararası hareket hızını arttıracak önlemler alınması ve çok uluslu şirketlere  üretim ve yatırım alanlarında hareket serbestliğini sağlamak amacı ile ulus devlet sınırlılıklarının ötesine geçilmesi olarak özetlenebilecek küreselleşme, bu doğrultuda devletin ekonomiden elini çekmesini,  özelleştirmelerin yaygınlaşmasını, spekülatif  rant ekonomisinin ve neo-liberal politikaların etkinlik kazanmasını hedeflemektedir. Bu süreç aynı zamanda bölgesel bütünleşmeleri ve bloklaşmaları da hızla geliştirmektedir. Mikro-elektronik alanındaki gelişmeler, bu hedef doğrultusunda bir yandan sermayenin hareket hızını arttırırken, diğer yandan üretimde el emeğine gereksinimi hızla azaltmaktadır. Bu nedenle küreselleşme istihdam düzenleyici politikaların seyrini de önemli ölçüde değiştirmiş, özellikle geniş işsiz kitlelerden maliyet düşürücü bir unsur olarak yararlanma yoluna, geçmiştekinden çok daha açık bir biçimde gidilmesinin de zeminini oluşturmuştur.

Böylece, küreselleşme ile ulus-devlet, politikaları, ekonomisi, sosyal ilişkileri ve kültürü açısından farklılaşırken, örgütlenmesine ilişkin de çeşitli müdahaleler gerçekleştirilmesi hedeflenmiştir. Bu gelişmelere bağlı olarak, küreselleşmenin endüstrileşmiş ülkeler de dahil olmak üzere ulus-devlet bünyesinde derin sosyal değişimlerin ortaya çıkmasına ve sosyo-ekonomik dengelerin bozulmasına yol açtığı belirtilebilir.

Bu seyir içinde AB’nin yaklaşımındaki değişimlerden izlenebildiği gibi uluslararası göç ve göçe ilişkin yaklaşımda da geçmişten farklı bir tutum alış ortaya çıkmaktadır. Emeğin çeşitli kazanımlarına darbe vurma, ekonomik ve sosyal haklarını eritme uğraşı içindeki bu tutum, duruma göre değişen ve hatta çelişebilen uygulamalar ile göçü de bir araç olarak görmektedir. Bir yandan kapitalizmin her zaman gereksinim duyduğu işsiz ve güvencesiz kitlelerin yığılması, diğer yandan ise işçi sınıfının örgütlenme düzeyinin düşürülmesi ve dayanışmasının yok edilmesi için kullanılmaktadır.

Ayrışmaları derinleştirerek güç kazanan küreselleşme ile bir yandan milliyetler, ulus kimlikleri, etnik farklılıklar, dinler vb. yerel bağnazlıklar ve cemaatçı ilişkiler hızla  gelişirken, göç bu ortamı daha derinleştirmekte ve ayrıştırmaktadır. Çünkü göç, niteliği ve türüne göre değişmekle birlikte, işgücü piyasasının bölünmesi, ücretlerin düşmesi, çalışma koşullarının ağırlaşması ve hak kayıpları yaratılması için kullanılmaktadır. Yerli ve göçmen iş gücü ayrımı temelinde oluşan ‘illegal’ istihdam biçimleri emek pazarını bölmektedir. Yerli,  eğitimli ve iş deneyimine sahip işgücü, yasal, teknoloji yoğun, sürekli ve güvenceli işleri üstlenirken; niteliksiz ve yarı-nitelikli işgücü olarak görülen göçmen ve kaçak işgücü, sosyal güvenlikten yoksun, düşük ücretli, emek yoğun, süreksiz ve güvencesiz işlerde istihdam edilmektedir. Bunun yanı sıra, yeni istihdam biçimleri, özellikle taşeronlaşma ve esnek üretim yöntemleri ile göçmen işsizler ve parça başı ücret ödenen göçmen haneleri, üretimde önemli bir girdi olarak kullanılmakta, tam zamanlı/yarı zamanlı çalışma ile yerli emeğin örgütlenmesinin sınırlanması, sağlık, eğitim, sosyal güvenlik alanlarında eşitsizliklerin yaratılması sağlanmaktadır. Nitekim, Yapısal Uyum Programlarının uygulandığı tüm ülkelerde benzer gelişmelerin yaşandığı, işçi haklarının, sosyal güvenlik uygulamalarının tırpanlandığı, istihdamda çocuk işçilere ve zorunlu işçilere yer verildiği, sendika kurma ve grev haklarında kayıpların oluştuğu gözlenmekte olup, tüm bunlar toplumsal yapıyı ve mekanları da hızla ayrıştırmaktadır.

Bu konuda karmaşa yaratan bir başka konu  ise göçmenler ve yakınlarının devlet ile ilişkileri ve yurttaşlıkla ilgili konumlarıdır. Başka bir ülkeden göç ile gelenlerin konumları genellikle yurttaş olmama veya yabancı gibi özel bir yasal statü ile tanımlanmakla birlikte, geçmişte bu insanlar birden fazla devlet ile ilişkili olmuştur. Geçmişte, bu konum ilkesel olarak kişinin bir ülkeye üyeliğine izin veren ulus-devlet yapısı içinde çözüm üretilmesi gereken bir konu olarak görülmüştür. Bazen iki devletin yurttaşı olabilen ya da bir devletin yurttaşı olup bir başka devlet sınırları içinde de yaşayabilen göçmenler, çok uzun bir yasal yerleşme sürecinden sonra genellikle yurttaştan daha az ama bir yabancıdan daha fazla özel bir statüye sahip olmuştur. Bu statü “yurttaş-benzeri” (quasi citizenship) bir konum olmuş, kişilerin sınırlı politik haklar dışında, yerleşim, çalışma, iş arama, iş kurma, sosyal güvenlik, sağlık hizmetleri, eğitim ve öğrenim gibi haklardan yararlanmalarını sağlamıştır. Bu durum bir açıdan göçmen için “bölünmüş aidiyete” ve uyum sorunlarına yol  açarken, göç edilen ülke açısından ulusal bütünlüğü bozan, kültürel bütünleştirme idealine ters düşen bir tablo oluşturmuş ve devletin farklı araçlar ile çözüm uğraşını da beraberinde getirmiştir.

Ancak son dönemde örneğin AB gibi bir bünye içinde göçün artması, bu alanda da farklı yaklaşımları beraberinde getirmiştir. Çünkü göç yukarıda da vurgulandığı gibi aynı zamanda yurttaş ve yurttaş olmayanlar arasındaki farklılıkların giderek daha belirsizleşmesine ve  yerleşik yurttaşlık konusunun da tartışmaya açılmasına kaçınılmaz bir biçimde neden olmaktadır. Öte yandan ise göçmenler karşısında yurttaşlık kimliği önemli bir ayrım yaratabilmekte ya da en azından bu biçimde kullanılabilmektedir. Örneğin, yine ‘AB yurttaşlığı’ gibi bir üst kimlik tanımlaması, bu yurttaşlığı elde edene bir anlamda emek pazarında serbest dolanım hakkı sağlarken, bu hakkın tek tek ülkeler bazında sınırlanmasını da engelleyememektedir. Bu ise daha da karmaşık ve farklı boyutlara ulaşan tartışmalara da yol açmaktadır[7].  Derinleşen yoksulluk ve çok kötü bir biçimde artan eşitsizliklerin politik ve sosyal yurttaşlığı zaten sınırladığı ve içeriğini boşalttığı bir ortamda, her türlü göç  sınırlayıcıların lehine bir işlev görmektedir.

Çünkü içinde bulunduğumuz bu dönemde göç, özellikle de illegal göç, niteliksiz ve işsiz bir kitlenin, sosyal güvence ve haklardan uzak ve bununda ötesinde (en azından konumu gereği) böylesi bir talebi olmaksızın ve giderek ‘yurttaşlık’ kavramının dışına taşınmış bir biçimde emek piyasasına yığılmasını sağlamaktadır. Bu  göç aynı zamanda ulus devletin ‘yurttaşlık’ tanımlamasını eritmekte, göçmen açısından bulanıklaştırmakta ve sahipsizleştirmektedir. Böylesi bir erime göçmen kitlesini örgütsüz, parçalı ve dağınık konuma taşımakta bütünlüklü bir direnç oluşturma şansı ortadan kalkmaktadır. Bu durum göç alan ülkelerde her türlü ayrımcılığa da zemin oluşturmaktadır. Mekanda ve toplumsal yapıda açıkça gözlenebilir hale gelen bu ayrışmanın önemli bir göstergesi ise düşük standartlı işlerde ortaya çıkan milliyetler bazında mesleki uzmanlaşmaların giderek belirginleşmesidir.

Yurttaş hak ve çıkarlarından mahrum bu kitle bir yandan devletin sosyal politikalarının maliyetini düşürürken, diğer yandan ise devletin kendi yurttaşlarının sosyal maliyetlerinin karşılanması için kaynak yaratmaktadır. İngiltere’ye hükümetin göçmen politikalarına  ve Avrupa’lı olmayan göçmenlerin kabulüne büyük ölçüde karşı çıkan Migration Watch UK (2004) bile göçmenlerin ülke ekonomisine, yılda yaklaşık 2,5 Milyar pound artı katkı sağladığını belirtmektedir. Bir başka boyutu oluşturan ve giderek ivme kazanan genç, nitelikli  ve kalifiye eleman göçü ise gelişmekte olan ülkelerden gelişmiş ülkelere beyin göçünün yanı sıra, yaşlı nüfus yapılarının gereksinimlerinin karşılanmasına önemli bir katkı sağlamaktadır. Yine Migration Watch UK’nin (2004), nüfusun yenilenme oranının düşüklüğü karşısında, göçmenlerin çalışma alanında doldurduğu boşluğun, doğum oranlarını arttırma şansını yaratarak, nüfusun yenilenmesine katkıda bulunduğunu belirtmesi ve bunun da ötesinde çalışmayan kadınların sosyal güvencelerinin sürdürülmesi olanağını yarattığını kabul etmesi de bu çarpıcı bir tablo oluşturmaktadır. Bu aynı zamanda yukarda belirtilen, sosyal politikaların finansmanının göçmenlerce karşılandığının da önemli bir göstergesi olmaktadır..    

Önümüzdeki süreçte göç politikaları göç alan ülkenin gereksinim ve koşullarına, göçmenin   niteliğine, ırkına, bölgesine göre hızla değişecek, her aşamasındaki ayrımcılık daha da artacaktır[8]. Bu nokta, ‘governance’ çerçevesinde düşünüldüğünde, göçmenin kabul edilip edilmemesi, bir ülkede kalıp kalamayacağı ya da hangi haklardan yararlanacağı ‘şirketlerin’ talepleri ve belirleyiciliği altında oluşacaktır. AB göç politikaları ve mevzuatında yapılan düzenlemeler, bir yandan bu seçici ve ayrımcı sürecin önünü açarken şirket belirleyiciliğinin de zeminini oluşturmaktadır.

Uluslararası göç ile ilgili dikkat çekici bir başka noktayı ise göçün siyasileşmesi oluşturmaktadır. Dünya genelinde devletlerin iç politikaları, ikili ve bölgesel ilişkilerinin ötesinde, ulusal güvenlik politikaları artan ölçüde uluslararası göç sürecini etkilemekte ve yönlendirmektedir. 11 Eylül sonrasında ‘haklı’ bir zemin bulan bu yaklaşım, göçün ilk aşamasındaki kişiden yerleşik göçmene kadar çok geniş bir çerçeveyi kapsayabilmektedir.

Son söz olarak görünen odur ki, uluslararası göç, 1945’lerden itibaren ve özellikle de 1980’lerde artan boyutu ile her düzeydeki önemini de arttırmış olup, bu çizgi 2000’li yıllar boyunca da sürecek ve belki de küresel değişimin en önemli aktörlerinden birisi olacaktır.

KAYNAKÇA

Acma, B, (2002), “Economic Consequences of International Migration: Case Study of Turkey”

Brubaker, R., (1996), Nationalism Reframed: Nationalhood and National Question in the new Europe, Cambridge: Cambridge University Press

Castles, S. And Miller, M. J., (1998)  The Age  Of Migration, 2.ed, New York, PALGRAVE

Cheru, F. (1999)“Effects Of Structural Adjustment Policies On The Full Enjoyment Of Human Rights”, UN, Commission On Human Rights, Fifty-Fifth Session, Item 10 Of The Provisional Agenda, Economic, Social And Cultural Rights General, E/Cn.4/1999/50,  Report By The Independent Expert, Submitted In Accordance With Commission Decisions 1998/102 And 1997/10

Cohen, R., (1987), The New Helots:Migrants in the İnternational Division of Labour.Cited in Castles, S. And Miller, M.J., (1998) The Age Of Migration, 2.ed, New York, PALGRAVE

Favell, A and Hansen, R. (2002), “Market Agaınst Polıtıcs: migration, EU enlargment and the idea of Europe”, Journal of Ethnic and Migration Studies, No:4, Vol.28,Pg.581, ISSN:1369-183x

Gedds, A. (2002), “The Borders of Absurdity and Fear”, The Times Higher Education Supplement, No:1539, pg.17

Göktürk, A, (2001), Kent ve Değişimi Üzerine”, Bilim ve Siyaset Dergisi, (Kış 2001), yıl 1, sayı 2, s.66-72

       ----- (2002) Kentsel Haklar Kent Yoksullarını Kapsar İse...”, Yoksulluk, Şiddet ve İnsan Hakları  Sempozyumu Bildirileri Kitabı, TODAİE Yayın No: 311, Ankara,

Göktürk, A ve Kaygalak, S. (2001) Göç, Sosyal Refah ve Kentleşme: Mersin Örneği, Bölgesel Kalkınma Sürecinde Sosyal Hizmet Sempozyumu Bildirileri Kitabı, Ankara, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Hizmetler Yüksek Okulu Yayın no: 007,  s.237-254,

Gully, A., (2004), “Blaır promises top to bottom rethink of British immigration policy”,http://web.lexis- nexis.com/executive/document?_m=f4a300ef829885ca9e148c4d62821..

IOM (1995), “Transit Migration in Turkey”, Migration Information Programme, http://www.iom.int

     ----- (2004), “IOM Report on Irregular Migration in Turkey”, http://www.un.org.tr/unic/docs/ IOM%20Report%20on%20Irregular%20Migration%20in%20Turkey-nglish..doc

Jordan, B. and Duvell, F., (2002), Irregular Migration, Edward Elgar Publishing Ltd., UK, ISBN 1 84376 027 4

Kale, B., (2001), “Tukey and the Process of EU Integration: The Asylum and Immigration Policies”, http://www.avsam.org/tukce/analızler/12_analizl.htm

Kirisci, K., (2003), “Turkey: A Transformation from Emigration to Immigration”,http://www.migrationinformation.org/Profiles/print.cfm?ID=176

Korzeniewicz, R. P. and  Smith, C. W, (1999), “Growth, Poverty and Inequality in Latin America: Searching for the High Road Rights vs. Efficiency Paper #7”,  https://wwwc.cc.columbia.edu/sec/dlc/ciao/wps/smw01/smw01.html

Massey. D. S., Arango, J.,Hugo, G., vd., (1993) “Theories of Internatıonal Migration: A Review and Apprasial”, Population and Development Review, s.431-466,19

Migration Watch UK, (2004), http:// www.migrationwatchuk.org

Mulder, C. H., (1993), Migration dynamies: A life Course Approch, Amsterdam PDOD Publications.

OECD, (2003), Trends in İnternational Migration: SOPEMI 2002 Edition.

OECD, http://www.oecd.org/dataoecd/16/34/2968105.pdf-oecd

Perrons, D. and Skyers, S. (2003), Emprowment through Participation? Conceptual Explorations and a Case Study,İnternational Journal of Urban and Regional Research,Vol, 27,2, 265-85

Petersen, W., (1970), Population, London: The Macmillan Company., 2.ed.

Portes, A., (1978), “Migration and Underdevelopment”, Politics and Society, s.1-49, 8.

Ritchey, N.P. (1976) Explanation of migration, Annual Review of Sociology, Vol.2,363-404

Schuster, L. And Solomos, J., (2002)‘Rights and Wrongs across European Borders: Migrants, Minorities and Citizenship”, Citizenship Studies, Vol.6. No.1,2002, p.37

Scmidtke, O., (2001) “Transnational migration a challenge to European Citizenship regimes”, World Affairs, No:1, Vol.164; Pg.3; ISSN 0043-8200

  1. TC. Dışişleri Bakanlığı (2004), “Turkey on Illegal Migration”,http://www.mfa.gov.tr/PrintPageE2.asp

Theielemann, E. R., (2003), “Why Asylum Policy Harmonisation Undermine Refugee Burden-Sharing”, European Journal of Migration and Law,

Van Hear, N., (1998), New Diasporas, The mass exodus,dispersal and regrouping of migrant communities, London, UCL Press

Vink, M, (2002), “Europen Immigration politics; Review Article”, West European Politics, No:3, Vol.25; pg.203; issn:0140-2382


 

[1] Örneğin Migration Watch UK (2004), İngiltere’de 2002 yılında sığınmacılar için yapılan harcamanın İçişleri Bakanlığı verilerine göre 1,8 milyar pound olduğunu ve buna ilave 176 milyon pound yasal yardım yapıldığını belirtmektedir.

[2] Bu rakam sığınmacı sayılarını dışarıda bırakmaktadır.

[3] Ekim 2004 de görüşülecek Avrupa Anayasanın en çok tartışılacak maddelerinden biri de  sığınmacılık ile ilgili düzenlemeleri tanımlayan maddeler olarak gözükmektedir (Migration Watch UK,2004)

[4]AB göç rejiminin geçmişinde 1951 Cenevre Konvansiyonu kapsamında biçimlenen göçmenlik ve sığınmacılık anlaşmasından, 1957 Roma anlaşmasına kadar uzanmaktadır, güvenlik ve sınır kontrolü ile ilgili ilk kendiliğinden işbirliği 1975 yılında başlamıştır. Bunu 1985 yılında çoklu devletler arası işbirliği olarak düzenlenen Shengen anlaşması, 1990 yılındaki Dublin Konvansiyonu izlemiştir. 1992 yılındaki Maastric anlaşması ‘Birlik Yurttaşlığı’ kavramını öne sürerek birlik yurttaşlığı ile üçüncü ülke yurttaşlarının arasındaki farkların altını çizmiştir. İçişleri ve adalet işlerindeki hükümetler arası işbirliği AB’nin saç ayaklarından birisi olarak sürmüş fakat oy birliği içinde  oluşturulmuş kurallar ile alınmış kararların eksikliği nedeni ile çok sıkıntı yaratmıştır.1997 Amsterdam anlaşması, AB Komisyonu içinde adalet ve içişleri yönetimi kurumsallaştırılmış ve Avrupa göç mevzuatının geniş bir bölümünün ‘ortaklaştırılmasının’ başlangıcı oluşturulmuştur (Vink, 2002). Bu konuyu da kapsayan en geniş metin  2003 yılı temmuz ayında üye devletlerin hükümetlerine sunulan, Fransa eski Devlet Başkanı  Valery Giscar D’Estaing yönetiminde yürütülen Avrupa’nın Geleceği Konvansiyonunda oluşturulan Avrupa Anayasası Taslağı olup, Ekim 2003’te toplanan Hükümetler arası Konferansta karar bağlanmaya çalışılmış ve 2004’te de onaylanması planlanmış olmakla birlikte, ekim ayında oybirliği ile karar alınmaması nedeni ile süreç uzamış gözükmektedir. Söz konusu Anayasa taslağının 166,167 ve 168’nci maddeleri uluslararası hareket serbestliğini, sığınmacı ve göç kabul koşullarını tanımlamaktadır. Söz konusu maddeler de dahil olmak üzere (örneğin İngiltere’nin) Anayasa’nın çeşitli maddelerine itirazı söz konusudur (Migration Watch UK,2004). ..    

[5] 2000 yılında Almanya, kendi içinde işsizlik oranın yüksekliği ve yeni göçmen alınmasına karşı yükselmiş tepkilere karşın, Bilgi Teknolojileri alanında çalışacak 75.000 kişiye ihtiyacı olduğunu belirtmiş, ABD bu çağrıya yüksek ücret ve ‘green card’ kapsamına almayı da içeren ve 20.000 kişilik bir talep ile yanıt vermiştir(Favell;Hansen,2002)..

[6] Kirişçi(2003), bu rakamın 1972 yılında 600.000 olduğunu vurgulamaktadır.

[7] Bakınız, Schuster,L. And Solomos, J., (2002)‘Rights and Wrongs across European Borders: Migrants, inorities and Citizenship”, Citizenship Studies, Vol.6. No.1  

[8] Nitekim, İngiltere Başnbakanı Blair mart 2004’de 100.000 yeni göçmen kabul etme kararını eleştirenlere yanıt verirken, bu yolla ‘göçün seçici’ bir boyut kazanmasını sağlamayı amaçladığını belirtmektedir.

Almanak Bilgiler

  • Yazar: Atilla Göktürk
  • Yıl: 2003
Ara...

AYRINTILI ARAMA

  • Etiketler
  • Kategori
  • Yazar
  • Yıl

Üye Giriş