YOKSULLUKLA MÜCADELE Mİ, YOKSULLARLA MÜCADELE Mİ?

Almanak 2003Sınıf mücadeleleri tarihi, bir anlamda eşitlik mücadelesi tarihi olarak da okunabilir. Zira her sınıf, kendi toplum tasavvurunun merkezine eşitlik idealini yerleştirir. Köle ayaklanmalarından köylü isyanlarına, burjuva devrimlerden proleter devrimlere kadar insanlığın büyük alt üst oluşlarının itici gücü daima, daha fazla eşitlik talebi olmuştur. Dolayısıyla eşit bir toplum kuramayan bütün egemen sınıflar da, iktidarlarının temeline dinamit koyan bu devrimci tutkuyu bastırmak için eşitsizliğin kaynağını toplumsal yapının dışında, doğal bir yasa olarak göstermeye çalıştılar. Böylece egemen sınıflar eşitsizliğin kaynağını gizleyebildikleri oranda, aslında sınıfsal sömürüyü de gizlemiş oldular...

Bilimin, teknolojinin hayli ilerlediği, üretimin aşırı arttığı günümüzde de egemen sınıfların eşitsizliğe bakışı, bu tarihsel özünden pek bir şey yitirmedi. Buna karşın yoksulluk ve zenginlik arasındaki uçurum, uzun süredir hiç olmadığı kadar gündemde. Bunda, küreselleşmenin refaha dair vaatkar paradigmalarının büyüsünü kaybetmesinin payı büyük elbette. Finansın, mal ve hizmetlerin, bilginin, iletişimin uluslararası sınırları aştığı, saniyelik hızlarla hareket ettiği bir çağın temel karakteristik özelliği aynı zamanda yoksulluk olarak tarif ediliyor. Eşitsizlik sadece sağlıksız konutlar, eğitim, sağlık, gelir vb. toplumsal alanlarda kendini göstermiyor, doğal kaynakların dağılımında da belirgin bir şekilde dikkati çekiyor. Temiz hava, su kaynakları, ormanlar zenginliğin dağılımıyla paralel bir seyir izliyor. İşte böylesine derin eşitsizliklerin varolduğu bir dönemde yoksulluğun tartışılması ve yeni çözüm yolları üretilmesi de son derece anlaşılır oluyor.

 

Nitekim yoksulluk muhalif hareketlerin, sendikaların, küreselleşme karşıtı otonom grupların gündemi değil sadece, yoksullaştırmanın baş müsebbipleri olarak görülen Dünya Bankası'nın, zengin devletlerin, uluslararası tekellerin de gündeminde artık. Kuşkusuz bu yelpazede yer alan her aktörün yoksulluğu aynı saiklerle kavradığını söylemek mümkün değil. Çünkü tarihsel olarak kitlesel yoksullaşma süreçlerinde yoksulluk, bizatihi yoksullaştıranların da ideolojik söyleminin bir unsuru, politik ve ekonomik yeniden yapılanma programlarının bir dinamiği haline gelebiliyor.

Bugün yaşanan gelişmeler, tam da burjuvazinin yoksulluğu nasıl kullandığının açık örnekleri ile dolu. Dünya Bankası ve uluslararası şirketler "yoksullukla mücadele" programları oluşturuyorlar, felsefi/akademik tartışmalarda yoksulluk vurgusu ön plana çıkıyor, ABD emperyalizmi Büyük Ortadoğu Projesi'ni (BOP) ve "terörle mücadele" stratejilerini yoksulluk ile gerekçelendiriyor. Küreselleşmeye, burjuva siyasal ve iktisadi mekanizmalara, (partiler, IMF, Dünya Bankası, DTÖ, BM) ABD hegemonyasına karşı öfkenin yükseldiği bir dönemde, "yoksullukla mücadele" söyleminin emperyalist paradigmaların merkezine oturması bir tesadüf olmasa gerek. Bu yüzden yoksulluk kökeni, mevcut politikalar ile bağlantısı ve yol açtığı sonuçlar bağlamında ele alındığı müddetçe siyasal bir mücadelenin konusu olabilir ancak. Aksi taktirde eşitlik isteyen kesimlerin en acımasız düşmanı da olabilir...

MALTHUSÇULUK VE AŞIRI NÜFUS EFSANESİ

Yoksulluk ile zenginlik arasındaki ilişki, burjuva ekonomi politiğinin en fazla çarpıttığı olguların başında geldi hep. Zenginlik, ticaretin bir ürünü sayılırken, yoksulluk "kıt kaynaklar ile nüfus arasındaki orantısızlığın" sonucu olarak görüldü. Yoksulluk, toplumsal yasalardan kopartılıp ya insanların vicdanlarına hapsedildi ya da doğa yasalarına havale edildi. Böylece emekçi kesimlerin eşitlik talebi de bir boş inanç, ütopya, umutsuz çabalar olarak mahkum edilmek istendi. Bütün bir kapitalizmin tarihi boyunca burjuvazinin yoksullara nasıl baktığını tek bir kelimeyle özetleyecek olsaydık eğer, bu Malthusçuluk'tan başkası olamazdı herhalde.

Yoğun bir kitlesel yoksulluğun yaşandığı 18. yüzyılda Fransız Devrimi'nin estirdiği rüzgarlardan tedirgin olan burjuvazi, baskı ve terör rejiminin yanında amansız bir fikir savaşı da vermek zorunda kaldı. 1798'de Papaz Thomas Malthus, "Toplumun Gelecekteki Gelişimine Etkileri Açısından Nüfus İlkesi Üzerine Bir Deneme" adlı broşürüyle burjuvazinin yardımına koştu. Malthus'un hedefi Fransız Devrimi'nin eşitlik idealiydi ancak, broşürde dile getirilen saldırgan siyasi fikirler, her dönem değişik kılıflar ve gerekçelerle yeniden ve yeniden gündeme getirilerek burjuvazinin yoksulluğa bakışının temel mantığını oluşturdu. Günümüzde adına açıkça atıf yapılmasa da Malthusçuluk, adaletsizliğin kaynağını çarpıtmada baş aktör olmayı sürdürüyor. Dünya Bankası'nın yoksulluk algısı, Birleşmiş Milletler'in nüfus planlaması, okullarda okutulan ekonominin temel ilkeleri, ABD'nin "terörle mücadele" konsepti vs. Malthus'un nüfus ilkesinin ruhunu taşıyor.

Malthus'un teorisinin esasını, doğanın kaynakları ile nüfusun artışı arasındaki orantısızlık oluşturuyordu. "Nüfusun gücü" diyordu Malthus, "Yeryüzünün insanın geçimini sağlama gücüne kıyasla, sınırsız ölçüde büyüktür... Nüfus kısıtlanmadığında, geometrik oranla çoğalır. Geçim araçları ise ancak aritmetik oranla artar..." Bu mantığı bir tekerleme gibi tekrarlayıp duran Malthus nihayetinde ulaşmak istediği siyasal sonucu açıkça dile getiriyordu: "Nüfusun ve yeryüzündeki üretimin bu iki gücü arasındaki doğal eşitsizlik ve onların etkilerini sürekli olarak eşitlemek zorunda olan büyük doğa yasası, toplumun yetkinleşmesini olanaksız kılan büyük bir engeldir." Yani Malthus, doğanın nesnel yasalarının sonucunda zenginlik ve yoksulluğun ortaya çıktığını, bu nedenle eşit bir toplumun doğaya aykırı olduğunu iddia ediyordu. Yoksulluğun bir nebze olsun azaltılması amacıyla geliştirilecek her türlü sosyal yardıma dahi hiddetle karşı çıkıyordu, Malthus:

"Daha şimdiden sahiplenilmiş bir dünyaya gözlerini açan adam, ana-babasından haklı olarak talep edebileceği bir geçim olanağı sağlayamıyorsa ve toplum onun emeğini istemiyorsa, yiyeceklerden en ufak bir pay isteme hakkının olduğunu öne süremez ve hatta, gerçekte, onun bulunduğu yerde bir işi yoktur. Doğanın görkemli şöleninde ona boş yer yoktur. Doğa ona defolmasını söyler ve sofradaki bazı konukların acıma duygularını uyandırmayacak olursa, kendi buyruğunu derhal yerine getirir. Ama eğer bu konuklar sıkışarak yeni gelene yer açarsa, ortaya derhal başka yabancılar çıkacak ve aynı iyiliği, onlar da isteyecektir..." (K. Marx, F. Engels, Nüfus Sorunu ve Malthus, Sol. Yay.)

Malthus'un "nüfus ilkesini", insan soyuna yapılmış en büyük iftira olarak niteleyen Karl Marx, bu iftiranın önemli bir dürtüyü de ortaya çıkarttığına dikkati çekti. İnsanların sefaletinin "ölümsüz bir doğa yasası" olarak açıklanması, sınıf sömürüsünü gizlemenin en etkili yoluydu, çünkü. Sefaletin sorumlusu insan toplumunun yasaları değil de doğa yasaları olunca, yapılabilecek tek şey, etkileri biraz hafifletmeye çalıştıktan sonra bu "ölümsüz yasanın" hükmüne usulca boyun eğmekti!

Burjuvazi Malthus sayesinde toplumsal sorunların nedenini açıklamak için sihirli bir anahtar elde etti: Aşırı nüfus. 18. yüzyıldan itibaren de yoksulluk, açlık, suç, fuhuş, vb. sorunların yoğun olduğu ülkeler için önerilen ilk tedbir, daima nüfus artış hızının azaltılması oldu. Öyle ki, bugün Dünya Bankası ve Birleşmiş Milletler fakir ülkelerde doğum kontrol uygulamasının yerleştirilmesi amacıyla yoğun bir çaba sarfediyor. Hatta temel sağlık hizmetleri bu ülkelerde adeta bir "doğum kontrol hizmeti" halini almış durumda. Bilimin bu denli geliştiği ve daha birkaç yıl öncesine kadar "çaresiz" olarak görülen hastalıkların kesin tedavi yöntemlerinin bulunduğu, organik tarım sayesinde en verimsiz toprakların bile kullanılabilir duruma getirildiği, birkaç milyar dolarlık fon ile aç insanların sayısının bir yıl içerisinde yarı yarıya azaltılabileceğinin burjuva iktisatçılarca da kabul edildiği günümüzde aşırı nüfusun açlığın, sefaletin, siyasal istikrarsızlığın, antidemokratikliğin nedeni olarak gösterilmesi, bilimsel değil düpedüz siyasal bir tercih kuşkusuz.

Marx ve Engels, henüz Sanayi Devrimi sonrasında geliştirilen bu "aşırı nüfus efsanesinin" gerçekte yanyana büyüyen zenginlik ve sefaletin kaynağını gizlemeye dönük olduğunu söylüyorlardı zaten. "Liberal serbest ticaret sisteminin mihenk noktasında bu teori -nüfus ilkesi- vardır. Çünkü sefaletin, yoksulluğun ve suçluluğun nedeninin rekabet olduğu bir kez tanıtlanırsa, o zaman bunu savunmaya kim cesaret edebilirdi ki?" diyordu, Engels. Ve aşırı nüfusun rekabete dayalı üretim sisteminin sonucu olduğunu vurguluyordu: "Rekabette dalgalanmalar küçükse, talep ve arz, tüketim ve üretim birbirine az çok eşit iseler, üretimin gelişimi içinde zorunlu olarak öyle bir aşamaya erişilir ki, üretici güçler belirli bir fazlalık göstermeye başlar, öyle ki ulusun büyük kitlesinin geçimini sağlama olanağı kalmaz ve insanlar, tam bolluk içinde açlıktan ölürler." (age. s.64)

Marx ve Engels, kalabalık nüfus sayesinde kapitalizmin devasa bir "yedek emek ordusu" yarattığını, bunun da sanayi için ucuz ve her an kullanılmaya müsait bir emek gücü anlamına geldiğini belirtirler. Fazladan emekçi nüfusun, birikimin ya da zenginliğin kapitalist temelde gelişiminin zorunlu bir ürünü olduğunu vurgulayan Marx, bunun tersinin de doğru olduğunu, yani bu artık nüfusun, kapitalist birikimin kaldıracı, kapitalist üretim tarzının varoluşunun bir koşulu olduğunu söyler.

Dolayısıyla "yoksullukla mücadele" eksenli tanımlanan politikaların merkezinde ucuz ve esnek bir emek ordusu yaratma hedefi vardır. Bu kapitalizmin tarihi boyunca böyle olmuştur. Ama bugün kapitalizmin bu yapısal refleksinin yanında "yoksullukla mücadele" stratejileri, giderek meşruiyetini yitiren emperyalist hegemonyanın siyasal ve ideolojik olarak yeniden tahkim edilmesinin de bir aracı olarak kullanılmaktadır.

YOKSULLUKLA MÜCADELE STRATEJİLERİNİN HEDEFİ NE?

Yoksulluğun küresel bir gündem olarak ilan edilmesi, 1990'lı yılların başına rastlar. Birleşmiş Milletler (BM) 1992 yılında 17 Ekim'i "yoksulluğun yok edilmesi günü" ilan etti. Bunu, "yoksulluğun yok edilmesi uluslararası yılı (1996)" ve son olarak da "birinci on yılı (1997-2006)" takip etti. "Yoksullukla mücadele"nin kalkınma gündemine dahil oluşunda ise 1995 yılında Kophenag'da düzenlenen "Toplumsal Kalkınma Dünya Zirvesi" kurucu bir rol oynadı. Zirve, yoksulluğun yok edilmesini "insanlığın etik, sosyal, politik ve ekonomik bir zorunluluğu" olarak kabul ediyor, ancak bu zorunluluk piyasa ekonomisinin kuralları içine yerleştiriliyordu. BM'nin "insani amaçlı" girişimleri sadece zirvelerden sonra yayınlanan deklarasyonlarla sınırlı kalırken, Dünya Bankası "Yoksullardan arınmış bir dünyanın hayalini kuruyoruz" sloganıyla daha etkin bir programı uygulamaya koydu.

Dünya Bankası Başkanı James Wolfensohn, bankanın mali kaynaklarını, yüksek eğitim görmüş personelini ve geniş bilgi tabanını yoksul insanların hizmetine sunmak, etnik ve toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamak, çevreyi korumak, temel eğitim ve yaygın sağlık yardımından herkesin eşit derecede yararlanmasını gözetmek gibi "kusursuz" stratejilerle yoksullara destek olmayı kendine ilke edindiğini savunuyordu. Gelişmekte olan ülkelere dayattığı yapısal uyum programları ve özelleştirme politikaları ile yoksulluğun yaygınlaşmasının baş müsebbiplerinden olan Dünya Bankası'nın kendisini bu ulvi amaçlara hasretmesi, elbette şüpheyle karşılanması gereken bir durum. Zira, önerdiği stratejilere yakından bakıldığında tamamı, Marx'ın Komünist Manifesto'da "tüm insanların dünya pazarları ağına katılması" olarak özetlediği bir uluslararası kapitalist tasarıya bağlanmaktadır. Temel hedef, dünya yüzeyindeki tüm proletaryayı en uygun koşullarda sermayenin sömürüsüne kayıtsız şartsız teslim etmektir. Bu, dünyanın en yoksul halklarının işe koşulmasının, onlara temel sağlık ve yaygın eğitim olanağı sağlandığı, kadınlara erkeklerle eşit haklar tanındığı izlenimi verilerek işgücünde yer almalarının yolunu açan bir stratejidir. Yani banka "yoksullukla mücadele startejileri"ni kapitalist emek pazarının katı disiplinlerini insanlığın büyük kısmına yayarak esnek bir emek ordusu rezervi yaratma fikri üzerine inşa etmektedir. Bu esnek emek ordusu rezervinin bereketli toprakları ise kuşkusuz en yoksullardır. Peki Dünya Bankası böyle bir stratejiyi hangi temel üzerine inşa etmektedir?

İlk olarak; Dünya Bankası, geniş kitleleri yoksullaştıran, onların alternatif hayatta kalma araçlarını ellerinden alan bir dizi yapısal uyum programını dayattı. Özelleştirme bu sürecin en önemli ayağını oluşturdu. KİT'lerden başlayan süreç eğitim, sağlık gibi temel sosyal alanları da kapsadı ve bugün su, enerji gibi doğal kaynaklar da piyasalaştırılmaktadır. Üstelik özelleştirme sadece işçileri etkilemedi, orta sınıfları ve küçük işletme sahiplerini de hızla yoksulluk sınırına çekti. Bunun yanında potansiyel işçi kitleleri için güvencesiz, sosyal haklardan mahrum ve katı bir disiplinin hüküm sürdüğü çalışma ortamları yarattı. Dünya Bankası bu sürecin sonunda ikinci aşamaya geçti ve yeni bir programı devreye soktu. "Devletin yeniden yapılandırılması", "kamunun küçültülmesi" adı altında bir dizi yasal düzenleme yoluyla bu kez de kamusal politikalar değil sadece, aynı zamanda kamusal politika uygulama araçları ve kaynakları da tamamen piyasalaştırılmaya başlandı. Sonuçta ekonomik, sosyal ve yasal hakları elinden alınmış, piyasanın çalışma kurallarına koşulmaya razı büyük bir yoksul kitlesi ortaya çıktı.

Dünya Bankası'nın 2000 yılından itibaren gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelere önerdiği "yoksullukla mücadele" stratejisi tam da böyle bir iklim üzerinde etkili olmaktadır. Özellikle "günlük 1 doların altında geliri olanlar"ın hedef seçilmesi son derece anlamladır. En ağır çalışma koşullarına razı olmaya hazır böyle bir yoksul kitlesi, aynı zamanda mevcut çalışan işçilerin üzerinde de bir "demokles kılıcı" rolünü üstlenmektedir. Bu nedenle sermaye yoksulları, Dünya Bankası gibi örgütleri vasıtasıyla yeniden yapılandırarak, dünya çapında yedek bir esnek emek ordusu rezervi yaratmaya çalışıyor.

ESNEK BİR EMEK ORDUSU YARATILIYOR

Kapitalizmin merkezi özelliklerinden biri emek arzının fazlalığı, sermayenin ihtiyaçlarına göre emek gücüne katılan ve ayrılan geniş insan kitlesidir. İş çevriminin yükselişe geçtiği esnada iş dünyasını tam kapasitede işletebilmek için fazladan emek gereklidir. Arkadan gelen durgunluk dönemindeyse artık kendilerine ihtiyaç kalmayan işçiler işten atılır. Patronlar, yetersiz talep yüzünden tümüyle kullanılmadıklarında bile işletmelerinin fiziki ve mekanik kısmını koruyup elde tutarlar. Binalarının, makine ve donanımın gerekli parçalarının bakım ve korunmasına piyasanın şartları ne olursa olsun daima özen gösterirler. Oysa, işçiler işin rahatlıkla elden çıkarılabilen unsurlarıdır. Sermaye, emeği ihtiyaç duyduğunda tedarik edip, ihtiyacı kalmadığında işçilere kapıyı göstermeyi ister. Emeğe üretim sürecinin kullanıp atılabilen ya da kolayca yerine yenisi konabilen bir parçası olarak muamele etmek, kapitalizmin durmak bilmez zenginlik biriktirme dürtüsünü geliştirir. İşte sermayenin bu dürtüsü, yedek bir emek ordusunun her zaman hazır olmasıyla ilgilidir.

Çünkü yedek emek ordusu, emeği denetim altında tutmanın önemli bir aracıdır. Çalışan işçilerin yerini almaya hazır büyük bir işsiz kaynağını el altında tutmak, ücretlerin hızlı yükselmesini önlemeye yardımcı olur. İşçilerin, bir durgunluk döneminde, ya da üretim tesislerinin ücretlerin daha düşük olduğu bir yabancı ülkeye kaydırılması durumunda işlerini kolayca kaybedeceklerini bilmeleri uysal bir işgücünün yolunu açar. Part-time (yarı zamanlı), geçici işçilerin çalıştırılması ya da işlerin taşerona verilmesi, emeği denetim altında tutmanın ve tam zamanlı çalışanların pazarlık güçlerini zayıflatmanın diğer yollarıdır. Part-time, geçici ya da taşeron işçiler çoğunlukla tam zamanlı işçilerden daha düşük ücretle çalışır ve ücretli tatil, emeklilik ve sağlık sigortasından yararlanamazlar.

Emek maliyetini düşürmenin bir başka yolu da, işin bazı bölümlerinin fason üretime verilmesidir. Fason iş yaptırmak için ülke içinde sendikalaşmanın olmadığı ucuz işgücü bölgelerine baş vurulabildiği gibi, daha da çok, yabancı ülkeler seçilmektedir. Fason üretim, daha önce görece güvenceli, sendikalı ve genellikle yüksek ücretli işlerde çalışan işgücünün bir bölümünü daha, daha alt düzeydeki yedek emek ordusunun üyelerine dönüştürmeye hizmet etmektedir.

İşverenin bir grevi kırmak gerektiğinde sırf militan örgütçülerin değil, tüm işgücünün yerini almaya hazır emek fazlası bulabildiği durumlarda sendika kurmak ve örgütlemek de zordur. Bir çok işyerinde, işçiler ücret artışı isteklerinde ya da işverenlerin isteklerine karşı direnmekte fazla cesur davrandıkları takdirde, işverenin fabrikayı taşıyabileceğini çok iyi bilirler. Bu yüzden, işten atılmak korkusu işçi militanlığını zayıflatmakta önemli rol oynar.

İşte Dünya Bankası'nın "yoksullukla mücadele" stratejileri çerçevesinde uygulamaya koyduğu "mikro kredi", "ev-eksenli çalışma", "iş kursları", "taşeron/fason üretim" vb. örgütlenmelerin amacı, sadece karınlarını doyurabilecekleri bir ücret düzeyinden fazlasını istemeyecek duruma itilmiş olan en yoksullardan dünya çapında esnek, kullanıma hazır, piyasanın katı çalışma kurallarına uyumlu bir emek gücü yaratmaktır. Böyle bir yedek emek gücü için fazla bir eğitim ve sağlık hizmetine de gerek yok kuşkusuz! Bu nedenle Dünya Bankası, yoksullara dönük programlarda temel eğitim ve önleyici sağlık hizmetlerine özel bir vurgu yapıyor. Yani herkese eşit, parasız, yaygın eğitim ve sağlık hizmeti istemiyor, sadece yoksulların işi öğrenebileceği kadar bir eğitimi ve salgın hastalıkları önleyecek, ama bilhassa doğum kontrolünü yaygınlaştıracak düzeyde bir sağlık hizmetini yeterli görüyor.

BAĞIMLILIK İLİŞKİLERİ YENİDEN YAPILANDIRILIYOR

"Yoksullukla mücadele", 1990'lardan 2000'lere geçerken egemen gündemde daha merkezi bir yer edinmeye başladı. Dünya Bankası, 2000/2001 raporuna "Yoksulluğa Saldırı" adını verdi. Ne var ki, bu raporda ne yoksulluğun nedenleri doğru bir biçimde saptanıyor, ne de bu nedenleri ortadan kaldırmaya yönelik bir açılım benimseniyor. Banka, bağımlı ülkelerde yoksulluğun azaltılmasının biricik çıkar yolu olarak neoliberal küreselleşmeden başka bir vizyona işaret etmiyor: Dünya Bankası, artan yoksulluktan küreselleşme politikalarını sorumlu tutmak bir yana, bizatihi bu politikalar uyarınca gerçekleştirilen reformların "yeterince başarılı" biçimde yürütülmemesinin yoksulluğu arttırdığını savunuyor. Banka, piyasa dostu reformların bazı yerlerde "hızlı" ya da "yavaş"

yapılmasını başarısızlığın ana nedeni olarak görüyor ve -devletin piyasaya müdahalesi yerine özel teşebbüsü; kamu mülkiyeti yerine özel mülkiyeti; ulusal endüstrilerin yerine yabancı üretici ve yatırımcılarla rekabeti geçiren- piyasa dostu reformların "başarılı" olarak uygulandığı yerlerde ekonomik durgunluğun aşıldığını ve büyümenin sağlandığını iddia ediyor.

Kısacası, küresel gündemde merkezi bir yer tutmaya başlayan yoksulluğu azaltma politikaları, daha "serbest ekonomi", "açık piyasalar" ve daha fazla "küreselleşme" sloganını kendine rehber edinmektedir. Bu durum, yoksulluğu azaltma söyleminin gerçekte egemen politikalara "meşru" bir imaj kazandırmanın yanında, emperyalist bağımlılık ilişkilerinin "yoksullukla mücadele" stratejileri üzerinden yeniden tanımlandığını ve aşırı adaletsizliğin yol açtığı kırılmaların tahkim edilmeye çalışıldığını göstermektedir. Nitekim 1999 yılından itibaren yoksulluk sorunu sermayenin gündeminde hep bir "kalkınma sorunu" olarak yer almıştır. Üçüncü dünya ülkelerine dönük yeni bir kalkınma vizyonu ile yoksulluğun da azaltılabileceği, bunun için de bağımlı ülkelerin siyasi, hukuksal ve iktisadi "reformları" hayata geçirmesi gerektiği öğütlenmektedir.

Oysa Dünya Bankası'nın 2000'li yıllar için geliştirdiği yeni kalkınma politikaları, yoksulluğu azaltmak bir yana, küresel dengesizliği arttıracak özelliklere sahiptir. Bu politikaların ağırlık merkezinde, yerelleşme yer almaktadır. Dolayısıyla 60'lı yıllarda olduğu gibi, kalkınma modelini izleyen ülkelerde devletin aktif müdahalesine ve korumacılığa dayanan bir strateji söz konusu değildir. Dolayısıyla yerelleşmenin asıl anlamı, ulus-devletlerin rolünün azaltılmasına odaklanmaktadır. Daha fazla yerellik, yerel birimler ile uluslararası sermaye arasında daha doğrudan bir hiyerarşi kurmaya dönüktür ve bu çerçevede yeni strateji, sermayenin bugünkü ihtiyaçlarına cevap veren bir uluslararası sistemin örgütlenmesine katkıda bulunmaktadır.

Kalkınma için önerilen ikinci temel politika ise özelleştirmedir. Devletlerin "sivil toplum örgütleri" ve yabancı/yerli sermaye ile birlikte "üçüncü bir aktör" olarak yer aldığını belirten Dünya Bankası, özelleştirmeyi bu ilişkiler ağının odağına yerleştirmektedir. Böylece büyük oranda meşruiyetini yitiren özelleştirme söylemi, yoksullukla mücadele ve kalkınma bağlamında yeniden inşa edilmeye çalışılmaktadır. Görüldüğü gibi "yerelleşme" ve "özelleştirme"yi ilkesel olarak merkezine alan yoksullukla mücadele stratejileri, aslında yoksul ülkeler ile emperyalist ülkeler arasındaki bağımlılık ilişkilerini yeniden tahkim eden, güçlendiren ve gizleyen bir özelliğe sahiptir. Çünkü Dünya Bankası yoksulluğun ortadan kaldırılması adına, yoksul ülkelerin hükümetlerine bir dizi reform dayatmasında bulunuyor. "Yönetişim" başlığı altında toplanan bu reformlar, devletin küçültülmesi çerçevesinde toplumun geniş kesimlerinin parasız olarak yararlanması zorunlu olan temel mal ve hizmet üretimini piyasalaştırmasını öngörmektedir. Bu da yoksul kesimlerin bir nebze olsun ayakta kalmalarını sağlayan son "güvenlik halkalarının" da tasfiye edilmesi anlamına geliyor.

Dolayısıyla Dünya Bankası'nın önerdiği yeni kalkınma vizyonu ve bu vizyonu pratiğe aktarmanın bir aracı olarak yoksulluğu azaltma stratejileri, ekonomik krizlerle yıpranan ve giderek dünyada tepki toplayan neoliberal bağımlılık politikalarını yeniden yapılandırmayı ve daha da güçlendirmeyi hedeflemektedir. Uluslararası sermayenin "yoksullukla mücadele"den anladığı aslında, yoksullara karşı mücadeledir. Zira onlar, uluslararası sermayenin nezdinde, esnek bir emek ordusunun mensuplarından başka bir anlam ifade etmiyor

Almanak Bilgiler

  • Yazar: Bahadır Özgür
  • Yıl: 2003

AYRINTILI ARAMA

  • Etiketler
  • Kategori
  • Yazar
  • Yıl

Üye Giriş