TÜRKİYE’Yİ PAKETLEME OPERASYONU

Almanak 2003Toplumların ve ülkelerin dil, din ya da sair sosyal alanlarda birbirlerini  etkiledikleri ve birbirlerinden etkilendikleri bilinmektedir. Bu tür etkileşimlerin insanlar ve toplumlar arasındaki bağların güçlenmesi açısından pozitif sonuçlar doğurması da olumlu bir gelişmedir. Medeniyetler arası alış verişlerle medeniyetler ve kültürler arasında yakınlaşmalar oluşmaktadır. Belki de siyasal egemenlik alanları olarak devlet yapıları ortaya çıkmamış olsa idi, söz konusu yakınlaşmalar daha hızlı ve bütünleştirici bir biçimde gelişiyor olabilirdi. Böyle bir savın geçerliliğinin, içinde farklı sosyal dokuları barındıran imparatorluk tipi yapıların tarihsel gelişim ve dağılım süreçlerinin irdelenmesi ile kanıtlanabilir ya da yanlışlanabilir olduğu düşünülürse de, 17. yüzyılın ortalarından itibaren tarih sahnesine çıkmaya başlamış olan “ulus-devlet” yapıları, çok yönlü çevresel etkileri ile, böyle bir laboratuar deneyimini olanaksızlaştırmaktadır. Bu nedenle, Osmanlı İmparatorluğu ya da Sovyetler Birliği deneyimleri, ulus devletlerin olmamış olduğu durumda nasıl bir sonuca gidilmiş olacağı hakkında anlamlı bir test ortamı oluşturmamaktadır.

 

 Çeşitli tarihsel dönemlerde ortaya çıkmış olan sosyal ve/veya siyasal yapılar, bilimsel bir yaklaşımla, koşulların oluşması sonucunda yaşanan gerçeklikler olarak kabul edildiğinde, bu oluşumları, isteksel hipotetik yapılanmalardan niçin sapmış olduklarını birtakım yapay gerekçelerle açıklamaya çalışmak yerine, içinde varoldukları koşullarla irdelemek ve anlamaya çalışmak çok daha anlamlı ve gerekir. Sosyal alandaki oluşum ve gelişmelerin de, belirli sınırlar içinde, doğa alanındaki oluşum ve gelişmelere analojik olarak, kendi kuralları çerçevesinde ortaya çıktığı kabulü ile, ulusları ve devletleri tarih sahnesine çıkaran, onları aynı ray üzerine oturturken, aynı zamanda birbirinden de ayıran dokuyu saptamak gerekmektedir. Bu doku, bir vücuttaki lenf sistemi gibi, tüm organlara birbiri ile ilintili hale getirerek, tam bir etkileşim içine sokmaktadır. Bu doku, ekonomidir.

Ekonomi ya da ekonomik faaliyet; tarihsel süreç içinde “gereksinmelerin tatminine yönelik üretim” aşamasından “birikim ve hakimiyete yönelik üretim” aşamasına evrilirken, oluşturduğu “piyasa” lenf sistemi ile tüm çevrede seçici bütünleşme ve ayrışmalar yaratmıştır ve yaratmaktadır. Bunun en tipik ve canlı örneğini de günümüzde tanık olduğumuz “küreselleşme” ya da “Yeni Dünya Düzeni” olgusu oluşturmakt

Piyasa süreci, üretim faktörleri ve ürünler alanlarında, bir bilgisayarın işleyiş tarzına analojik olarak, kanalların bazılarını açıp (ürün piyasası ve sermaye hareketliliği gibi), bazılarını kapatarak (emek piyasası gibi), istenen sonucun oluşumunda başat rol oynamaktadır. Ancak, piyasa sürecinin işleyişinin tamamlanması ve işleyişin aksamadan sürdürülebilmesi için politik üst-yapı kurumunun da istendiği biçimde kurgulanması kaçınılmaz olmaktadır. Şu halde, piyasa süreci yanında, bu sürecin işleyişinin kolaylaştırılması ve devamlılığının sağlanabilmesi için politik müdahale gerekli ve kaçınılmaz olmaktadır. Ekonomik ilişkiler bağlamında daima kapitalist merkezlerin doğrultusunda ve onların sorunlarına yanıt oluşturacak biçimde şekillenmiş olan ekonomi, şimdilerde de, yine Batı destekli kamusal yönetimde yeniden yapılanma projesi geliştirmektedir. Bu yazıda, kapitalist dünyanın bütünselliği içinde güçlülerin hakimiyetine dayalı piyasa sistemin işleyişinin sağlanmasının ikinci ayağı olan politik ve örgütsel yeniden yapılanma süreci üzerinde durarak, mecliste halen görüşülmekte olan Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısı da odağa koyarak, çevresel konumlu bir ekonominin merkeze eklemlenme sürecinde kamu yönetiminin işlevini açıklamaya çalışacağım.

*           *           *

Kamusal yönetimde yeniden yapılanmanın fiili uygulayıcıları, açıktır ki, o ülkenin siyasal karar kademeleridir. Ancak, kamusal yönetimde radikal dönüşümlerin yapılabilmesinin iki temel koşulu vardır. Bunlardan birincisi,  kamusal yönetim mekanizmasının yeniden yapılanma biçimi, tüm kapitalist dünyanın amaçlarına, özellikle de kapitalist merkezin hedeflerine uygun olmalıdır. İkinci olarak da, gerçekleştirilecek projenin iç burjuvazi tarafından desteklenmesi ve o kanalla tüm ülke halkına kabul ettirilebilir olmasıdır. Diğer bir ifade ile, böyle bir projenin toplumsal tepki çekmeden uygulanabilmesi, dış ve iç başat sermaye çevrelerinin çıkar ve hedeflerine uygun olması koşuluna bağlı bulunmaktadır.

Sermayeler arasında yaşanan çatışmanın doğal sonucu olarak, dış ve iç sermaye gruplarının aynı hedefte buluşmalarının olağan olmayacağı düşünülebilir. Bu sav, ekonomik birlikler teorisine analojik olarak, birbirine rakip ekonomiler için geçerli olduğu halde, birbirini tamamlayan ekonomiler için aynı derecede geçerliliğe sahip değildir. Bu durumda, birbiri ile çatışan merkez kapitalist ekonomilerde uygulanamayacak kamusal yeniden yapılanma projesi, çevresel konumlu ekonomilerde rahatlıkla destek bulabilir ve uygulanabilir. Nitekim, Türkiye’de uzun bir süreden beri konuşulan ve şimdilerde de rampaya koyulmaya çalışılan kamu yönetim reform projesi, hem merkez kapitalist ekonomilerin ve dış başat sermayenin hem de içteki burjuvazinin uyumlu hedefleri arasındadır ve bu nedenle de bazı kesimlerden yükselen sese kulak verilmeden, siyasal erk tarafından proje hızla uygulamaya koyulmaya çalışılmaktadır. Ancak, öngörülen proje, yasalarda belirtilen hükümleriyle Anayasa’ya açık aykırılık oluşturduğundan, hemen tümünün oylanması bitmiş olduğu halde, son maddelerinin oylanmasına geçilmemiş ve muhtemel bir anayasa değişikliğine dek yasalaştırılması yoluna gidilmeyeceği anlaşılmış bulunmaktadır. 

*           *           *

Kamu reformu olarak topluma sunulmayan çalışılan proje, yönetimde olumlu anlamda bir değişimi hedeflemediği gibi, Türkiye’de ve Türkiye’nin gereksinimlerine yanıt vermek üzere üretilmiş bir içeriğe de sahip değildir. Halen parlamentoda görüşülen, ancak son maddelere gelinmiş olduğu halde anayasa değişikliğine kadar bekletileceğine kesin gözü ile bakılan Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısı’nı bir AKP tasarrufu ve tasarısı olarak görmek doğru değildir. Zira, bu yöndeki çalışmalar 1995’lere dek uzanmaktadır. “Kamu Harcamalarının ve Kurumsal Yapının Gözden geçirilmesi” genel başlığı altında, Dünya Bankası yönetim ve denetiminde bir proje başlatılmıştır. Bu projeyle ilgili olarak, 1995 yılında “Kamu Mali Yönetimi Projesi Kredisi” başlığı altında, 2000 yılında da “Ekonomik Reform Kredisi” başlığı altında Dünya Bankası kredisi sağlanmıştır. Mart, 2000 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti adına Dünya Bankası Başkanı’na bir mektup sunulmuş ve alınan krediler çerçevesinde bazı taahhütlerde bulunulmuştur. Bu taahhütler Dünya Bankası’nca uygun bulunmuş ve 760 milyon dolarlık kredi sağlanmıştır. Alınan krediler karşılığında ilgili bakanlıklarda Dünya Bankası elemanları ile yoğun ön çalışmalar yapılmış ve aralıklarla ilerleme raporları hazırlanmıştır. İlginçtir ki, ilerleme raporlarında ve tertiplenen seminerlerde, varılan sonuçlarla ilgili olarak Türk Hükümet yetkilileri Dünya Bankası uzmanlarına değil, Dünya Bankası uzmanları Türk Hükümet yetkililerine açıklama yapmışlardır. Her iki seçenek de ülke yönetiminde otonomi açısından iç karartıcı olmakla beraber, fiilen uygulanmış olan yöntem, salt kararların değil, bizzat uygulamanın da ne derece dış güçlerin elinde olduğunu göstermesi açısından ilginçtir.

Sadece Dünya Bankası değil, onun yanında Avrupa Birliği ile yürütülen tüm müzakerelerde ve IMF ile yapılan stand-by anlaşmalarında da Türkiye’nin karşısına daima kamu reformu projesi çıkarılmıştır. Şu halde, merkez kapitalist sermayenin Türkiye’de bir kamu reformu tasarladığı açıktır. Eğer böyle ise,  Batı sermayesi Türkiye’de niçin ve nasıl bir kamu reformu projesini amaçlamaktadır? 

Türkiye, kendisi açısından olduğu kadar, Batı merkezleri açısından da stratejik bir bölgededir. Türkiye’nin bulunduğu coğrafya ve halkın sosyolojik nitelikleri Türkiye’ye farklı yönlerden önemli açılımlar getirme potansiyeli taşımaktadır. Halkının büyük çoğunluğunun İslâm olması, güney komşuları açısından; çoğunluğun Türk olması Orta Asya toplumları açısından; İslâm toplumları arasında oldukça laik ve görece gelişmiş olması ise Batı ve Avrupa açısından ilginç kombinasyonlar oluşturmaktadır. Batı merkezleri açısından Türkiye’nin stratejik konumu ise, bu sayılanlara ilâve olarak, bizzat kendi aralarındaki çatışma açısından da önemlidir. ABD’nin Büyük Ortadoğu projesi açısından olduğu kadar, bu proje karşısında, ABD’nin Ortadoğu bölgesindeki hakimiyetini kırmada, hatta geriletmede de Avrupa açısından Türkiye’nin stratejik konumu önemlidir. Hal böyle olunca, Batılı merkezler açısından, yani ABD ve AB açısından Türkiye’nin ekonomisinin olduğu kadar, politikasının ve kamu yönetiminin de Türkiye’ye bırakılmayacak kadar önemli olduğu anlaşılmaktadır. Batıda güç hakimiyeti şimdilik ABD’de olduğuna göre, Türkiye’nin şekillendirilmesinde de ABD’nin başat rolü oynaması olağandır. ABD ve AB Türkiye’ye farklı amaçlarla yöneldikleri halde, ekonomik ve politik mücadele ve çıkarları açısından Türkiye’nin yönetsel şekillendirilmesinde birleşmekteler. Bu nedenle, Dünya Bankası projesi ile IMF stand-by anlaşma hükümleri ve AB kriterleri örtüşmektedir. Tüm projelerin birleştikleri müşterek nokta, Türkiye’de siyasal ve yönetsel olarak merkezî otoritenin zayıflatılması ve farklı ekonomik  düzeydeki bölgelerin birbirinden ayrıştırılmasıdır. Böylece, küreselleşmenin birey üzerinde oluşturduğu bireyci yaklaşım, ülke düzeyinde bölgeci yaklaşıma dönüştürülmüş olmaktadır. Nasıl birey, toplumsal ve sınıf bilincinden ve ilişkisinden koparılarak, mikro milliyetçilik ya da dinsel kılıf içinde bireyselleştirilmeye çalışılarak yalnızlığa itiliyorsa, aynı mantıkla farklı ekonomik potansiyel bölgeleri de ulus ve ülke bütünsellik yönetim ve anlayışından uzaklaştırılarak, bölgesel kaderi ile başbaşa bırakılmaya çalışılmaktadır. Böylece, merkez kapitalist dokuların çevre birey ve yöre üzerindeki sömürücü hakimiyeti pekişeceği gibi, çevrenin merkeze yönelik saldırı ve tahrip gücü de yıpratılmış olacaktır.

Merkez kapitalizmin çevresel konumlu ekonomilerde uygulamaya çalıştığı diğer bir yapılanma da, olanaklı olduğu koşulda, kamu hizmetlerinin özelleştirilmesini, kamu alanı içindeki hizmetlerin ise özel kuruluşlar eliyle yürütülmesini sağlamaktır. Böylece, hem özel sermayeye yeni faaliyet ve kâr alanı açılmış, hem de özel kesim üzerindeki vergi yükü hafifletilmiş olacaktır. Bu amaçla, merkezî yönetimin sorumluluğu içindeki hizmetler yerel yönetimlere aktarılırken, yerel yönetimlerin hizmetlerin sunum biçimi üzerinde yetkili kılınması suretiyle, zamanla hizmetlerin özelleştirilmesi ve/veya hizmetin görülmesinin özelleştirilmesi yolu açılmış olacaktır.

Merkez kapitalist ekonomilerin çevresel konumlu ekonomiler üzerinde gerçekleştirmeye çalıştıkları bir başka amacı da, sosyal hizmetlerin kamusal faaliyet alandan özel alanlara çekilmesidir. Diğer bir deyişle, kamu kesimini sadece jandarma devlet konumuna indirgeyerek, sosyal hizmetlerden arındırmak merkez kapitalist ekonomilerin temel amaçlarındandır. Doğal olarak, burada da temel ilke, yukarıda verildiği üzere, özelleştirilmeye uygun diğer kamu hizmetlerin özelleştirilmesinde güdülen amaç benimsenmektedir; özel sermaye için hem yeni faaliyet ve kâr alanı açmak, hem de vergi yüklerini hafifletmektir.

Parçalar halinde verilmiş olan, merkezî kapitalist gücün çevresel ekonomilerden talebini, ekonominin ve kamunun yönetim şeması içinde şu ilkeler sırasında gerçekleştirmeye çalıştığını belirtebiliriz. Söz konusu ilkelerde başlangıç uygulaması ekonomiyi kuralsızlaştırıp serbestleştirirken, ekonomiyi  liberalleştirmektir. Açıktır ki, küreselleşme uygulamalarında da açıkça görüldüğü ve anlaşıldığı üzere, liberalizm tüm kesimler için söz konusu olmayıp, olanaklı kesimler için, özellikle de sermaye için geçerlidir. Emek kesimi, eski feodal dönemlerde toprağa bağlı esaret sistemi içinde varlığını sürdürürken, günümüzde de, benzer biçimde ülke, hatta bölge içinde hapsedilmiş bir konumdadır. Dolayısıyla, günümüzde sıkça kullanılan “liberalizm” sıfatı ile sermayenin hareketlerinin serbestleştirilmiş olduğu, yâni sermaye liberalizmi anlaşılmaktadır.

Yapı bozuculuk ve yeniden yapılandırma projesinde ikinci temel taşı hizmet ve yönetim ademi-merkezi sistemi oluşturmaktadır. Yerelleşme ya da desantralizasyon olarak tanımlanan uygulama ile yerel birimler oluşturulmakta ve merkezle ilişkisi zayıflatılan bu yerel birimler güçlü kapitalist merkezlerle karşı karşıya getirilmeye çalışılmaktadır.

Günümüzde gerçekleştirilmeye çalışılan yasal düzenlemeler de tüm bu yapı-bozucu uygulama projelerini düzenlemeye yönelik olarak son-düzenleme, yani regülâsyon işlemidir. Böylece sistem kapanmakta ve Pandora Kutusu’ndan, merkez sermayenin sömürü amaçlarına uygun çevresel yapılar çıkarılmaya çalışılmaktadır.  Söz konusu yeni oluşumla kamu yönetimi Çok Uluslu Yatırım Anlaşması (MAI) ile olduğu kadar, Hizmet Genel Anlaşması (GATS) ile de uyumlu hale getirilmeye çalışılmaktadır. Böylece tüm yerküre, sermayenin kuralları ile sermayenin emrine açılmış olmaktadır. Kâr haddi gerilediği için krize girmiş olan sermaye hem üretim açısından yeni faaliyet ve kâr alanlarına yayılarak rahatlayacak, hem de hizmet sektörüne ittiği merkezdeki kaliteli elemanlara ve hizmet birimlerine iş olanakları doğmuş olacaktır.

Bu projenin finansal akımlar açısından da çok önemli bir amacı vardır. O da, özellikle ağır borçlu ekonomileri yönetsel açıdan denetim altına alarak, varolan alacakların garanti altına alınması yanında, yeni borçlanma halinde de güvenli piyasalar oluşturmaktır. Bunun için de, kamu kesimi üzerindeki sosyal yüklerle beraber, özelleştirilebilecek tüm yüklerin atılarak, hem kamu kesiminin hem de özel sermayenin borç ödeme kapasitesi yükseltilmeye çalışılmaktadır.

Görülüyor ki, kamu yönetim sistemine yönelik düzenlemenin amaçları ve boyutları AKP’nin olduğu kadar yerel idarelerin de boyutlarını aşmakta ve uluslararası yeni sömürgecilik ideoloji ve uygulamasından kaynaklanmaktadır. Yukarıda da belirtildiği gibi, merkez kapitalist sermaye açısından amaç üçlüdür: Faktör ve ürün piyasalarına giriş rahatlığı sağlamak, hizmet piyasalarını ele geçirmek, ve finansal operasyonlara elverişli uygun piyasalar oluşturmaktır.

*           *           *

Kamu Yönetimi Reformu Projesi’nin merkezi idarenin amaçlarına da birkaç açıdan uygunluğu ortadadır. Bir kere, hizmetlerin yerel idarelere devri, buna paralel olarak, hizmetlerdeki aksaklıklara karşı geliştirilecek muhalefetin de yerelleştirilmesi yolunu açacaktır. Hizmetlerdeki aksamalardan yerel idareler sorumlu olurken, merkezdeki siyasal örgüt söz konusu muhalefetten arınmış olacaktır.

Muhalefetin yerelleşmesi, yerel idarelerin farklı partilerde olmasına bağlı olarak, merkezdeki iktidar partisini siyasal anlamda da sorumluluktan kurtaracaktır. Örneğin, iktidar partisi yerel idarelerin %60’ına sahip olsa, geri kalan idareler diğer partiler arasında dağılmış olsa, muhalefet partilere dahil yerel idarelere yönelen şikâyetlerden iktidar partisi hiçbir sorumluluk duymayacağı gibi, şikâyetlerin yöneltildiği yerel idarelere bizzat iktidar partisi de yüklenme şansını ele geçirmiş olacaktır. Üstelik de böyle bir yüklenme karşısında, merkezi idarenin kaynak vermediği gibi bir bahane de artık ileri sürülemeyecektir, çünkü tasarıya göre, hizmet devri ile birlikte yerel yönetimlere kaynak ve eleman devri de gerçekleştirilecektir. Ancak, tasarıda varolan kaynak ve eleman devri hükmü, hiçbir biçimde yeterli kaynak ve eleman devri anlamına gelmeyecektir. Hal böyle olunca, merkezî idarenin muhalif partilere bağlı yerel idareleri siyasal açıdan denetleme gücü bugünkünden çok daha büyük boyutlara ulaşmış olacaktır. Aslında hizmet ademi-merkeziyeti olarak topluma yansıtılan bu yeni proje, vergi salma ve kaynak dağıtımını merkezde tuttuğu için, şimdiki uygulamaya göre çok daha merkezî-denetim esasına dayanmaktadır. Bilindiği gibi, federatif yönetim biçimlerinde yerel yönetimler birçok hizmetlerin görülmesinden sorumludurlar, ama o sistemde yerel yönetimler vergi salma yetkisine de sahiptirler. Kamu yönetimi reform projesi olarak topluma sunulan bu proje, federatif yönetim sisteminin sadece bazı yönlerini merkezî yönetim sistemi içine alarak, kendine özgü çarpık ve iç tutarlılığı olmayan bir yapı oluşturmaya çalışmaktadır.

*           *           *

Kamu yönetimi reform projesi olarak topluma sunulan bu projenin halka benimsetilmesinde iki farklı kanaldan hareket edilmektedir. Bunlardan biri, gerçekten aşırı merkeziyetçi bir kırtasiyeye boğulmuş olan ve bu nedenle etkin çalışamayan kamu kesiminde bürokrasiyi hafifletme ve etkin çalışma koşullarının sağlanacağı iddiasıdır. Koyu harflerle verilmiş olan bu iki sözcüğe dikkat edelim. Birbiri ile fazla ilişkili olmayan bir işleyişten haklı şikâyet yükselirken, siyasal yaşamda vazgeçilmez öneme haiz başka bir doku ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır, Bir defa, “bürokrasi” ve “kırtasiye” sözcükleri arasındaki farkı çok net ve açık olarak tartışmak gerekmektedir. Bürokrasi, bilgi ve icra gücüne sahip olan bürokratik kademelerin siyasal ve idarî karar ve eylemlerde söz sahibi ve taraf olması anlamına gelir. Örneğin, Devlet Plânlama Teşkilâtı veya Devlet istatistik Enstitüsü ya da herhangi bir bakanlığın bürokratik kademesinin siyasal erki bilgi ve deneyimleriyle desteklemesi ve alınan kararları uygulaması Niskannen tanımlamasında bürokrasidir. Bürokrasinin kamusal kararları ve devlet işlerini yavaşlattığı doğrudur. Ama bu yavaşlık, hem bilgilerin toplanması, hem de siyasal kararlarda son söz hakkının elde tutulabilmesi açılarından fevkalade gereklidir. Genellikle dillendirilenin aksine “devlet işleri” çabuklukla kotarılmaz ve kotarılmamalıdır.

Kırtasiye ise, alınması çok doğal olan kararların çeşitli bürokratik kademelerde masadan masaya gezdirilmesi ve imzadan imzaya dolaştırılması şeklinde ifade edilebilecek, işlerin görülmesinde yaşanan anlamsız kademelerdir. Örneğin, tedavisi olanaksız bazı hastalıklarda istenen heyet raporlarının belirli dönemlerde yinelenme talebi ya da bir devlet hastanesinde bir doktorun yazmış olduğu reçetenin, kuyruğa girilerek baştabip denen bir kişiye onaylatılmas(!) gibi gerçekten anlamsız işlemler kırtasiyedir. Bu tür işlemler anlamsızdır, ne topluma ne de bireye bir yarar sağlar; sadece işlemin süresini uzatır, zaman kaybına yol açar ve maliyet oluşturur. Başka bir örneği de şirket kurmada karşılaşılan güçlükler oluşturmaktadır. Bir şirketin kurulması için sanırım on dokuz devlet dairesine ayrı ayrı başvurup, izin ve belge almak gerekiyordu. Bu bir kırtasiyedir. Son günlerde yapılmış olan düzenleme ile, şirket kuruluşu ilgili odaya tescil ettirildikten sonra, söz konusu on dokuz daireye kuruluş bildirimini meslek odası yapmaktadır. Böylece kırtasiye önlenmiş olmaktadır. İşletmelerin kuruluşunda maliyeye bildirim bir bürokrasi değil, kırtasiyedir, ancak  kuruluş için gerekli ÇED raporu bir kırtasiye değil, bürokrasidir, Bürokrasi korunurken, kırtasiyenin kaldırılması gereklidir ve ekonomiye yüzde yüz yarar sağlar. Ekonomi yazınında böylesi verim arttırıcı ve tasarruf sağlayıcı iyileştirmelere x-etkinliği sağlayıcı önlem adı verilir. Tersinden bakarsak, kırtasiye X-etkinsizliği oluşturan anlamsız ve yararsız faaliyet alanıdır. Bu alanın tümüyle kaldırılması gerekmektedir.

Bürokrasi ile kırtasiye arasındaki ufak değil, kocaman farka işaret ettikten sonra, şunu netleştirmemiz gerekmektedir ki, kırtasiyenin kaldırılması anlamlı ve de gereklidir, ama bürokrasinin kaldırılması diye bir şey olamaz. Bürokrasi, siyasî, malî, ekonomik ve tüm konularda siyasal karar organını destekler. Bürokrasi, dünya ve yerel siyaset ve ekonomilerin geçmiş ve gelecek analizlerini yaparak, siyasal ve idarî karar organlarına zemin hazırlar. Bürokraside siyasette olmayan devamlılık vardır. En belirgin olarak dış siyasette kendini gösteren devamlılık, siyasal karar mekanizmaları için fevkalâde önemlidir. Bürokrasinin içine sızmış kırtasiyenin önlenmesi gerekli olmakla beraber, bürokrasinin kaldırılması asla düşünülemez. Kırtasiyenin kaldırılması, devlet daireleri arasında anlamsız evrak dolaştırma işleminin kaldırılması ve böylece zaman ve enerji tasarrufu sağlanması anlamına geldiği gibi, rüşvet kanallarının ortadan kaldırılmasını da ifade eder. Buna karşın bürokrasinin ortadan kaldırılması, güçlü ekonomik alanların, yani sermayenin, ekonomik faaliyetlerinde denetimsiz olarak önünün açılması, kendi yararı lehine toplumsal yararı zedelemesine olanak sağlanması anlamına gelir. Sermayenin bürokrasiden şikâyeti, toplumsal yarar lehine önüne çıkarılan engellerle ilgili olduğu halde, bu engellerin temizlenmesinde toplumun onayının alınabilmesi için, söz konusu engeller toplumsal refahı kısıcı anlamsız ayak bağları olarak tanıtılmaktadır.

Kamu yönetimi reform tasarısı, böyle bir kavram kargaşasından yararlanılarak, topluma yedirilmeye çalışılmaktadır. İç siyaset açısından ne derece bilinçli yapıldığı üzerinde kuşku olmakla beraber, dış güçler açısından bu proje ile birlikte bürokrasinin de devre dışına çıkarılması fevkalâde bilinçli olarak dayatılmaktadır. Bürokrasinin kaldırılması dış güçlerin etki ve baskısı altına giren siyasal güçlerin serbest bırakılmasına ve rahatlamasına yol açar. Siyasal iktidar, hatta lider, tek başına karar almada ve davranmada serbest kalmaktan hoşnut olur ve böylece iç piyasada ve siyasette de gücünü kanıtladığını düşünür. Geri toplumlarda bu düşüncenin, maalesef, doğruluk payı çok yüksektir.

Siyasal erkin ya da liderin etrafından bürokratik desteğin kaldırılması, dış başat çevrelerin şiddetle arzuladıkları bir durumdur. Bürokrasinin bilgi gücünden yoksun bir politikacı, çok rahatlıkla dış güçlerin sundukları görüş ve politikanın etkisi altına girer. Böylesi yumuşak etkileşimi baskılama olarak algılayamayan siyasal lider, kendisine sunulan kararı rahatlıkla içselleştirebilir ve güçlü dış çevrelerle işbirliği içine girmede bir beis görmez. Sağlanan bu atmosferde uluslararası etkileşimde de fazla bir antidemokratik görüntü oluşmaz. Güçlü dış çevre açısından oldukça demokratik bir ortamda çevresel konumlu ülke yöneticilerini etki altına almak, onlar için de zaman ve maliyet tasarrufu sağlayıcı bir durumdur. Bunun tipik örneğini, Birinci Körfez operasyonunda ABD Başkanı’nın Irak petrol boru hattını kesme talebine Özal’ın kayıtsız uyması oluşturmaktadır.

Bürokrasi havuzu içine ulusal düzeyde parlamentoyu, uluslararası düzeyde ise, Birleşmiş Milletler gibi örgütleri koymak da, biraz zorlama gibi görülse de, olasıdır. ABD’nin son Irak operasyonunda Birleşmiş Milletleri ve NATO’yu dikkate almadan harekete etmesi, uluslararası ortamda bürokratik kademenin atlanması olarak görülebilir. Ulusal düzeyde ise, meclise ait yetkilerin, usulsüz olarak, Bakanlar Kurulu’na ya da Başbakana devri de, bürokrasinin ortadan kaldırılması olarak görülmelidir. Görülüyor ki, bürokrasi salt bürokratik kademelere hapsedilebilecek kadar dar bir kavram olmayıp, siyasal karar erkine, hangi kademede yoğunlaşmışsa, o kademeyi birikim, bilgi ve ileriye yönelik tahminlerle donatarak böylece karar erkine destek sağlayan etkileşim süreci olarak görülmelidir.

*           *           *

Bu görüşlerin ışığı altında tasarıya baktığımızda hedeflenen amaçları şöylece dört ana noktada toplamanın olanaklı olduğunu görürüz:

-          Proje, genel çerçeve yasası niteliğinde olup, kamu yönetimini, para yönetimini ve personel yönetimi de dahil tüm alanları kapsamaktadır;

-          Proje, hizmetleri yerelleştirerek, bölgelerarası ilişkileri kopartmaktadır;

-          Proje, özelleştirmeye ağırlık vermektedir;

-          Proje, sivil toplum örgütlerini yönetime katarak, yönetişim modeli oluşturmaya çalışmaktadır;

-          Proje, iktidar partisinin amaçlarının da uygulamaya koyulmasına hizmet amacı taşımaktadır.

Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısı’nın 1. maddesinde yasanın amacı “...merkezi idare ile mahalli idarelerin görev, yetki ve sorumluluklarının belirlenmesi; merkezi idare teşkilâtının yeniden yapılandırılması ve kamu hizmetlerine ilişkin temel ilke ve esasları düzenlemektir.” olarak verilmektedir.  Bu ifade yasaya temel düzenleyici olma niteliği kazandırmaktadır. Oysa, bizim idare sistemimizde böylesi bir yapılanma söz konusu değildir. Bizim sistemimizde Anayasa ve ona uyumlu yasalar vardır. Bu genel hükmü ile Anayasa’ya aykırılık açıkça görülmektedir.

Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısı’nın diğer bir amacı, savunma, adalet, sanayi ilişkileri ve maliye dışındaki tüm kamusal hizmetlerin yerel idarelere bırakılmasıdır. Merkezî yönetimden kopartılarak hizmetlerin yerel idarelere bırakılması, idare hukuku sistemimizde geçerli olan “idari vesayet” kuralına aykırıdır. Zira, proje ile, hizmetin görülmesi değil, baştan itibaren plânlanması ve yürütülmesi yerel idarelere bırakılmaktadır. Tasarının 8. maddesinin 2. paragrafına göre, “Mahalli idareler görev, yetki ve sorumluluk alanlarına giren hizmetleri, idarenin bütünlüğüne, kalkınma plânının ilke ve hedeflerine, kanunlarla belirtilen esas ve usullere, kendi stratejilerine, amaç ve hedeflerine, performans ölçülerine uygun olarak yürütür.” Bu madde kendi içinde çelişkili ifadelerle doludur. Maddeye göre, yerel idareler hizmetleri görürken bir yandan idarenin bütünlüğüne, kalkınma plânın ilke ve hedeflerine, kanunlarla belirtilen esas ve usullere uyacak, diğer taraftan da kendi stratejilerine, amaç ve hedeflerine ve performans ölçülerine uygun olarak hareket edeceklerdir. Bu maddedeki “kendi stratejilerine, amaç ve hedeflerine”  ifadesinin, “idarenin bütünlüğüne, kalkınma plânlarının ilke ve hedeflerine” ifadesiyle her durumda birbiri ile örtüştüğü ileri sürülemez. Böylesi çatışmalı hükümlerden hangisinin gerçek uygulamada yaşam hakkı bulacağı hukuk alanında tartışmalı olabileceği halde, söz konusu hükümler iktidarın siyasal görüşlerine uygun manevra alanı sağlıyor olabilir. Bu tür çatışma 9. madde hükmü ile de sürdürülmektedir. Bu maddenin 6. paragrafının hükmüne göre, “Mahalli idarelerin görev, yetki ve sorumluluk alanlarına giren konularda çıkarılacak tüzük, yönetmelik ve benzeri düzenlemelerde, mahalli idarelerin yetkilerini kısıtlayıcı, yerel hizmetleri zayıflatıcı ve yerinden yönetim ilkesine aykırı hükümler koyulamaz.”  Böylece, yerel idareler merkezin yönetim ve denetiminden fiilen çıkarılmış olmaktadır.

Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısı hükümleri arasında 10. madde hükmüne göre: “Merkezi idare ve mahalli idarelerin yetkili organlarının kararı ile uygun görülen hizmetler, ilgileri itibariyle üniversitelere, noterlere, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarına, özel sektöre ve alanında uzmanlaşmış sivil toplum örgütlerine gördürülebilir. Böylece hemen tüm hizmetler kamu idaresi dışındaki kuruluşlara ihale edilebilecektir. Böylece engel tanımayan özelleştirmenin tam anlamıyla önü açılmış olmaktadır. Kamu hizmetlerinin özelleştirilmesini GATS hükümleri çerçevesinde yorumladığımızda, yerli sermaye yanında yabancı sermayenin de kamu hizmetlerinin görülmesinde söz sahibi olabileceği düşünülmelidir.

Tasarı yönetişim ilkelerini yerleştirmeyi de amaçlamaktadır. Tasarının 5. maddesinin çeşitli fıkralarında sivil toplum örgütlerinden yararlanılacağı da açıkça belirtilmektedir. Böylece tasarıya halka yakın olma ve halkın tercihlerinin alındığı gibi bir intiba verilmeye çalışılmıştır. Türkiye’de sosyal ve siyasal güç odakları ve onlar etrafında kümelenmiş sivil toplun örgütleri görüntüsündeki “sistemin temel örgütleri” dikkate alındığında, güç odaklarının nasıl bir perdeleme arkasında siyasal karar kademelerine ulaşabileceklerini tahmin etmek zor olmasa gerek. 

Uluslararası talep ve tercihlerle şekillendirilmiş olan tasarıda siyasal iktidarın da bazı tercihlerinin yansıtılmış olduğu gözden kaçmamaktadır. Bunlara örnek olarak 4. ve 5. madde hükümleri gösterilebilir. Tasarının 4. maddesinin “Kamu yönetiminin temel amaç ve görevleri, kişilerin hak ve özgürlüklerinin kullanmalarının önündeki engelleri kaldırmak...” ifadesi çeşitli açılardan dikkat çekicidir. Aynı şekilde, 5. maddenin c bendinin “Kamu hizmetlerinin yerine getirilmesinde ve bu hizmetlerden yararlandırmada ayrımcılık; bu hizmetlerle ilgili olarak insan hak ve özgürlüklerini kısıtlayıcı idari düzenleme ve uygulama yapılamaz.” ifadesi de, özellikle de “Kamu hizmetlerinin görülmesinde...” ibaresi ile dikkat çekicidir. Zira, kamu hizmetlerinden yararlanmada, eğitim alanı ve kamusal alan olarak kabul edilen alanlar hariç, kılık kıyafet koşulu aranmamaktadır. Ancak, kamu hizmetinin görülmesi, varolan yasalara göre memurlar eli ile yürütüldüğünden, buradaki serbestinin ne anlama geldiği tartışmalıdır. Kaldı ki, kamu hizmetlerinin özelleştirilmesiyle, hizmetlerin memurlar marifetiyle görülmesi hükmü de zaten ortadan kalkmış olmaktadır.  

Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısı Taslağı’nın yasalaşması halinde Anayasa ile çatışacağı açıktır. Bu nedenledir ki, tasarı son maddelerine kadar meclisten geçirildi, son yürütme hükümleri oylanmadığı için tasarı  bekletilmektedir. Çünkü, önce ciddi boyutta bir anayasa değişikliği gerekmektedir.

*           *           *

Küreselleşme, derin krizini yaşayan merkez sermayenin çevresel alanlara yayılmasıdır: Başka bir deyişle küreselleşme, aslında merkez sermayenin çevreyi kendi kurallarına uydurma dayatması, bir bakıma tüm çevreyi küreleştirmesidir. Buradaki amaç, açıktır ki, ekonomiktir. Ekonomik anlamda sermaye raylarının çevreye döşenmesinin ana ilkesi, tüm ekonomilerin serbestleştirilmesi ve neo-liberal politikalara savrulmasıdır. Ekonomilerin serbestleştirilmesinin önündeki engellerin kaldırılabilmesi için özelleştirme, devletin küçültülmesi ve ekonomik kararlardan uzaklaştırılması kaçınılmaz koşullardır.

Ağır borçlu konumda gelişmekte olan ekonomilerin küreselleşme olgusu içinde merkez kapitalizmin hizmetine sunulabilmesi için, kendilerine dayatılan ekonomik programların desteklenmesi amacıyla kamusal yönetim biçiminde de gerekli değişimlerin yapılması kaçınılmaz görülmektedir. Bu bağlamda gelişmekte olan borçlu ekonomiler için öngörülen kamusal yönetim biçimi de merkez sermayenin çıkarlarına göre şekillendirilmeye çalışılmaktadır. Bu amaçla, ülkenin borçlarını çevirebilir ve merkeze kaynak aktarabilir bir şekilde kamusal yönetime sahip olmaları gerekmektedir. Bunun sağlanabilmesi için, farklı ekonomik düzeydeki bölgelerin merkezi devlet yapısından koparılması ve birbirinden kopartılması gerekmektedir. Böylece, görece zengin bölgeler üretici güç olarak merkeze kaynak aktarırken, geri bölgeler ise doğal kaynakları ile daha şiddetli bir sömürüye açık hale gelmiş olacaktır. Böyle bir proje, iç burjuvaziyi de geri bölgeleri destekleme külfetinden kurtarıp, merkez sermayeye eklemleme yolunu açabilecektir. Böyle bir proje merkez yönetimi de hizmetlerin aksamasından sorumlu olmaktan kurtaracak, güçlü merkez ülkelerin dayatmalarının uygulanmasına olanak sağlayacaktır.

Görülüyor ki, Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısı, ne Türkiye’nin gereksinimini karşılayabilecek, ne de AKP’nin kafasından çıkmış bir projedir. Bu proje, merkez sermayenin sıkışıklığını aşması için tüm çevreye dayattığı küreselleşme politikalarının kamusal yönetim ayağını oluşturmaktadır.

* Kızılcık dergisinin Mart-Nisan 2004 sayısında yayınlanmış olan bu yazı, küreselleşen kapitalizme eklemlenmeye çalışan Türkiye’ye kamu yönetimi alanında yapılan dayatmaları özetlemesi açısından önemli görüldüğünden buraya alındı. Kızılcık dergisi yöneticilerine teşekkür ederim.

Almanak Bilgiler

  • Yazar: İzzettin Önder
  • Yıl: 2003
Ara...

AYRINTILI ARAMA

  • Etiketler
  • Kategori
  • Yazar
  • Yıl

Üye Giriş