ANADOLU’NUN DİLİ VE DİNİ

Almanak 2003TRT’nin 3 Ağustos 2002 tarihinde çıkarılan yasanın anadilde yayın hükmünün gereğini yaklaşık iki yıl sonra yapması, demokrasi ve insan hakları açısından önemli bir başarı olarak değerlendirildi.

TRT ile RTÜK kafa kafaya verdi ve bu yasanın nasıl işletilmemesinin yolunu-yordamını bulmaya çalıştı; yayın için ortak hazırladıkları yönetmenliğe rağmen, yasanın uygulaması 7 Haziran 2004’e kadar geciktirildi.

Birlikte hazırladıkları yönetmenlik bile, Danıştay’da dava konusu oldu.

TRT’nin ana dilde yayına hazırlandığı denildiği bir dönemde, yönetmenliğin gereğini yerine getirmeyerek Danıştay’a, Genel Müdür Yücel Yener’in önderliğinde bu durum Anayasa’ya aykırı diyerek, 17 Şubat 2003’te dava açtığını ve bunu da, ancak RTÜK’ün savunma vermesiyle dört ay sonra öğrenebildik (Radikal, 16 Haziran 2003).

Ve 2003 haziran ayından 2004 haziran ayına kadar, resmen bir traji komik yaşandı. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, “TRT’de anadilde yayın sakıncalıdır” derken, bir diğer bakan Beşir Atalay ise, “Hem kamu hem de özel televizyonlarda yayın uygundur” (Radikal, 18 Haziran 2003) ifşaatında bulunurken, İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu da, “Kürtçe yayın yapan özel televizyonlar olmalı” (Hürriyet, 10 Haziran 2003) değerlendirmesi yaptı.

 

3 Ağustos 2002’den itibaren yaklaşık iki yıldır yönetmenlikle bir yasanın uygulanmasının nasıl engellendiğinin ‘keyfi yönetim’ tarzının bir örneğini yaşarken, yeni TRT Genel Müdürü Şenol Demiröz, Avrupa Birliği tartışmalarıyla birlikte konuyla ilgilenmeye başladı ve yaptığı açıklamada, TRT’de anadilde yayının çok zor olduğunu açıkladığı günden (Radikal, 28 Mayıs 2004), bir hafta sonra ilk yayının da Boşnakça olacağını açıklaması (Milliyet, 5 Haziran 2004), ‘hukuk devleti’ denilen Ankara modelinde nasıl iktidar eylendiğini özetleyen bir durumdu.

Böylesi bir tartışmanın sonunda devletin radyosundan ve televizyon kanalından resmi dil Türkçe dışında, diğer dillerde de yayın yapılmaya başlandı. Ana dillerden sadece beş (Boşnakça, Arapça, Kırmançi –Kürtçe’nin bir lehçesi olup, doğrusu Kurmanci-, Çerkesçe, Zazaca) tanesi seçildi. Bunların hangi kritere göre seçildiğiyle ilgili bir bilgilendirme yapılmadı.

Süresi ve program saati itibariyle bakıldığında, yayın hakkının kullanımından ziyade, keyfi yönetimin ‘yaptık-oldu’ taktiğinden başkaca da bir anlamı yoktu...

Tercih edilen bu beş ana dille ilgili 1927 ve 1965 yıllarındaki nüfus sayımından ana dili Kürtçe olanların payı yüzde 8,69 ve 7,07 olurken, diğer dillerde de, dağılım şöyle gerçekleşti: Zazaca yüzde 0,48; Boşnakça yüzde 0,06; Çerkesçe, yüzde 0,70 ve 0,18; Arapça, 0,98 ve 1,16. Dönemsel olarak Arapça dışında diğer dillerin toplam nüfustaki payı azalırken, Arapça’nın ki artarak yüzde 1,16’ya yükseldi.

Nüfusun ana dile göre dağılımı hakkında bilgisi olmayan açısından Türkçe de dahil insanların anadili sadece altı tane gibi düşünmek mümkündür. Oysa gerçek öyle değildir.

En azından, bilinen 31 ana dil vardır.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde bugünkü TC sınırlarının oluşturduğu topraklar dikkate alındığa dindeki ve dildeki çeşitlik, zamanla azaldı ve nüfus esas olarak Müslüman’da ve Türkçe’de yoğunlaştı.

Diğer bir deyişle Müslüman dışındaki diğer dine mensup olanlarla, ana dili Türkçe olmayanların nüfusu ciddi oranda azaldı.

19’uncu yıl sonu ve 1927 yılı mukayese edildiğinde Hıristiyanların toplam nüfustaki payı İstanbul’da yüzde 55,9’dan yüzde 35,2’ye; İzmir’de yüzde 61,5’ten yüzde 13,8’e; Trabzon’da yüzde 42,8’den yüzde 1,2’ye; Erzurum’da yüzde 31,5’ten yüzde 0,1’e geriledi.

1927’den günümüze de geçen sürenin de dikkate alınması halinde, bu oranlar, hem genel olarak hem de bu iller bazında yok denecek kadar çok çok küçük bir düzeye düştü. Aynı şekilde nüfusun ana dile göre dağılımında da Türkçe dışındaki diller itibariyle payında gerileyen bir süreç yaşandı.

1- 31 ANA DİL

Ana dilde ve dinde ayrım yok farz edilerek, vatandaşlık kimliğini perdeleyip ‘herkesin Türk’ olduğu keşfi esas alınarak, 1920’ler sonrasında siyasal, ekonomik ve sosyal hayat buna göre biçimlendirildi...

Çoğunluktayız ve iktidarız penceresinden, resmi ideolojiye göre, ‘Herkes Türk’tü... Aydın ve akademisyen konsensüsüyle de, buna göre neler üretildi neler?..

Oysa gerek Osmanlı’nın gerekse Türkiye Cumhuriyeti’nin kendi demografik verileri bile, resmi ideolojinin bu tanımlamasını yalanlıyordu.

Osmanlı İmparatorluğu nüfusunun dine göre dağılımı Müslüman, Hıristiyan, Katolikler, Protestanlar ve Yahudiler olarak yapılırken, din dışında genel olarak etnik köken ve ana dile göre yapılan dağılımda ise 24 milliyet ismi sayılıyor (Kemal H. Karpat, Osmanlı Nüfusu/1830-1914, Tarih Vakıf Yurt Yayınları, İstanbul, 2003, sayfa, 156 ve 208-229. Kısaca Karpat, age; aynen aktarıyorum):

Türkler, Türkmenler, Araplar, Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Kirmanj Kürtleri, Zaza Kürtleri, Latinler, Süryaniler, Keldaniler, Jakobiler, Maroniler, Samiriyeliler, Nasturiler, Yezidiler, Çingeneler, Dürziler, Kazaklar, Bulgarlar, Sırplar, Ulahlar, Zinganiler ve Çerkezler.

Cumhuriyet döneminde ise, önceki ismi İstatistik Umum Müdürlüğü olan Devlet İstatistik Enstitüsü’nün nüfus sayımlarıyla ilgili açıklamalarda, nüfusun ana dile göre dağılımında dikkate alınan ‘Diğer, sair diller’ dışında, ismi tek tek belirlenen 31 ana dil vardır.

1927 yılı nüfus sayımı dışında nüfusun ana dile göre dağılımında genel olarak 31 ana dil (çünkü, bu sayısı bazı dönemlerde 25 de olmuştur) hakkında bilgi verilmiş olup, bazı dilleri dağılımında göstermeme gibi bazı değişiklikler de olmuştur.

Bugün TRT tarafından radyo ve televizyonda yayımı yapılan Zazaca, nüfus sayımında Kürtçe dışında sadece 1950 ve 1965 yıllarında belirtilmiştir. Resmi olarak yazılan biçimiyle ‘Kırmanca’ sadece 1965 sayımında 45 olarak yer alırken, Kıptice ile ilgili olarak da 1935 ve 1945 yıllarındaki sayımda bilgilere yer verilmiştir.

Anadillerin dağılımı şöyle gruplandırılmıştır:

I- Türkçe.

II- İslam azınlık dilleri: Abazaca, Acemce, Arapça, Arnavutça, Boşnakça, Çerkezçe (doğrusu Çerkesçe), Gürcüce, Kırdaşça, Kırmanca, Kürtçe, Lazca, Pomakça, Zazaca. 

III- Diğer azınlıklar: Ermenice, Rumca, Yahudice.

IV- Anglosakson dilleri: Almanca, Flamanca, İngilizce.

V- Latin dilleri: Fransızca, İspanyolca, İtalyanca.

VI- Slav dilleri: Bulgarca, Çekoslovakça, Hırvatça, İşveççe, Lehçe, Romence, Rusça, Sırpça.

VII- Diğer.

İsimlerde bazı değişikliklerle birlikte, gruplandırma bu şekilde yapılıyor.

Ve anlıyoruz ki, ana dile göre nüfusun dağılımı yapılırken, Türkçe asli unsur vurgusuyla TC vatandaşı olanlar ‘azınlıklar’ şeklinde gruplandırılıyor ve bunlara içinde başta Kürtçe, Lazca olmak üzere bu dili kullanan insanlar sıralanıyor.

2- 19. YÜZYIL YARISINDA OSMANLI NÜFUSU

Osmanlı İmparatorluğu’nda nüfus tahmini çalışmalarının tarihi 1800’lü yılların başına kadar uzanıyor. Prof. Dr. Kemal H. Karpat’ın  bu konuyla ilgili yaptığı çalışmasında (Osmanlı Nüfusu/1830-1914, Tarih Vakıf Yurt Yayınları, İstanbul, 2003; ayrıca, Prof. Dr. Enver Ziya Karal, Osmanlı İmpatorluğu’nda İlk Nüfus Sayımı-1831, DİE, aralık 1997), tüm araştırma ve sayımlara yer veriliyor.

  1. 19. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı İmparatorluğu’nun, 15 tanesi Avrupa’da ve 8 tanesi Asya’da, 3 tanesi Afrika’da olmak üzere toplam26 eyalet ve 8 tane özel bölgedenoluşan bir yapısı var (Karpat, age, sayfa 54). Bu özel bölgelerden bir tanesi de Kürdistan olup, Merkezi Van’dır.

1844-1856’da yapılan çalışmada Osmanlı nüfusu 35 milyon 350 bin olup, 9 tanesi Avrupa’da (nüfusu 15 milyon 500 bin),  4 tanesi Asya’da (nüfusu 16 milyon 60 bin) ve 3 tanesi Afrika’da (nüfusu 3 milyon 800 bin) olmak üzere 16 bölgeye göre nüfusun dağılımına yer veriliyor. Buna göre Küçük Asya’nın nüfusu 10 milyon 700 bin ve Suriye, Mezopotamya ve Kürdistan’ın nüfusu ise 4 milyon 450 bin (Karpat, age, sayfa 156).

35 milyon 350 binin dinsel dağılımı, 21 milyonu Müslüman olup, 14 milyon 200 bini Hıristiyan, 150 bini Yahudi ve 300 bini de ‘Diğerleri’ne aittir.

Etnik köken itibariyle dağılımı şöyle sıralanıyor:

12 milyon 800 bini (10 milyon 700 bini Asya’da) Osmanlı (Türkler), 2 milyonu (1 milyonu Asya’da) Rumlar, 2 milyon 400 bini (2 milyonu Asya’da) Ermeniler, 150 bini Yahudi, 6 milyon 200 bini Slavlar, 4 milyonu Romanyalılar, 1,5 milyonu Arnavutlar, 36 bin Tatarlar, 4 milyon 700 bin Araplar, 235 bini Suriyeliler ve Keldaniler, 30 bini Dürziler, 1 milyonu Kürtler, 85 bini Türkmenler ve 214 bini Çingeneler.

19’uncu yüzyılın yarısında nüfusu 35 milyonu aşan Osmanlı İmparatorluğu’nun 19’uncu yüzyılın ikinci yarısında ve 20’nci yüzyılın başında hızla toprak kaybetmesi ve bölgesel savaşların ardından birinci dünya savaşıyla birlikte nüfusu da azaldı.

1893’te 17 milyon 388 bini aşan Osmanlı nüfusu (Karpat, age, sayfa 228), 1906’da 20 milyon 884 bin ve 1914’te de 18 milyon 520 bin oldu.

 

3- 1914 SONRASINDA NÜFUS

Osmanlı İmparatorluğu’nda Türkiye Cumhuriyeti’nin bugün sınırları (Doğu Trakya, Küçük Asya ve Kuzey Mezopotamya’nın yani Anadolu’nun) içinde kalan nüfus, 19’uncu yüzyılın son çeyreğinden itibaren önce artmaya başladı ve daha sonra azaldı (Tablo.1).

1884 yılında 12 milyon 587 olan toplam nüfus 1913 yılına kadar artarak yükseldi ve 15 milyon 821 bin oldu. 1914’te başlayan ve devam eden birinci dünya savaşı ve Ermeni kırımıyla birlikte toplam nüfusta ciddi gerilemeler yaşandı.

1913’te 16 milyona kadar yaklaşan nüfus, altı yıl sonrasında 1919’da 1 milyon 192 bin azalarak 14 milyon 629 bine kadar geriledi.

Yunanistan ve Türkiye arasındaki mübadeleyle birlikte, bu gerileme devam etti ve 1923’te toplam nüfus 13 milyon 93 bine kadar düştü.

1913-1923 döneminde toplam nüfus 2 milyon 728 bin azaldı.

Savaş, kırım ve mübadele ile 10 yıllık sürekli gerileme dönemi sonrasında toplam nüfus ancak 1925 sonrasında artış kaydederek, 1927’de 13 milyon 648 bine yükseldi.

Tablo. 1- Osmanlı İmparatorluğu’nda bugünkü
TC sınırları dahilindeki nüfus

(Hatay hariç, 1.000 kişi)

 

Toplam

1884     12.587 

1897     13.996

1910     15.371

1913          15.821

1919     14.629

1923     13.093

1927     13.648

Kaynak: Bir çok kaynaktan aktaran, Prof. Dr. Cem Behar, Osmanlı İmparatorluğu’nun ve Türkiye’nin Nüfusu (1500-1927), Devlet İstatistik Enstitüsü, Tarihi İstatistikler Dizisi, Cilt 2, 1996, Ankara, sayfa 61 ve 65 (kısaca DİE, Cilt 2).

4- 1914’TE NÜFUSUN DİNSEL DAĞILIMI

Birinci Dünya Savaşı öncesinde, 1914 sayımına göre Osmanlı İmparatorluğu’nun toplam nüfusu 18 milyon 520 bindi. Bunun 15 milyon 44 bin 846’sı Müslüman iken, geriye kalan 3 milyon 475 bin 170’i de etnik kökeniyle birlikte anılmakla birlikte esas olarak Hıristiyan ve Musevi idi. (Tablo.2).

Buna göre, 1914’te Osmanlı İmparatorluğu nüfusunun yüzde 81,23’ü Müslüman ve geriye kalan yüzde 18,77’si ise Hıristiyan ve Musevi.

Hıristiyan olanların mezheplerine göre ayrım yapılmasına karşın, Müslüman ve Musevi nüfusunda böyle bir ayrım yapılmamıştır.

Rum Katolik ve Rum Ortodoks nüfusları toplamı, 1 milyon 792 bin 206’dır.

Ermeni Gregoryen ve Ermeni Katolik toplamı ise 1 milyon 230 bindir. Bu halde etnik köken itibariyle 1914 yılında Osmanlı İmparatorluğu nüfusunun yüzde 9,68’i Rum ve yüzde 6,64’ü Ermenidir.

Yüzde 81’i aşan Müslüman nüfus, Türkler, Kürtler, Araplar, Çerkesler ve diğer Müslüman milliyetlerden oluşmaktadır.

Nüfusun ana dile göre dağılımıyla ilgili olarak Osmanlı Tarihçisi Kemal H. Karpat, 1914 yılı nüfus çalışmasıyla ilgili olarak şu gruplandırmayı yapmaktadır (Karpat, age, sayfa, 208-227):

Müslümanlar, Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Katolikler, Ermeni Katolikler, Protestanlar, Latinler, Süryaniler, Eski Süryaniler, Keldaniler, Jakobiler, Maroniler, Samiriyeliler, Nasturiler, Yezidiler, Çingeneler, Dürziler, Kazaklar, Bulgarlar, Sırplar ve Ulahlar.

Tablo. 2- 1914’te Osmanlı İmparatorluğu nüfusu

                                                        Toplam Payı

Müslüman                    15.044.846       81,23

Rum Ortodoks                  1.729.738      9,34

Ermeni Gregoryen           1.162.169       6,27

Rum Katolik                        62.468        0,34

Protestan                           65.844        0,35

Latin                                  24.845        0,13

Yahudi                              187.073       1,01

Maruni                                 47.406       0,26

Diğer*                                195.617       1,06                

Toplam                          18.520.016      100,00

(*): Araştırmada, dinlere ait nüfus toplamı, genel nüfus toplamına eşitlenmemesi nedeniyle, bu ‘Diğer’ kalemini eklemek zorunda kaldım. Payı, toplam nüfusundaki oranı.

Kaynak: Kemal H. Karpat, Osmanlı Nüfusu (1830-1914), Tarih Vakıf Yurt Yayınları, İstanbul, 2003, sayfa 226-227; bir çok kaynaktan aktaran DİE, Cilt 2, sayfa 46.

5- HIRİSTİYANLIĞIN TASFİYESİ

19’uncu yüzyıl yarısından itibaren Anadolu’da genel olarak Gayrimüslim (Hıristiyan ve Musevi nüfusun çok az olduğu dikkate alınmasıyla) esas olarak Hıristiyan nüfusun azalmasına ve Müslüman nüfusun artmasına bağlı olarak, kentlerin dinsel kimliğinde ciddi değişiklikler yaşandı. Bu değişiklik, bazı illerde çok ama çok hızlı ve bazı illerde de daha düşük düzeyde gerçekleşti.

Tarihinde kültürel kimliğiyle her zaman dikkat çekmiş bir kent İstanbul, bu niteliğini bir çeyrek asırlık dönemde 20’nci yüz yılın başında ciddi oranda kaybetti.

Ve İstanbul’un niteliğindeki ‘Müslümanlaşma’ ve Türkleşme yönündeki asimilasyon, daha sonraki yıllarda hızlanarak sürdü.

İstanbul’da, 19’uncu yüzyıl sonunda Hıristiyanlar’ın yüzde 55,9 ve Müslümanlar’ın yüzde 44,1 olan payı hemen hemen bir çeyrek asır sonrasında tersine döndü.

1927 yılında İstanbul’da Hıristiyan nüfusun payı 20,7 puan gerileyerek yüzde 35,2’ye inerken, Müslüman nüfusun payı artarak yüzde 64,8’e yükseldi. (Tablo.3).

İstanbul dışında, İzmir’de, Trabzon’da, Erzurum’da ve Ankara’da da Hıristiyan  nüfusun aleyhine ve Müslüman nüfusun lehine ciddi değişiklikler yaşandı. Genel olarak payı küçük düzeyde olan Musevi nüfus oranı da, küçülmeye devam etti.

Anadolu’da nüfusun dinsel dağılımı hakkında bilgi verecek bu illerin durumu incelendiğinde, genel olarak Müslümanlaşmanın ve Müslümanlaştırmanın etkin kılındığı ortaya çıkmaktadır.

Tablo. 3- Hıristiyan nüfusun payı (Yüzde)

 

19.yy sonu

1927 yılı

İstanbul

            55,9     

35,2

İzmir                

61,5     

13,8

Edirne             

43,6     

18,4

Bursa              

24,1     

3,2

Trabzon           

42,8     

1,2

Diyarbakır        

31,9     

11,9

Erzurum          

31,5     

0,1

Adana             

17,8     

9,0

Sivas               

32,8     

5,1

Ankara            

32,6     

5,2

Açıklama: Musevi nüfusun çok küçük bir oranda olması nedeniyle kaynaktaki Gayrimüslim kullanımı yerine Hıristiyan tanımlamasını tercih ettim.

Kaynak: Bir çok kaynaktan aktaran DİE, Cilt 2, sayfa 64

6- 20. YÜZYIL BAŞINDA İSTANBUL

İstanbul, 20’nci yüz yılın ilk çeyreğine kadar bilinen renkliliğine uygun yapıda bir dünya şehriydi. İstanbul’un renkliliğini çok dinli ve çok milliyetli olması oluşturuyor. Bir anlamda bu ‘çokluk’ onun kimliğiydi.

1844’te İstanbul’un 213 bin 992 olan erkek nüfusu, 1856 yılında ise 236 bini aştı. Daha sonraki yıllarda kadın dahil tüm nüfus dikkate alındı.

1885 yılına gelindiğinde İstanbul’un toplam nüfusu 873 bini aştı. Bunun yüzde 44,06’sı yani 384 bin 910’u Müslüman, yüzde 41,14’ü yani 359 bin 412’si Hıristiyan ve Musevi ve geriye kalan yüzde 14,80’i yani 129 bin 243’ü de yabancıydı. 1914 yılına gelindiğinde İstanbul’un nüfusu 910 bine yaklaştı. (Tablo. 4).

Dine göre İstanbul’un nüfusunun dağılımında en büyük pay hep Müslümanların oldu. Fakat bu oranda, 19’uncu yüz yılın sonuna kadar pek de değişiklik olmadı, hep yüzde 50’nin altında kaldı.

1909-1914 yılları arasında İttihat ve Terakki Fırkası iktidarında Müslüman nüfusu hızla arttı ve buna bağlı olarak da payı da büyüdü. Diğer bir deyişle Hıristiyan nüfusu payı aynı oranda gerilerken, Musevi/Yahudi nüfusu payındaysa çok önemli bir değişiklik olmadı.

Müslümanların İstanbul nüfusunda 1906’da yüzde 49,93 olan payı, 1914’te yüzde 62’ye yaklaştı. Musevi nüfusunun payı yüzde 6’nın altında ve yüzde 5,8 düzeyinde gerçekleşirken, Hıristiyan nüfusun payıysa 13,5 puanlık düşüşle yüzde 32,68’e geriledi.

Tablo. 4- İstanbul nüfusunun dinlere göre dağılımı(Yüzde)

  1844 1856 1885 1906 1914
Müslüman 47,91 47,51 44,06 49,93 61,59
Rum 21,39 24,78 17,48 20,41 22,57
Ermeni 22,43 19,08 17,12 7,14 8,02
Katolik 2,4 2,29 0,74 1,07 1,13
Yahudi 5,87 5,6 5,08 5,53 5,73
Diğer - 0,74 15,52 15,92 0,96
Toplam 100 100 100 100 100
Nüfusu (kişi) 213.992 236.096 873.565 864.576 909.978

Açıklama: 1844 ve 1856 toplam nüfus sadece erkek nüfusu kapsamaktadır.

Kaynak: Kemal H. Karpat, age, sayfa 140-144; bir çok kaynaktan aktaran, DİE, Cilt 2, sayfa 71, 74.

7- HEP AZALDILAR

Osmanlı İmparatorluğu’nun son çeyreğinde olduğu gibi Cumhuriyet dönemi Türkleştirme politikalarıyla toplam nüfusta Müslüman nüfusu payı artarken, Hıristiyan ve Musevi nüfusu payı azaldı.

1927-1960 dönemi nüfus sayımlarında, nüfusun dinlere göre dağılımda İslam’ın yüzde 97,38 olan payı, sürekli artarak yüzde 98,99’a yükseldi. Bu oranın, günlük olarak ifade edildiği gibi yüzde 99 bilmem kaç olduğu iddiası da ‘yalan’ olmayabilir...

Hıristiyan nüfusun payı, 1920’ler sonrasında hep düşük düzeyde kalmıştır. Hopa’da Ermenice konuşan Müslümanlar’ın varlığı (Hasan Umur, Of ve Of Muharebeleri, Güven Basımevi, İstanbul, 1949, sayfa 11), Hıristiyan ve Ermenice konuşan nüfusun neden azaldığı hakkında bilgi vermektedir. Belki Rumca konuşan Müslümanlar da vardı, belki de hala vardır...

Nüfusun dine göre dağılımı, İslam (nüfus sayımında İslam olarak kullanılıyor) ve ‘öteki’lere göre yapılıyor. ‘Öteki’ler, Musevi ve Hıristiyanlığın mezhepleri dikkate alınıyor. Oysa İslam’da, Hıristiyan dinindeki gibi mezhepsel ayrılıklar olmasına karşın, Müslümanların nüfus sayımında mezhepsel bir ayrıma gidilmiyor. Nüfusun yüzde 99’u Müslüman ya da İslam dendiğinde, İslam bütünmüş gibi bir tanımlama yapılıyor. (Tablo. 5).

Bütünlüklü bir gösterim için olsa gerek, nüfus sayım forumları da, farklı mezhep yazımını yasaklayan bir bilgi notuyla hazırlanmıştır.

İfade edildiği gibi böyle bir bütünlük varsa, Alevi-Sünni çelişkisi ve yaşanılanlar hiçbir şekilde izah edilemez...

Yakın dönemde yaşadığımız, Malatya, Sivas, Çorum ve Maraş kıyımları hala hafızalarımızda (H. Nedim Şahhüseyinoğlu, Yakın Tarihimizde Kitlesel Katliamlar, İtalik Kitapları, Ankara, nisan 1999; Derleyen Baki Öz, Alevilik İle İlgili Osmanlı Belgeleri, Can Yayınları, İstanbul, mart 1997)...

Ve Temmuz 1993 Sivas yangını...

Anadolu Aleviliği, Sünni’likten farklı olduğu gerçeği dikkate alınarak yapılan sayımda ya da araştırmada, yüzde 99’u Müslüman gibi tanımlamanın ne denli maskeli olarak kullanıldığı ortaya çıkacaktır.

Böylece, hep dillendirilen bu oranın azalmasıyla, bu toprağın insanlarına yani Musevi, Hıristiyan olanlara karşı bir baskı unsuru olarak kullanılması da engellenmiş olacaktır.

Tablo. 5- Nüfusun dine göre dağılımı
  1927 1935 1945 1955 1960
İslam 13.269.606 15.838.673 18.497.801 23.804.048 27.476.539
Katolik 39.511 32.155 21.950 21.784 24.774
Protestan 6.658 8.486 5.213 8.952 17.396
Ortodoks 109.905 125.046 103.839 86.655 106.611
Ermeni 77.433 11.229   - -
Hıristiyan 24.307 4.725 10.782 31.405 10.456
Musevi 81.872 78.730 76.965 45.995 43.926
Dinsiz 2.702 559 561 613 416
Gregoriyen   24.566 60.260 60.071 70.953
Diğer 17.494 12.965 12.703 2.494 3.749
Toplam 13.629.488 16.137.134 18.790.074 24.062.017 27.754.820

Kaynak: İstatistik Umum Müdürlüğü ve Devlet İstatistik Enstitüsü, 1927, 1935, 1945,1950, 1955 ve 1960 nüfus sayım sonuçları.

8- TÜRKÇE PAYI YÜZDE 90’A ÇIKTI

Nüfusun ana dile göre dağılımı dikkate alındığında, 1927 yılındaki sayımda yüzde 86,43 olan ana dili Türkçe olanların nüfus toplamındaki payı, 1935’te yüzde 86,02, 1945’te yüzde 88,33, 1950’de yüzde 87,14, 1955’te yüzde 89,84, 1960’ta yüzde 90,69 ve 1965’te yüzde 90,12 oldu. (Tablo. 6-7).

1930’lu yıllarda başlayan ve 1960’lı yıllara kadar süren ‘Vatandaş, Türkçe konuş’kampanyasıyla, bazı belediye sınırları içinde Türkçe’den başka dil kullanımının yasaklanmasıyla, resmi dil Türkçe’nin kullanımı yaygınlaştırılmıştır (Ayhan Aktar, Varlık Vergisi ve ‘Türkleştirme’ Politikaları, İletişim Yayınları, İstanbul, 2001, sayfa 43-44, 130).

Özellikle 1930’lu yıllarda Mecburi İskan Kanunu (1934), Türkiye’de Türk Vatandaşlarına Tahsis edilen Sanat ve Hizmetler Hakkında Kanun (1932), Tunceli Kanunu (1936), Varlık Vergisi (1942) gibi benzeri kanunların yürürlüğe girmesiyle, Türkleştirme yani asimilasyon politikaları yoğunlaştırılarak uygulanmıştır.

1927 yılına göre, 1965’e gelindiğinde nüfusun toplamında ana dili Türkçe olanların payı 4 puanlık artışla yüzde 90’ın üzerine çıktı. Diğer bir deyişle ana dili Türkçe olanların nüfus içindeki payı 4 puan azalarak yüzde 10’un altına indi.

Tablo. 6- Nüfusun ana dile göre dağılımı
Diller 1927 1935 1945 1950 1955 1960 1965
Türkçe    11.777.810 13.899.073 16.698.037 18.254.851 21.622.292 25.172.535 28.289.680
Kürtçe 1.184.446 1.480.246 1.476.562 1.676.665 1.679.265 1.847.674 2.219.502
Arapça 134.273 153.687 247.204 269.038 300.583 347.690 365.340
Zazaca - - - 174.526 - - 150.644
Rumca 119.822 108.725 88.680 89.472 79.691 65.139 48.096
Ermenice 64.745 57.599 56.179 52.776 56.242 52.756 33.094
Yahudice 68.900 42.607 51.019 35.786 32.975 19.399 9.981
Çerkesçe 95.901 91.972 66.691 75.837 79.837 63.137 58.339
Gürcüce - 57.325 40.076 72.604 51.982 32.944 34.330
Lazca - 63.253 46.987 70.423 30.566 21.703 26.007
Boşnakça - 24.613 13.280 24.013 11.844 14.570 17.627
Pomakça - 32.661 13.033 36.612 16.163 24.098 23.138
Bulgarca 20.554 18.245 8.750 6.491 5.432 4.569 4.088
Arnavutça  22.754 14.165 16.079 10.893 12.025 12.832 21.774
Abazaca - 10.099 8.602 17.200 13.740 4.689 4.563
Diğer 147.168 100.177 69.524 83.789 84.237 83.264 106.730
Toplam 13.636.373 16.154.447 18.900.703 20.950.976 24.076.874 27.766.999 31.412.933

Açıklama: 1940 sayımı, örnekleme yöntemiyle yapıldı. Buna göre toplam nüfus 17 milyon 821 bindir. Bunun 16 milyon 79 bini Türkçe, 1 milyon 20 bini Kürtçe, 81 bini Rumca, 38 bini Ermenice, 46 bini Yahudice’dir. Ve ‘-’ işareti, ilgili yılda o dille ilgili gruplandırma yapılmadığını gösteriyor.

Kaynak: İstatistik Umum Müdürlüğü ve Devlet İstatistik Enstitüsü, 1927, 1935, 1945,1950, 1955, 1960 ve 1965 nüfus sayım sonuçları.

 

Tablo. 7- Toplam nüfusta ana dil payları (Yüzde payları)

Diller                1927     1935     1945     1950     1955     1960     1965

Türkçe              86,43    86,02    88,33    87,14    89,84    90,69    90,12

Kürtçe              8,69      9,16      7,86      8,00      6,97      6,65      7,07

Zazaca             -           -           -           0,83      -           -           0,48

Rumca             0,87      0,67      0,47      0,43      0,33      0,23      0,15

Ermenice          0,47      0,35      0,29      0,25      0,23      0,19      0,10

Arapça             0,98      0,95      1,31      1,28      1,25      1,25      1,16                

Yahudice          0,50      0,26      0,27      0,17      0,14      0,07      0,03

Çerkesçe          0,70      0,57      0,35      0,36      0,33      0,22      0,18

Gürcüce           -           0,35      0,21      0,34      0,21      0,12      0,11

Lazca               -           0,39      0,25      0,33      0,12      0,08      0,07

Boşnakça         -           0,15      0,07      0,11      0,05      0,05      0,06

Pomakça          -           0,20      0,07      0,17      0,07      0,08      0,07

Bulgarca           0,15      0,11      0,04      0,03      0,02      0,01      0,01

Arnavutça         0,16      0,14      0,07      0,08      0,04      0,04      0,04

Abazaca           -           0,06      0,04      0,08      0,05      0,02      0,01

Diğer                1,08      0,62      0,37      0,40      0,35      0,30      0,34

Toplam             100,00  100,00  100,00  100,00  100,00  100,00  100,00

Kaynak: İstatistik Umum Müdürlüğü ve Devlet İstatistik Enstitüsü, nüfus sayımları.

9- KÜRTÇE, İKİNCİ BÜYÜK ANA DİL

Türkçe’nin ardından Kürtçe en çok konuşulan ana dil. Her nüfus sayımında Kürtçe bir ana dil olarak gösteriliyor. 1950 ile 1965 sayımlarında da Zazaca ve sadece 1965 sayımında Kırmanca’ya da yer veriliyor. Hem Kürtçe, hem Kırmanca ve Zazaca’nın hepsi bir arada kullanılabiliyor.

Bugün ana dilde yayım yapan TRT, Kırmançi tanımlamasıyla, 1965’e kadar resmen yazılmamış olan bir dilde yayın yapmış oluyor. 1965’e kadar nüfusun anadile dağılımına göre, hiç kullanılmamış olan bir dil kullanılıyor TRT tarafından. TRT’nin bu adlandırması da doğru olmayıp, doğrusu Kürtçe’nin Kurmanci lehçesidir.

Nüfusun 13 milyon 626 bin 786 olduğu 1927 yılında, 1 milyon 184 bin 446’sının ana dili Kürtçe. Sonraki yıllarda ana dili Kürtçe olanların sayısı, istikrarlı bir artış trendini sürdüremedi.

1935 ve 1945’te toplam nüfusun artmasına karşın, 1945’te ana dili Kürtçe olanların nüfusu 1935’e göre artmayıp, azaldı. Sonraki yıllarda da istikrarsız seyir devam etti, 1960-1965 döneminde hızlı bir artış sağlandı.  

1927’de ana dili Kürtçe olanların toplam nüfusta yüzde 8,69 olan payı, 1935’de yüzde 9,16’ya kadar çıktı, ama daha sonraki yıllarda azaldı, 1950’de yüzde 8’e, 1965’te de yüzde 7,07’ye geriledi.

1927’de Bayazıt’ta, Bitlis’te, Diyarekir’de, Elâziz’de, Hakâri’de, Mardin’de, Siirt’te, Van’da ve 1965’te ise Ağrı’da, Bitlis’te, Diyarbakır’da, Hakkâri’de, Mardin’de, Siirt’te, Van’da nüfusun yarısından fazlasının ana dili Kürtçe.

10- ARAPÇA, RUMCA VE ERMENİCE

Kürtçe’yi de Arapça ve Rumca izliyor. Ve Çerkesçe, Yahudice, Ermenice olarak devam ediyor.

Nüfusun 13  milyon 626 bini aştığı 1927’de 134 bin 273 kişinin anadili Arapça, 119 bin 822 kişinin anadili Rumca idi. Bunu 95 bin 901’le Çerkesçe, 68 bin 900’le Yahudice ve 64 bin 745’le Ermenice takip etti.

Arapça’nın 1927’de toplam nüfusta yüzde 0,98 olan payı, nüfusun artmasına bağlı olarak önce hızlı arttı ve ardından biraz gerileyerek, 1965’te yüzde 1,16 oldu.

Rumca’nın 1927’de toplam nüfusta 0,87 olan payı, sonraki yıllarda sürekli azaldı ve 1965’te yüzde 0,15’e kadar geriledi.

Ermenice ve Yahudice’nin de payı, aynı şekilde sürekli azalan bir trend izledi. Ermenice’nin yüzde 0,47 olan payı, yüzde 0,10’a inerken, Yahudice’nin de payı yüzde 0,50’den yüzde 0,03’e gerilemesi dikkat çekti.

1927 ve 1965’te de Arap nüfus Mardin, Siirt, Urfa’da yoğunluğunu sürdürmektedir.

Rumca, Ermenice ve Yahudice için böyle bir yoğunluktan bahsetmek mümkün değildir.

 

11- 2004’TE 609 BİN RUMCA

VE 329 BİN ERMENİCE OLACAKTI

1927 nüfusun ana dile göre dağılım oranları dikkate alındığında, nüfusun 70 milyona yaklaştığı 2004 yılında, nüfusun dağılımı şöyle olacaktı:

60 milyon 501 bin Türkçe, 6 milyon 83 bin Kürtçe, 609 bin Rumca, 329 bin Ermenice, 686 bin Arapça, 350 bin Yahudice, 490 bin Çerkesçe, 105 bin Bulgarca, 112 bin Arnavutça ve geri kalan da diğer diller arasında paylaşılacaktı.

Elbette, bazı ana dile, diğerlerine kıyasla daha hızlı artabilir, yurtdışı göçle filan daha az ya da daha fazla olabilirdi...

Bugünkü yaşanan, ‘yok olmanın’ bir resmidir...

Çünkü Rumca, Ermenice ve Yahudice ya da bir başka dil açısından değil artmasını, 1927’deki 120 bine yaklaşan Rumca’nın, 65 bine yaklaşan Ermenice’nın ve 69 bine yaklaşan Yahudice’nin mutlak rakamsal düzeyi bile korunamamış, azalmıştır...

Bugün ne 120 bin Rumca, ne 65 bin Ermenice, ne de 69 bin Yahudice konuşan var...

Bugün 2-3 bin Rum’un yaşadığının ifade edildiği dikkate alınırsa, Rumca, Ermenice ve Yahudice konuşanların toplamı belki de 60-70 bin bile değil...

Ne oldu, bu toprağın insanlarına?..

Ve sadece kaybolan insanlar değildi...

Bu toprağın, İstanbul’un solan iki rengi Doğu Ritli Katolik Rumlar ve Bulgarlar, tamamen soldu (Elçin Macar, İstanbul’un Yok Olmuş İki Cemaati,  İletişim Yayınları, İstanbul, 2002)...

12- SONUÇ

19’uncu yüzyıl sonu ve 20’nci yüzyıl sonu itibariyle coğrafyamızdaki nüfusun dine ve ana dile göre dağılımı dikkate alındığında, heterojenlikten homojenliğe doğru dinen ‘Müslümanlaştırılmış’ ve köken olarak da Türkleştirilmiş bir nüfus egemenliği yaratıldı.

Toprağımızdaki savaşlar, Ermeni kırımı (Taner Akçam, İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu, İttihat ve Terakki’den Kurtuluş Savaşı’na, İmge Kitabevi, Ankara, mart 1999; Osmanlı Belgelerinde Ermeniler/1915-1920, Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Ankara, 1995; Yusuf Halaçoğlu, Ermeni Tehciri ve Gerçekler/1914-1918, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 2001; Yves Ternon, Ermeni Tabusu, Belge Yayınları, İstanbul, kasım 1993; Osman Selim Kocahanoğlu, İttihat-Terakki’nin Sorgulanması ve Yargılanması, Temel Yayınları, İstanbul, 1998), Yunanistan’la yapılan karşılıklı nüfus mübadelesi (Küçük Asya Araştırmaları Merkezi, Göç-Rumlar’ın Anadolu’dan Mecburi Ayrılışı/1919-1923, İletişim Yayınları, İstanbul, 2001; Dr. Georgios Nakracas, Anadolu ve Rum Göçmenlerin Kökeni, Belge Yayınları, İstanbul, 2003; Kemal Arı, Büyük Mübadele Türkiye’ye Zorunlu Göç/1923-1925, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 2003), Kürt sorununa karşı izlenen şiddet politikasıyla birlikte uygulanan mecburi iskanlar (İsmail Beşikçi, Tunceli Kanunu 1935 ve Dersim Jenosidi, Belge Yayınları, İstanbul, 1990; Cemil Koçak, Umûmi Müfettişler/1927-1952, İletişim Yayınları, İstanbul, 2003; Ferzende Kaya, Mezopotamya Sürgünü, Abdülmalik Fırat’ın Yaşam Öyküsü, Anka Yayınları, İstanbul, ekim 2003), 1934 Trakya Yahudi olayları (Rıfat N. Bali, Cumhuriyet Yıllarında Türkiye Yahudileri, Bir Türkleştirme Serüveni/1923-1945, İletişim Yayınları, İstanbul, 2001; Avner Levi, Türkiye Cumhuriyet’inde Yahudiler, İletişim Yayınları, İstanbul, 1998), ‘Vatandaş Türkçe konuş’ kampanyaları ve Varlık Vergisi (Doç Dr. Ayhan Aktar, Varlık Vergisi ve ‘Türkleştirme’ Politikası, İletişim Yayınları, 2001; Rıdvan Akar, Aşkale Yolcuları, Belge Yayınları, İstanbul, mayıs 2000 ), 6-7 Eylül 1955’te İstanbul’da Rumlar’ın ve Hıristiyanların mallarının yağmalanması (M. Hulûsi Dosdoğru, 6-7 Eylül Olayları, Bağlam Yayınları, İstanbul, eylül 1993; Mehmet Akif Demirer, 6 Eylül 1955, Yassıada 6-7 Eylül Davası, Bağlam Yayınları, İstanbul, temmuz 1995), 1963-1965’te İstanbul’dan son Rum sürgünü (Hülya Demir-Rıdvan Akar, İstanbul’un Son Sürgünleri, Belge Yayınları, İstanbul, ağustos 1999)...

‘Tek’li kimliği pekiştirdi...

Yani Türkleştirmenin, sokakta konuşulan dilden, eğitime, politikaya, sanayiye, ticarete, istihdama, nerede yaşanacağına (mecburi iskan) kadar hayatın her alanında etnik Türk kimliğini etkin kılınmasının politikası izlendi...

1920’lerde başlayıp esas  olarak 1930’larda tamamlanmasıyla sisteme karakterini veren bu politikayla, hem ‘Müslümanlaştırmanın’ hem de Türkleştirmeninyaygınlaştırılması sonucunda, nüfusun bugünkü demografik yapısı oluşturuldu...

Bugünkü yapıya ulaşmada, 1950’ler ve 1960’lar konjonktürünün Türk-İslam sentezinin katkısını göz ardı edemeyiz. Maskeli laiklik tartışmasının aracı haline getirilen İmam Hatip Liseleri (Müslümanlığın Sünni yorumuna göre din görevlisi yetiştiren bu okulların ilki 1923’te açıldı. 1923’te 29 olan okul sayısı, kapatıldığı yıl 1930’da 2’ye indi. 1951’de yeniden açıldı. 1951’de 7 olan imam hatip eğitimi yapan okul sayısı, 1971’de Heybeli Ada Ruhban Okulu’nun kapatıldığı yılda 111’e, 1980’de 588’e, 1990’da 780’e, 1998’de 1.209’a yükseldi ve 2004’te bu sayı 452 oldu. 1971’de 48 bin 475 olan imam hatipteki öğrenci sayısı, 1980’de 178 bin 13’e, 1991’de 309 bin 553’e ve 1997’de 511 bin 502’ye yükseldi; 2004’te 84 bin 898 oldu.), işte böylesi bir sentezin etkin ürünü...

Tüm din ve mezheplere eşit uzaklıkta durma(ma)nın kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığı, sistemin değişmez karakteri olarak sunulan laikliğin vazgeçilmez teşkilatı olarak yapılandırılmış ve ‘Müslümanlaştırmada’ önemli işlev görmüştür...

Diyanet İşleri Başkanlığı, diğer dinlerden olanlar dışında Anadolu Alevileri’ni bile mezhepsel olarak Sünni İslam’ı esas alan politikaları ‘Müslümanlaştırma’ hizmeti olarak sunmuştur...

3 Mart 1924’te, 1920’de oluşturulan Şeri’ye ve Evkaf Vekâleti kaldırılarak, yerine 429 sayılı kanunla Başvekâlete bağlı Diyanet İşleri Reisliği kuruldu ve 22 Haziran 1965’te yeniden yapılandırılarak, ismi Diyanet İşleri Başkanlığı olarak değiştirildi. Bugün itibariyle 74 bin 368 personeli ve 75 bin 941 camisi olan kurumun, 2004 yılı bütçesi 997 trilyon 437 milyar lira.

Adalet Bakanlığı’nın 1 katrilyon 368,4 trilyon, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’nın 212,3 trilyon, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın 587,9 trilyon, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın 192 trilyon ve Ulaştırma Bakanlığı’nın 436,8 trilyon lira bütçesinin olduğu dikkate alınırsa, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın konumu daha net olarak ortaya çıkmaktadır...

Ve Diyanet İşleri Başkanlığı, kurulduğu 1924’ten beri herkesten toplanan vergilerle finanse edilen bütçesiyle sadece Sünni İslamcılar’a hizmet vermektedir. Vergiyi ödeyen Aleviler, Hıristiyanlar ve Museviler ise, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın hiçbir hizmetinden yararlanmadığı gibi, dini inançlarının finansmanını da kendi cemaat içinde topladığı bağışlarla karşılıyor (ki, doğrusu budur; cemaatin giderleri doğrudan karşılamasıdır, Sünniler de böyle yapmalıdır). Bu halde sonuç olarak, Sünni İslamcılar dışındaki Aleviler, Hıristiyanlar ve Museviler, çifte vergiye tabi tutulmaktadır.

TBMM’de yasalaştırılan bütçesiyle pek çok önemli bakanlıklara fark atan Diyanet İşleri Başkanlığı, denetimindeki 76 bine yaklaşan caminin, köy tanımlamasında özel bir fonksiyonu vardır. 18 Mart 1924’te kabul edilen Köy Kanunu’nun 2’nci maddesinde köy, “Cami, mektep, otlak, yaylak, baltalık gibi orta malları bulunan ve toplu veya dağınık evlerde oturan insanlar bağ ve bahçe ve tarlalarıyla birlikte bir köy teşkil ederler” şeklinde tanımlanmaktadır.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın sistemdeki rolü, cami dışındaki diğer ibadet yerlerine köy tanımında yer verilmemesi ve belli dönemlerde resmen-fiili olarak medyada Sünni İslam’ın propagandasının yapılması, gerek dolaylı-seçmeli gibi gösterip gerekse doğrudan zorunlu Sünni İslam’ın öğretisinin din dersi olarak eğitim programında yer alması, hem hukuki hem de fiili olarak Sünnileştirme’dir. Bu da, Ankara laikliğinin gerçek niteliğini ortaya koymaktadır.

Bunun sonucundadır ki, yüzde 99 bilmem kaçı Müslüman söylemi mevcuda ‘resmi’ bir kılıf geçirme olup, tek kimliği hakimiyetiyle, ‘öteki’ görmezden gelinmektedir. Burada vurgu yapılan ‘Müslümanlık’ da, esasta İslam’ın Sünni yorumundan başka bir şey değildir.

‘Müslümanlaştırmanın’ yanı sıra, Türkçe dışındaki ‘öteki’ ana dillerin 1927 yılındaki düzeyi bile korunamamıştır...

1927’de kişilerin ifade ettiği ve tespit edildiği kadarıyla nüfusun ana dile göre dağılım oranları, bugün de korunabilseydi;

70 milyonluk nüfusun anadile göre dağılımında, 609 bin Rumca, 329 bin Ermenice, 350 bin Yahudice, 490 bin Çerkesçe olması gerekirdi...

Ya, bugünkü gerçek!..

1965 SONRASI ANA DİL VERİLERİ AÇIKLANMADI

Önce İstatistik Umum Müdürlüğü ve daha sonra Devlet İstatistik Enstitüsü’nün yaptığı 1927, 1935, 1945, 1950, 1955, 1960 ve 1965 nüfus sayımlarının ‘Nüfusun Sosyal ve Ekonomik Nitelikleri’ isimli yayınlarında, nüfusun dine ve anadile göre dağılımı hakkındaki verileri açıkladı. İkinci dünya savaşı döneminde 1940 yılında sayım yerine sadece örnekleme tahmini çalışma yapıldı.

1965 sonrasında 1985 sayımı dahil ana dil sorusuyla ilgili veriler toplandığı halde açıklanmadı. Kesin veriler, nüfus sayımından 3-5 yıl sonra açıklandığı için, 1970 yılına ait verilerin açıklandığı dönemde Milliyetçi Cephe Hükümeti iktidardaydı ve DİE de, hükümette Başkan Yardımcısı olan MHP Lideri Alparslan Türkeş’e bağlıydı.

Irkçı-faşist politikanın liderlerinden Türkeş, DİE’nin nüfusla ilgili çalışmasının sonuçlarında, nüfusun ana dile göre dağılımının açıklanmasını engelledi...

Nitekim 12 Eylül-Darbeci yönetimi de, 1975 sayımında, Türkeş’in 1970 sayımıyla ilgili tavrını sürdürünce, 1965 sonrası için nüfusun ana dile göre dağılımı hakkında bilgilenmemiz engellenmiş oldu.

1965-1980 dönemi nüfus sayım formlarında,  ‘Ana diliniz?’ nedir diye sorulan soru, 1985 sayımında, ‘Ev içinde ve aile arasında konuştuğunuz dil?’e dönüştürüldü ve 1990 ile 2000 yıllarında yapılan nüfus sayımında ise artık ‘Ev içinde konuşulan dil’ de merak edilmez oldu ve böyle bir soru, forma konmadı.

Demek ki, ana dil sorusuna 1970, 1975, 1980 ve 1985 yılı sayımlarında yanıt alındı, ama sonucu açıklanmadı.

Ana dilden önce dinle ilgili sorular, nüfus sayım formundan çıkartıldı.

En son 1965 sayımında  ‘Dini?’ sorusu şu açılımla soruldu: Hıristiyanlar için 1- Katolik, 2- Ortodoks, 3- Protestan, 4- Gregoryen mezhep isimlerini; Müslümanlar ve Museviler ve diğer din mensupları için, din ismi yazınız.

Dinle ilgili soru en son 1965 ve ana dille ilgili soru da en son 1985 sayımlarında soruldu. Bunlarla ilgili bilgilenmemiz mümkün değil; çünkü, bilgileri derleyen DİE açıklamadı.

Yaptığımız bir araştırmada öğrendik ki, elbette sonuçlar açıklanmamıştı, ama ilgili birimler gerektiği şekilde bilgilendirilmişlerdi.

İSMET PAŞA’NIN ANLATIMIYLA MUSUL VE KERKÜK NÜFUSU

Irak’ta işgalle birlikte gündeme gelen, ama kimsenin doğru-dürüst veri vermekten kaçındığı bir konuya da, Lozan görüşmeleri sırasında nasıl tartışıldığını aktararak değinmek istiyorum.

23 Ocak 1923’te Lozan’da yapılan 21’inci oturumda, Musul ve Kerkük tartışılmaktadır ve Güney de dahil Musul ve Kerkük’ün Anadolu’daki Büyük Millet Meclisi (BMM) iktidarının egemenliğinde olması İsmet Paşa tarafından şöyle savunulmuştur:

Büyük Millet Meclisi Hükümeti, Türklerin olduğu kadar Kürtlerin de hükümetidir;çünkü, Kürtlerin gerçek ve meşru temsilcileri Millet Meclisi’ne girmiştir... Kürt halkı ve yukarda belirtilen temsilcileri, Musul vilayetine oturan kardeşlerinin anayurttan ayrılmalarına razı değillerdir; böyle bir ayrılmaya engel olmak için bütün fedakarlıklara katlanmaya hazırdır... Musul vilayeti nüfusunun çoğunluğunu meydana getiren Kürtlerle Türklerin, Türkiye’nin tamamlayıcı bir parçası olarak kalmasını sağlamak için, bütün güçleriyle mücadele etmekten bir an bile geri durmayacaklarına şüphe yoktur... Büyük Millet Meclisi’nde milletvekilleri vardır, hükümet ve yönetim işlerine etkili olarak katılmaktadırlar. (Lozan Barış Konferansı (tutanaklar-belgeler), Çeviren: Seha L. Meray, Yapı Kredi Yayınları, Cilt: 1, sayfa: 349-350).

Bugün nüfus toplamında Türkmen payının Kürt nüfusundan fazla olduğu iddiasıyla birer Türkmen vilayeti olarak gösterilmeye çalışılan Musul ve Kerkük, 1923 yılında Lozan Konferansı sırasında gerek İsmet Paşa’nın gerekse İngiliz Heyet Başkanı Lord Curzon tarafından sunulan bilgilere göre birer Kürt şehriydi.

İsmet Paşa, mevcut istatistiklere göre Süleymaniye, Kerkük ve Musul sancaklarından oluşan Musul vilayetinde (daha doğrusu eyaleti) 503 bin kişinin yaşadığını ve bunlardan 263 bin 830’unun Kürt, 146 bin 960’ının Türk, 43 bin 210’unun Arap, 18 binin Yezidi ve 31 binin de Müslüman olmayan olduğunu açıklıyor.

Curzon’un verdiği 1921 yılı verilerine göre ise toplam nüfus 785 bin 468 olup, bunun 452 bin 720’si Kürt ve 65 bin 895’i Türk, 185 bin 763’ü Arap, 62,2 bini Hıristiyan, 16,9 bini de Yahudi idi (Lozan, age, sayfa 345-346).

İsmet Paşa’nın verdiği bilgilere göre dağılım şöyle: Musul eyaletinde Kerkük şehrinin toplam nüfusu 184 bin olup, bunun 79 bini Türk, 97 bini Kürt ve 8 bini de Arap; 216 bin nüfusu olan Musul şehrinin nüfus dağılımı ise, 104 bini Kürt, 35 bini Türk, 28 bini Arap, 18 bini Yezidi ve 31 bini de Müslüman olmayan; Süleymaniye’nin 103 bin olan toplam nüfusunda 62 bin 830’u Kürt ve 32 bin 960’ı da Türk, 7 bin 210’u da Arap’tı.

İsmet Paşa, konferansta Lord Curzon’a karşı Musul eyaletinin demografik yapısı hakkında bilgi verdiği bilgilerle, birer Kürt şehri olan Musul ve Kerkük’ün, Kürtlerin de varlığını sürdürdüğü Anadolu’nun bir parçası olduğuna dikkat çekerek, Anadolu’daki ‘Büyük Millet Meclisi Hükümeti’ egemenliği sınırları içerisinde olmasını istemektedir.

LOZAN’IN İHLALİ

Türkleştirme politikası icrasında sıklıkla resmen başvuru kaynağı olarak ifade edilen Lozan Antlaşması’nın ‘Kesim. III- Azınlıkların Korunması’ bölümünün iki önemli maddesi baştan beri ihlal edilmiştir.

Bunlardan bir tanesi yayım hakkıyla, diğeri de cemaatlerin kendi iç örgütlenmesiyle ilgilidir. Bu, ‘keyfi’ yönetimin örneklerinden sadece iki taneciği.

TC vatandaşı olan herkesin anadilde yayım hakkı, bugünkü Avrupa Birliği’ne uyum yasalarına bile gerek duyulmadan, 1923’te kabul edilen Lozan Antlaşmasında vardır.

V e cemaatlerin, iç işleyişiyle ilgili düzenlemelerin, yine cemaatlerin oluşturacağı komisyon tarafından yapılması ve uygulaması hakkının başına da, yayın hakkının başına ne geldiyse o gelmiş gasp edilmiştir.

Hükmün uygulanması filen engellenmiş ve cemaat yetkilileri de, Ankara’ya feragatname vermek zorunda kalmışlardır.

1- ‘Yayım hakkı’ engellendi

Haber elde etme ve yayma hakkı, ifade özgürlüğünün toplumda hayat bulmasının yaşamsal değerde önemli iki haktır. Bunlardan birinin ya da ikisinin birden bir biçimde sınırlandırılması halinde, resmi ideolojinin ‘tek’leştirmesi egemen olmuş demektir.

‘Tek’leştirme, kendin dışındakileri düşman saymak olup, bunun toplumsal hayata yansıması, maddi ve düşünsel alanda kısırlık, üretememektir.

Sosyal hayatın tarihi, bunun üretilmesi mücadelesidir...

Bu, hep vardı, yarın da var olacaktır...

Ve Kopenhag Kriterleri’ne uyum çalışmalarıyla gündeme gelen ana dilde yayım ve kurs tartışmaları, bir anlamda gereksizdi. Bugünkü Avrupa Birliği’ne uyum adına yapıldığı iddia edilen yasal çalışmayla kanuni güvenceye alınan ‘yayım hakkı’, aslında zaten vardı. Ama, Ankara’nın karakteristik bir özelliği olan ‘keyfi yönetim’le uygulanması engellenmiş, ihlal edilmiştir...

 Lozan Antlaşması’nın ilgili hükmü, Avrupa Birliği’ne uyum çalışmaları yapmadan anadilde yayım yapmaya imkan vermektedir. Lozan Antlaşması’nın (Lozan Barış Konferansı/tutanaklar-belgeler, Çeviren: Seha L. Meray, Yapı Kredi Yayınları, Cilt 8, sayfa 11) 39’uncu maddesinin 2’nci paragrafı:

“Türkiye’de oturan herkes din ayrımı gözetilmeksizin, kanun önünde eşit olacaktır.”

Ve 3’üncü paragrafı:

“Din, inanç ya da mezhep ayrılığı, hiçbir Türk uyruğunun, yurttaşlık haklarıyla (medeni haklarla) siyasal haklarından yararlanmasına, özellikle kamu hizmet ve görevlerine kabul edilme, yükseltilme, onurlanma ya da çeşitli mesleklerde ve iş kollarında çalışma bakımından, bir engel sayılmayacaktır.”

Ve 4’üncü paragrafı:

 “Herhangi bir Türk uyruğunun, gerek özel gerekse ticaret ilişkilerinde, din, basın ya da her çeşit yayın konularıyla açık toplantılarında, dilediği bir dili kullanmasına karşı hiçbir kısıtlama konulmayacaktır.”

Ve 5’inci paragrafı:

“Devletin resmi dili bulunmasına rağmen, Türkçe’den başka dil konuşan Türk uyruklarına, mahkemelerde kendi dillerini sözlü olarak kullanabilmeleri bakımından uygun düşen kolaylıklar sağlanacaktır.”

Yıl 1923...

Lozan’a göre, 1923 yılından itibaren fiilen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkes, ticari ilişkilerinde, propaganda yaparken, basın ve her çeşit yayın konularında her hangi bir kısıtlama olmaksızın ana dilini kullanabilecektir...

Yıl 2004...

Ana dilde radyo ve televizyonda yayın ancak 7 Haziran 2004 tarihinde başlayabilmiştir...

Oysa ana dili kullanmak, hep kovuşturma ve cezalandırma gerekçesi olmuştur...

Kürtçe bir afiş asmak, bandrollü satılan Şivan’ın kasetini Diyarbakır’da minibüste çalmak (Radikal, 1 Nisan 2002) ya da seçim çalışmaları sırasında Kürtçe bir atasözü söylemek (Zaman, 10 Ekim 2002) önce kovuşturma ve ardından da cezalandırma konusu olabilmiştir..

1923’ten 2004’e...

Lozan’ın hükmünün gereği yerine getirilseydi ve ona uygun hukuki alt yapı oluşturabilseydi, 2004 yılına kadar anadili kullanmaktan kaynaklanan bu tür traji-komik tartışmalar da yaşanmayacaktı.

2- Cemaatlerden ‘feragatname’ alınıyor; niye?..

Resmi söylemde Lozan’da azınlıklar olarak ‘Ermeni, Rum ve Yahudi’lerin sayıldığı iddia edilmektedir. Anlamsız iddiadır; çünkü Lozan Antlaşması’nda ‘Ermeni, Rum ve Yahudi’ gibi böyle bir ayrım ya da hiçbir yerde isimlendirme yoktur, ifade edilen şudur (madde 37-45):

Müslüman olmayan azınlıklar...

Lozan’a göre ‘Müslüman olmayan azınlıklar’ (yani Hıristiyanlar, Musevi vs... ) resmi söylemde, ‘Ermeni, Rum ve Yahudi’ olarak tanımlanıyor ve diğerleri Süryaniler, Keldaniler, Ezidiler vs... görmezden geliniyor.

Resmi ideolojinin dillendirdiği gibi Lozan’da üç etnik kökenle ilgili olarak Rum, Ermeni ve Yahudi gibi azınlıkların olduğunu iddia etmek, özünde Lozan’ın ihlalidir; çünkü, böyle bir tanımlama yoktur...

Ve Lozan Antlaşması’nın 42’nci maddesi, 3’üncü paragrafı:

“Türk Hükümeti, Müslüman olmayan azınlıkların aile durumlarıyla (statüleriyle, aile hukukuyla) kişisel durumları (statüleri, kişi halleri) konusunda, bu sorunları, söz konusu azınlıkların gelenek ve görenekleri uyarınca çözümlenmesine elverecek bütün tedbirleri almayı kabul eder. Bu tedbirler, Türk Hükümetiyle ilgili azınlıklardan her birinin eşit sayıda temsilcilerinden kurulu özel komisyonlarca düzenlenecektir...”

Bu hüküm gereği, resmi söylemdeki ‘Müslüman olmayan azınlıklar’dan sadece üç tanesi (Ermeni, Rum ve Yahudi) komisyon oluşturur ve atamaları da dönemin hükümeti yapar.

1925 yazında oluşturulan bu komisyonlar sonrasında baskıların artması üzerine, 10 Eylül 1925’te Yahudi, bunu takiben Ermeni ve 27 Kasım 1925’te de Rum cemaati, Lozan Antlaşması’nın 42’nci maddesinin sağladığı bu haklardan vazgeçtiği içerikte birer belgeyi imzalayıp dönemin hükümetine verir. (Av. Yuda Reyna, Av. Ester Moreno Zonana, Cemaat Vakıfları, Gözlem Gazetecilik Basın ve Yayın, 2003, İstanbul, sayfa 44-70¸ Rıfat N. Bali, Bir Türkleştirme Serüveni, İletişim Yayınları, 2001, sayfa 95-102;  Avner Levi, Türkiye Cumhuriyeti’nde Yahudiler, İletişim Yayınları, 1998, sayfa 70-74).

Bu, Hıristiyan ve Musevilerin hukuki açıdan Türkleştirilmesidir (Doç Dr. Ayhan Aktar, Varlık Vergisi ve ‘Türkleştirme’ Politikası, İletişim Yayınları, 2001, sayfa 112-113).

Bu da, Lozan’ın bir başka ihlalidir.

Bir kurum ya da kişinin ‘hakkından feragat ettiğiyle’ ilgili metnin hukuki değeri olabilir mi? sorusunun hukuk devletindeki yanıtı, ‘Elbette olamaz...’

Ama, ‘Ankara hukukuna’ göre olabilmiştir!..

Almanak Bilgiler

  • Yazar: Nevzat Onaran
  • Yıl: 2003
Ara...

AYRINTILI ARAMA

  • Etiketler
  • Kategori
  • Yazar
  • Yıl

Üye Giriş