KAPİTALİST KÜRESELLEŞMEYE KARŞI DİRENİŞ YÜKSELİYOR

Almanak 2004Dünya 21. yüzyılın başında hem devletler arasındaki jeopolitik çatışmanın, hem de çokuluslu şirketler arasındaki ekonomik rekabetin damgasını vurduğu bir emperyalizm çağını yaşıyor. Irak ve Afganistan’da tarihin en haksız, adaletsiz, akla, vicdana, uluslararası hukuka aykırı işgalleri devam ediyor. İnsanlık dünyanın hemen hemen her yerinde farklı düzeylerde de olsa yoksulluk, sosyal adaletsizlik, ekonomik altüst oluşlar, ekolojik yıkım ve savaş gibi kapitalist sistemden kaynaklanan sorunlarla yüz yüze kalıyor. Diğer bir deyişle 90’larla birlikte nihai zaferini ilan eden kapitalizm iç çelişkilerinin faturasını tüm insanlığa ödetiyor. Öte yandan hemen hemen bütün dünyada kapitalist küreselleşme ve emperyalizme karşı yeni direniş ve mücadeleler boy veriyor. Bu yeni toplumsal mücadeleler solda yenilenmenin koşullarını yaratıyor. Sol güçler geçmiş dönemin yenilgileri üzerinden yeni deneyimlere dayanarak yeniden doğruluyor. Kapitalist küreselleşmenin yarattığı yıkım karşısında özgürlükçü ve eşitlikçi “başka bir dünyanın mümkün” olduğu fikri tekrar filizleniyor.

Neo-liberalizm çağı sürüyor

Küreselleşmenin nüfuz ettiği, kapitalist toplumsal ilişkilerin yerleştiği Türkiye, Brezilya, Meksika gibi ülkelerde IMF ve DB, çevre ülkeleri sermayenin genel çıkarları ve yönelimleri doğrultusunda hizaya getirme misyonunu sürdürüyor. Özelleştirme, deregülasyon, esnekleşme anahtar kavramları doğrultusunda uluslararası sermayenin programı dayatılıyor.

Günümüzün kapitalizmi evrensel bir nitelik taşıyor. Kendi toplumsal ilişkilerini dünyanın her köşesine yayıyor. Kapitalizmin mantığı, sermaye birikim sürecinin gerekleri her toplumsal ilişki ve yaşam pratiğine nüfuz ediyor. Ama bu ulusal devletin işlevini yitirdiği, sönümlendiği anlamına gelmiyor. Aksine devletin işlevi yerel ekonomileri dünya ekonomisinin gereklerine uyarlamak yönünde değişiyor. Devlet artık yerel ekonomi ve dünya arasında bir volan kayışıdır ve dışarıdan içeriye doğru uluslararasılaşmıştır. Ulus devletin hükümranlık alanı içerisinde sınıf, mülkiyet ve piyasalara ilişkin toplumsal ilişkiler kurulur ve yeniden üretilir. Sermayenin uluslararası birikiminin talepleri yerine getirilir.

Kapitalist küreselleşme sürecinde piyasalar daha entegre hale geldikçe malların, hizmetlerin ve haliyle sermayenin önündeki kısıtlamalar ve kontroller kaldırılır. Sermayenin teveccühüne mazhar olmak kaygısıyla ülkeler arasında ücretleri, çalışma koşullarını, istihdam ve sosyal güvenlik standartlarını, çevre düzenlemelerini aşağı çekme yarışı oluşur. İşte bu sürecin kesintisiz yürümesi için de ulus devlet gereklidir. Sermaye birikim sürecine bir tehdit algılaması ortaya çıktığında ise devletin baskı ve zor aygıtı devreye girer.

Benzer şekilde emek ve demokrasi güçleri açısından hükümetler, parlamento, yerel yönetimler gibi ulus devletin kurumlarını önemsemek, kendi talep ve çıkarları doğrultusunda bu kurumları zorlamak bir görevdir. Her şeyden önce enternasyonal mücadeleye katkı, ancak yaşanılan toprağa sağlam basabilmekle mümkündür.

Neo-liberal program tüm dünyada büyüme temposunun düşüşü, işsizliğin ve toplumsal dışlanmanın kronikleşmesi, sosyal devletin gerilemesi gibi sonuçlar doğuruyor. Finansal krizler olağanlaşırken, her tür eşitsizlik biçimi kendini yeniden üretiyor.

Çevre politik sınıflarının özerkliklerini kaybetmeleri, buralarda yaratılan değerin sistematik olarak emperyalist ülkelere transferini, emperyalist egemenliğin kendi dengesizliklerinin de dışarıdan içeriye aktarımını getiriyor.

Özellikle üretken faaliyetlerde kârların sıkışması, uluslararası sermayenin spekülatif alanlara yönelmek istemesiyle bu mekanizma harekete geçiyor. Sermaye hareketlerinin liberalleştirilmesiyle olağanüstü bir spekülasyon dalgası ortaya çıkıyor. Hisse senedi, tahvil gibi finansal varlıkların değerindeki artış fiziksel sermaye, insan kaynakları ve Ar-Ge fonksiyonları gibi reel göstergelere yansımıyor. Böylelikle üretkenlikte ve yaşam standardında belirgin bir sıçrama sağlanamıyor. Finansal varlıkların değeri reel varlıkların aleyhine artarken, uluslararası rantiye kesim servetine servet katıyor.

Bu durum beraberinde, spekülasyon eğiliminin kaynakların yanlış dağılımına yol açmasını ve yatırım eğiliminin düşmesini getiriyor. İkinci olarak da, zengin ve güçlüler finansal varlıkların değer artışından nemalanırken, fakir ve yoksullar yavaşlayan büyümenin faturasını ödüyor. Ayrıca makro ekonomik istikrarsızlıklar yaygınlaşıyor, üretim finansın yedeğine sokuluyor.

Neo-liberalizm çağında dünyanın gıda üretimi beslenme ihtiyacının %110’u, diğer bir deyişle tüketebileceğinin üzerinde. Buna karşın her yıl 30 milyon kişi açlıktan ölürken, 800 milyon kişinin de kötü beslenmeden beli bükülüyor. Dünyanın en zengin %20’sinin geliri, en yoksul %20’sinin tam 82 katı. Kabaca yerkürenin 6 milyar sakininin 500 milyonu konfor içindeyken, 5.5 milyarı temel ihtiyaçlarını karşılamanın uzağında. En zengin bölgeler de en temel insani gereksinimleri karşılanamayan azımsanmayacak bir nüfusu barındırıyor. Örneğin, ABD’de sağlık hizmetlerinden yoksun 40 milyon kişi var, 45 milyon kişi de yoksulluk sınırının altında yaşamını sürdürmeye çalışıyor.

Benzer biçimde AB içinde de 50 milyon yoksul, 18 milyon işsiz bulunuyor. Zengin ile yoksul arasındaki uçurumları iyice açan neo-liberal düzen içerisinde, dünyanın en zengin 225 kişisinin serveti 1.2 trilyon dolar olarak hesaplanıyor. Bu dünyanın en yoksul %47’sinin, yani 2.5 milyar kişinin gelirine denk geliyor.

Neo-liberal küreselleşme kadınların daha fazla sömürülmesine ve baskıyla karşılaşmasına yol açıyor. Bir anlamda yoksulluğun kadınlaşması gözleniyor. Küresel üretim sisteminde özellikle Güney ülkelerinde kadınlar esnek, kısmi zamanlı, parça başı işlerle ücretli emeğe katılıyor. Burada kadınların geleneksel konumuna dönmesini savunmak değil, onların neo-liberal küreselleşmeye karşı mücadelenin önemli bir dinamiği olduğunu anlamak gerekiyor.

Bilim ve teknikteki ilerlemeler, yeni teknolojilerin gelişmesinin, böylelikle de toplumsal ihtiyaçların tatmininin ve üretici güçlerin gelişmesinin olanaklarını yaratıyor. Ama kâr mantığı bu projelerin insanlık yararına kullanımını engelliyor.

Öte yandan kapitalizm, insanların toplumsal kimliğini tüketebildiğiyle tanımladığı bir tüketmecilik ideolojisini yaygınlaştırıyor. Çoğu zaman insan-doğa dengesini gözetmeden yapılan aşırı üretim ekolojik krizlere yol açıyor. Dev barajların, nükleer enerji kullanımının, ulaşım sistemlerinin yarattığı hava kirliliğinin, genetik değişime uğratılmış gıdaların ve bunlara bağlı iklim değişikliklerinin insanlık için oluşturduğu risklere karşı ekolojik güvenliğin savunulmasının küresel adalet hareketinin başlıca taleplerinden biri olması gerekiyor.

Tüm insani etkinliklerin metalaştığı bir dünyada, kültürel yaratıcılık da ticari boyut kazanıyor. Serbest ticaret kurallarına tabi tutulan kültür ürünleri alıcıların egemenliğine giriyor, büyük şirketlerin sponsorluk ağları dışındaki sanat eserleri sesini duyuramıyor; bu durum kültürel çeşitliliği baltalıyor, muhalif sanatçıları dışlıyor.

Yeni küreselleşme dalgası üçüncü dünyadaki geçimlik tarım üreticilerini bile uluslararası pazara bağlıyor, daha da yoksullaşma veya çözülmeye yol açıyor. Yaşamın sürdürülmesinden öte yeterli ve sağlıklı beslenme ihtiyacının karşılanmasını da içeren gıda şirketlerine karşı mücadele küresel adalet mücadelesinin önemli dinamiklerinden biri haline geliyor.

Günümüzde emperyalizm

ABD’nin Bosna ve Kosova askeri harekâtlarıyla başlayan, 11 Eylül saldırısını takiben Afganistan ve Irak işgalleriyle süren ileri doğru hamlesinin ona “süper emperyalizm” kavramlaştırmasını hak edecek tam bir dünya imparatoru statüsü kazandırdığı söylenemez. Benzer şekilde, çok uluslu şirketler arasındaki rekabet dünya ekonomisinin temel bir dinamiği de olsa, devletler arasındaki jeopolitik çatışmaların önemi de göz ardı edilemez. Ulusal ya da bölgesel çekişmeler, sınıf mücadelesinin, etnik çatışmaların zaman zaman öne çıkması “ultra emperyalizm” tezlerindeki uluslarüstü istikrarlı düzenin en azından şimdilik ortada bulunmadığını gösteriyor. Klasik emperyalizm ise büyük güçler arasındaki ciddi gerilimlere karşın, bir askeri çatışmanın ufukta görünmemesi ve uluslararası sermayenin entegrasyonukonusunda mesafe alınması nedeniyle günümüzü tam olarak açıklayamıyor. Bu nedenle anti-emperyalist mücadelede üç tezin bileşimi şeklinde bir dünya durumuyla karşı karşıya olduğumuzu saptamak ve direniş stratejisini bu temelde tasarlamak zorundayız.

ABD’nin stratejik hamlesi

Askeri, politik, ekonomik ve ideolojik düzlemlerdeki egemenliğiyle tek süper güç olan ABD’nin “imparatorluk” özlemleri onu tek taraflı askeri güç kullanımına ağırlık veren politikalara yöneltiyor. Bir yandan toprak işgali, petrol kaynakları ve enerji geçiş yollarının doğrudan kontrolü gibi klasik emperyalizmin müdahale yöntemleri hayata geçiriliyor. Öte yandan Japonya ve AB gibi rakip emperyalist güçlere ve Rusya ile Çin gibi büyük dünya güçlerine ABD hegemonyasını sürdürmek ve derinleştirmek yolunda kararlılık mesajı veriliyor.

ABD artık küreselleşme düzeni içerisinde tüm emperyal güçlere “eşit sömürme özgürlüğü” tanıyan sisteme kesin müdahale kararlılığı gösteriyor. Tek taraflı askeri güç kullanımına ağırlık veren politikalara yöneliyor. Böylelikle esnek, pürüzsüz, merkezi bulunmayan bir kapitalizm tasarımına dayanan “İmparatorluk” tezlerine de fiilen cevap vermiş oluyor. Sermayenin kaygan, esnek bir biçimde hiçbir engele takılmadan devinimini sürdürdüğü, toprak temelli bir iktidar merkezinin bulunmadığı bir ütopyayı doğrudan toprak işgalini de içeren bir emperyalist hamleyle yalanlamış oluyor. Militarize bir küreselleşmeye yelken açıyor. 11 Eylül’le birlikte uygulanmaya başlanan Bush  doktrini, “ABD’nin bir ülkeyi terörist ilan etmesi ve kendinde müdahale hakkı görmesi için o ülkede hoşa gitmeyen faaliyetler, akımlar, örgütler bulunması yeter” anlamına geliyor. Hatta Irak işgalinde görüldüğü gibi “kitle imha silahlarının varlığı” ve “El Kaide bağlantısı” gibi yalanlarla “önleyici vuruş” gerçekleştirilebiliyor. Bir anlamda savaş özelleştirilerek, yönetime yakın silah ve askeri hizmet şirketlerine kâr kapısı haline getiriliyor.

ABD’nin bu stratejik hamlesinin sonuçlarını tam olarak kestirmek kolay değil. Irak’ta işgale karşı direnişin kararlılığının sürmesi, ABD’nin kayıplarının artması, işgal güçlerinin moralinin bozulması, özellikle de savaş karşıtı mücadelenin canlılığını koruması en azından yeni maceralar açısından caydırıcı olabilir. Gerçekten de daha Irak savaşı öncesinde ortaya çıkan ve hızla gelişerek yaygınlaşan uluslararası savaş karşıtı hareket savaşı önleyememişse de dünya kamuoyunu savaşın adil ve haklı olmadığı yönünde ikna etmeyi becermiştir. Bu durum, ABD’nin yeni askeri maceralara girişmesini güçleştiren bir etkendir.  

Amerikan imparatorluğu, tarihte görülmüş en dehşetengiz askeri güç sayesinde müdahale ettiği ülkede serbest piyasayı, “insan hakları” ve “demokrasiyi” tesis ediyor. Burada kastedilen esas olarak şudur: Bir ülkede piyasa süreçlerinin ve küresel kapitalist sistemin gereklerinin belirleyici kılınması arzu edilmektedir. Fakat bu ülke kapitalist küreselleşme sürecine kendi olanaklarıyla tam olarak entegre olamıyorsa askeri bir müdahaleyle onu bu sürece dahil etmek mübahtır. ABD’nin sözünü ettiği “demokrasiyi tesis etme”nin tercümesi budur. Irak’ın işgali bunun en açık örneğidir. Ülkenin bütün kamu zenginliği savaş aygıtının eliyle Bechtel, Halliburton ve Chevron-Texaco gibi şirketlere transfer edilmektedir. Irak’ta Apaçi helikopterleri ve Abrahms tankları, doğrudan doğruya mülkiyet transferinin ve ancak sömürgecilikle kıyaslanabilecek bir yağmanın araçları olmuşlardır.

Ortadoğu denklemi

ABD’nin Irak’ı köprübaşı seçerek dünyanın en büyük enerji kaynağı Ortadoğu bölgesini kontrol etme planı vahşi bir işgalle sonuçlandı. ABD bu işgal sayesinde Irak’ı bir askeri üs haline getirerek tüm bölge ülkelerini baskı ve egemenliği altına almak istiyor. Basra Körfezi’nin kontrolü, aynı zamanda ABD’nin Kafkasya ve Orta Asya’ya yönelik emperyal amaçları için önemli bir stratejik kazanım olacaktır. Basra Körfezi bölgesi dünya petrol rezervlerinin üçte ikisine sahip. Hazar Denizi havzasında da çok ciddi petrol ve doğal gaz kaynakları mevcut. Bu kritik bölgeleri denetim altına alma doğrultusunda baba Bush ve Clinton dönemlerinden itibaren ABD’nin bu iki bölgeye müdahale kapasitesi önemli ölçüde arttı. Özellikle 11 Eylül sonrası “teröre karşı savaş” gerekçesiyle meşrulaştırılan Afganistan savaşı, ABD’ye Orta Asya’ya yerleşme fırsatını verdi. ABD Hazar Denizi havzasını ve Ortadoğu’yu kontrol altına alınca dünyanın en kritik enerji kaynaklarını da denetler hale gelecek. ABD Irak’ın işgaliyle Ortadoğu’yla tarihsel ve ticari bağları bulunan, neredeyse tüm enerji ihtiyacını bölgeden sağlayan AB’nin yanı sıra gene Ortadoğu petrollerine bağımlı yükselen güç Çin’i de geriletmeyi planlıyor.

ABD’nin Irak işgali beklenmedik bir direnişle karşılaştı. Irak’ta halkın işgalci koalisyon güçlerine tepkisini her fırsatta ortaya koyması ve silahlı ya da silahsız direnişinin güçlenmesi ABD’nin işini zorlaştırıyor. ABD yüksek teknolojili savaşta çok başarılı olsa da istikrarı ve düzeni sağlamada, Iraklıların yaşam standardını yükseltmede tam anlamıyla bir fiyaskoyla karşılaştı. Irak’ta 30 Ocak’ta yapılan seçimler Bush yönetimi tarafından Irak’ın işgalinin haklılığının ve meşruiyetinin bir kanıtı olarak sunuldu. Oysa seçim sonuçları Irak halkının (seçime hiç katılmayanları da dahil ettiğimizde) ezici çoğunluğunun işgale karşı olduğunu gösterdi. Seçime katılan tüm partiler (hatta Allawi’ninki de dahil olmak üzere) seçim vaatlerinin ilk sırasına işgal güçlerinin çekilmesine dair ifadeleri koymuşlardı. İşgalci güçleri destekleyen adaylara yönelik yoğun siyasi ve mali desteğe rağmen bunlar tamamen başarısızlığa uğradı. Seçimlerden hayli zaman sonra uzun pazarlıklar sonucu Şii İttifakı’nın adayı Caferi’nin başkanlığında kurulan hükümet ve Celal Talabani’nin bir Kürt olarak Irak Cumhurbaşkanlığı’na getirilmesi Irak’taki hassas etnik/mezhepsel dengelerin yansıması. Hükümetin ABD’nin kontrolünden çıkma çabalarına karşı işgal güçlerinin takınacağı tavrın sert olması ABD ve müttefiklerini iyice köşeye sıkıştırabilir. Halihazırda ABD ve müttefiklerinin Irak’ta işlerinin zorlaşması, ABD’yi giderek daha fazla etnik ve dinsel bölünmeler üzerinde oynayarak kendi pozisyonunu tahkim etmeye itmekte.

İran cumhurbaşkanlığına “muhafazakar” Mahmud Ahmedinecad’ın seçilmesi önemli sonuçlara yol açması muhtemel bir gelişmedir. Seçim sürecinde “reformcu” birçok adayın rejim tarafından seçime sokulmaması gibi antidemokratik uygulamalar yoğun olarak yaşanmakla birlikte seçime katılım boykot çağrılarına rağmen yüzde 60 gibi nispeten yüksek bir düzeyde seyretmiştir. Ahmedinecad’ın seçilmesini her şeyden önce alt sınıfların, “reformcular” eliyle uygulanmakta olan piyasacı ve özelleştirmeci politikalara eski Tahran belediye başkanının halka yakın kimliğinde karşı çıkışı olarak değerlendirmek gerekir. Seçimlerde son yıllarda uygulanan neoliberal siyasetler ve yolsuzluklar karşısında halk kendisine en yakın gördüğü, sosyal adaletçi bir programa sahip olan ve İran Devrimi’nin ilkelerine geri dönmeyi savunan Ahmedinecad’ı destekledi. Bu noktada ABD’nin seçimler ve yeni cumhurbaşkanı hakkında kuşkular dile getirmesi ise sadece kendi ikiyüzlülüğünü bir kez daha gözler önüne seriyor. ABD’nin bölgede istediği demokrasi sadece kendisine yakın seçeneklerin yarışacağı bir demokrasicilik oyunudur. Elbette “ulusalcı” bir söyleme de sahip olan Ahmedinecad’ın nasıl bir dış siyaset izleyeceği ve özellikle de nükleer enerji konusunda Hatemi yönetiminden farklı bir yol izleyip izlemeyeceği soru işareti. Fakat ABD yönetimi İran cumhurbaşkanlığına “muhafazakar” Ahmedinecad’ın seçilmesini bölgedeki yeni müdahaleci emellerine bir payanda olarak da kullanmak isteyebilecektir. ABD zaten bölgede müdahaleci hamlesini daha da ileriye taşıyacağını Suriye ve İran’a gözdağı vererek göstermiş durumda. Eski Lübnan başbakanı Harriri’nin bir suikast sonucu öldürülmesi sonrasında başta Fransa olmak üzere AB ülkelerinin ABD ile ortak baskısı sonucu Suriye Lübnan’daki askeri varlığına son verirken, Lübnan’da artan etnik ve dini gerilimlerin hangi yöne evrileceği belirsizliğini koruyor.

AB’nin Lizbon stratejisi

Avrupa burjuvazisi tek paraya geçişle küçümsenemez bir başarıya ulaştı. Böylelikle Birleşik Avrupa projesi 1993’te tek pazarın ardından, yeniden yapılanmasını mal ve hizmetlerin, paranın, işgücünün serbestçe dolaştığı yeni bir aşamaya taşıdı. Şimdi tüm çaba ortak ekonomik alanı dünya rekabetinde daha öne çıkabilmek için kullanmak. Mart 2000’de kabul edilen Lizbon Stratejisi tek Avrupa’yı 2010’a kadar dünyada en rekabetçi pazara dönüştürmeyi öngörüyor.

Lizbon Stratejisi, kapitalizmin iç yasaları sonucu ortaya çıkan fazla üretim ve düşen kâr oranları karşısında Avrupa’nın rakipleri, özellikle ABD ve Japonya karşısında ayakta kalabilmesi için sosyal devletin daraltılması, emeğin kazanılmış haklarının geriletilmesi gerektiği varsayımı üzerinde yükseliyor. Avrupa sosyal modelini ayakta tutmanın ancak ciddi geri çekilmelerle mümkün olacağı varsayımıyla sendikaları da bu işe ortak etme anlayışı yükselen toplumsal muhalefetle geri püskürtüldü.

1995 Fransız kamu sektörü grevlerine kadar uzanan Avrupa’da neo-liberal politikalara direnme kararlılığı Almanya’da, Fransa’da, İtalya, Portekiz, İspanya, Yunanistan, Belçika kısaca tüm Avrupa’da sürüyor. Neo-liberal politikaların takipçisi sol etiketli partilere tepki en son Almanya ve Yunanistan’da gözlendiği gibi büyüyor. Ama emeğin kazanımlarını geriletmek planından vazgeçilmiyor. “Üretimi Doğu Avrupa’ya kaydırın” tehdidiyle Fransa ve Almanya’da 35 saat çalışma süresi hakkını çiğnemeye çalışmak bu planın en yakında yaşanan örneği. Çünkü Polonya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti gibi AB’ye yeni katılan ülkelerde emek maliyetinin dörtte bir düzeyinde oluşu gerçek bir tehlike oluşturuyor.

AB anayasası referandumları

AB anayasasının referandumlarda reddi, AB egemenlerinin büyük ümitler besledikleri anayasa projesini mezara gömdü. Üstelik her iki ülkede de kitlesel ve sınıfsal “hayır” oylarının neo-liberalizmi ve Avrupa’nın bütünleşme sürecinin piyasacı, rekabeti temel alan ve elitist karakterini sorgulaması, Avrupa egemenlerini paniğe sürüklemiş durumda. Fransa ve Hollanda’daki referandum sonuçlarını tarihsel kılan ve onlara “kurucu” bir vasıf kazandıran iki temel gerekçe bulunmakta. Birincisi neo-liberalizme teslim olmuş sosyal demokrat parti liderliklerini ve sendika bürokrasilerini yerle yeksan etmeleri ve tabanlarını temsil etme meşruiyetlerine darbe vurmuş olmalarıdır. İkincisi, neo-liberalizm karşıtı anti-kapitalist bir solun potansiyellerine dair önemli ipuçları ortaya çıkarmalarıdır.

Sonuçlar her iki ülkede de kurulu düzeni temsil eden merkez siyasi partilerin liderlikleri, sendika bürokrasileri, kimi sivil toplum örgütleri ve medyanın meşruiyet ve temsil güçlerine büyük darbe indirdi. Öte yandan özellikle Batı toplumları için çok sözü edilen siyasetteki temsil krizi ve demokratik süreçlere katılımdaki gerilemenin asıl müsebbibinin siyaseti teknik bir sürece indirgemeye, içini boşaltmaya ve hayattan koparmaya çalışan egemen anlayış olduğu bir kez daha ortaya çıkmıştır. Her iki referanduma da halk son yapılan ve katılımın azlığıyla karakterize edilen AB parlamento seçimlerinden çok daha yüksek bir katılım göstermiştir (Fransa’da %70, Hollanda’da %64). Bu yüksek katılım oranları, siyasetin hayatla bağlantısının kurulduğu ve insanların yaşamlarına dair gerçek kararlar verdiklerini hissettikleri oranda demokrasinin gelişip derinleşebileceğini bir kez daha gösterdi.

İlk defa referandum süreci aracılığıyla Avrupa halklarının nasıl bir Avrupa istediklerini kitlesel biçimde tartışmalarına şahit olundu. Yaşanan, AB’nin elitist, bürokratik ve halktan kopuk inşasına ve demokrasinin tutsak edilmesine, içeriksizleştirilmesine yönelik demokratik bir isyandı. Bu anlamda referandum sonuçları “başka bir Avrupa” mücadelesini veren güçleri önemli derecede cesaretlendirmiştir. Referandum sonuçları hayatı ve siyaseti egemenlerin dayattığı ikilemler üzerinden anlamlandıran kesimler açısından tam bir yenilgi oluşturmaktadır. Avrupa tartışmasını “evet-hayır” ikileminin ötesinde tartışma ve tavır alma refleksini gösteren özgürlükçü sosyalistler içinse önlerinin açılması, geniş kitleleri kapsamlı bir program çerçevesinde seferber etme umudunun güçlenmesidir. “Emeğin Avrupası”nı bir hayal, gerçeklikte karşılığı olmayan bir söylem olarak tanımlayanlar için Fransa’daki sonucun, hele “hayır” oyu verenlerin %72’sinin “Avrupa yanlısı” olmalarının anlamını kavramak elbette kolay değildir. Bu kesimlerin referandumda oylamayı “Avrupacılık ile Avrupa karşıtlığı” değil, “neo-liberalizm taraftarlığı ile karşıtlığı”, “sermayenin Avrupası ile emeğin Avrupası” şeklinde anlamlandırmaları da beklenemez. Ama bu noktadan ileriye doğru sıçramak için Avrupa sermaye ve bürokrasisinin neo-liberal Avrupa bütünleşme projesine karşı başka bir Avrupa’nın niteliklerini belirginleştirmek ve kurucu inisiyatifler oluşturmak gerekmekte. Bu Avrupa sosyal hakların “dampinge” kurban gittiği değil güvence altına alındığı ve yukarıya doğru uyumlulaştırıldığı, sosyal hizmetlerin Avrupa ölçeğine yayıldığı, tüm yabancılara eşit haklar tanındığı bir Avrupa’dır. NATO ile değil yoksul güney halklarıyla dayanışma içerisinde olan, barışı, işbirliğini ve silahsızlanmayı savunan ve demokrasinin, insanların kendi kaderlerini belirleme noktasında söz ve karar sahibi olmaları anlamında derinleştiği bir Avrupa olmalıdır.

Portekiz’de Sol Blok’un, Danimarka’da Kızıl Yeşil İtifak’ın ve İngiltere’de RESPECT’in yakın dönemdeki seçim başarıları anti-kapitalist çoğulcu partilerin neo-liberal saldırı karşısında önemli direniş odakları haline gelebilecekleri yönünde olumlu ipuçları ortaya koymuştur. Almanya’da Eylül’de gerçekleştirilecek seçimlere birlikte girmeyi kararlaştıran Demokratik Sosyalizm Partisi (PDS) ve daha önce Sosyal Demokrat Parti (SPD)’den istifa etmiş eski parti başkanı Oscar Lafontaine’in önemli simalarından olduğu İş ve Toplumsal Adalet için Alternatif (WASG) arasındaki ittifak ve bütünleşme neo-liberalizm karşıtı solun Avrupa ölçeğinde kazandığı hareketliliğinin son örneği. Tüm bu gelişmeler Almanya’da seçimler sonrası neo-liberalizm karşıtı solun etkisini arttıracağı ve hatta parlamentoda güçlü bir grupla temsil edileceğini göstermekte.

Yeni bir denge arayışı

AB bir yandan ABD ile ekonomik alanda rekabet edebilmek için, yeniden yapılanıyor. Öte yandan ABD’nin askeri önderliğinde çok taraflı, BM, G-8, IMF, DB, DTÖ gibi uluslararası kurumların yetkilendirildiği bir kapitalist hegemonyayı savunuyor. AB sürekli uluslararası topluluğa gönderme yaparak bir “küresel yönetişim” düzeninin, bir anlamda kozmopolit bir kapitalizmin özlemi içerisinde.

Buna karşın George W. Bush’un başkanlığı devralmasıyla ABD iklim değişikliğine karşı Kyoto Protokolü’ne imza koymayı reddetmekten, anti-balistik füze anlaşmasını tanımamaya, biyolojik silahların yasaklanmasına taraf olmamaktan, Güney Afrika’daki “Irkçılığa Karşı Konferansı” boykot etmeye uzanan bir çok vesileyle “uluslararası topluluğu” muhatap kabul etmediğini ortaya koymuştu.

Bush’un yeni döneminin hemen başında Dışişleri Bakanlığına getirdiği eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Condolezza Rice’ın, “uluslararası topluluk yoktur” vurgusu ABD’nin yönetici kliğinin yeni dünya düzeni anlayışının özeti gibi görünüyor. Zaten bu kesimin yarı resmi programı, “Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi”nde ABD kapitalizminin dünya üzerindeki egemenliğini artırma gereği öne çıkarılıyor. Bush yönetiminin kadrolarının çoğunlukla petrol, enerji ve silah tekellerinin yönetim kadrolarından geldiği biliniyor. Buradan W. Bush yönetiminin Güney ağırlıklı ABD imalat sanayiinin temsilcisi olduğu söylenebilir. İmalat sanayii de AB ve Japonya’nın başını çektiği Asya blokunun rekabet basıncını en fazla hisseden, “tek kutuplu” dünya özlemini en şiddetle dile getiren kesimdir. Bu açıdan bakılırsa Irak işgalinin muhatabı Saddam’dan öte AB ve Japonya’dır.

Önümüzdeki dönem Avrupa büyük sermayesinin önüne çıkacak anayasanın reddi gibi engellere rağmen Avrupa emperyalist devletini oluşturma nihai projesinden vazgeçmesi beklenmemelidir. Ama sadece ekonomik rekabete dayalı, ABD’nin askeri gücünün ağırlığını koymadığı bir küresel kapitalizm tasavvurunun artık gerçekçi olmadığı kabul edilmelidir. ABD’nin de dişini gösterip, gücünün sınırlarını gördükten sonra dünya egemenliği arayışını daha mütevazi bir düzeye çekmesi olasıdır.

Çin yükseliyor-Rusya toparlanıyor

Çin son 20 yılda %10’un üzerinde bir büyüme hızı kaydederek dünyanın altıncı büyük ekonomik gücü haline geldi. Özellikle Çin etnik kökenli doğrudan yabancı sermaye yatırımlarıyla hem sermaye birikimi, hem de teknolojik düzey olarak ciddi bir rekabet gücüne erişti. Çok ucuz emek gücü, devlet koruması ve müdahaleciliğe dayanan büyüme stratejisiyle Rusya ve Kanada’nın toplamı kadar bir ekonomik pastaya ulaştı. ABD’nin yol vermesiyle DTÖ’ye de üye olan Çin, neo-liberal ekonomik düzene entegre olmanın gereği olarak tüm şirketlerini borsalar yoluyla yabancı sermayeye açtı. G-8 ülkeleri arasına katılma talebiyle büyük bir dünya gücü olduğunu tescil ettirmek istiyor. BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesinden biri olmanın yanında ekonomik gücüyle de buna hak kazandığını düşünüyor.

ABD ile Çin arasında gerilimli bir ilişki var. Çünkü Çin Asya’nın yeni hegemonu olma potansiyeline sahip. Ayrıca Latin Amerika’yla, İran’la da ilişkilerini hızla geliştiriyor. Brezilya, Arjantin ve hatta Venezuella gibi tarım ve hammadde deposu ülkelere yabancı sermaye sağlayarak onların tasarruf açıklarını kapatarak uzun vadeli bir işbirliğinin temellerini atıyor. ABD bundan rahatsız olmakla birlikte, ucuz Çin mallarını ithal etmekten, Çin’e teknoloji satmaktan, devasa dış ticaret ve cari açıklarının kapatılmasında Çin merkez bankasına dayanmaktan hoşnut. Önümüzdeki dönemde ABD’nin, Çin’i neo-liberal ekonomik düzene yedeklenme gayretiyle, Çin’in bir dünya gücü olması karşısında duyduğu kaygı arasındaki gerilimin sürmesi beklenmelidir.

Rusya dünya gücü statüsünü, ulusal bilinci uyandırarak, ekonomik kaynaklarını daha etkin kullanarak, uluslararası bağlantılarını güçlendirerek ve askeri varlığını hissettirerek yeniden kazanmaya çalışıyor. Rusya’nın petrol ve doğal gaz kaynakları ekonomik rekabet sürecinde, özellikle enerji fiyatlarının yüksek seyrettiği bir konjonktürde ona ciddi bir avantaj sağlarken, Kafkaslar ve Orta Asya’daki kaynakları da kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmek stratejik öncelikleri arasında öne çıkıyor. BDT kapsamında da AB benzeri bir entegrasyon hedefliyor. ABD ise Afganistan’ı işgaliyle başladığı Orta Asya ve Kafkaslara yerleşme hedefine Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan’da yozlaşmış yönetimlere karşı halkın tepkisini yönlendirerek kendine daha yakın yönetimlerin başa geçmesini sağlayarak bölgedeki konumunu pekiştirmeye çalışıyor. Bu koşullar altında ABD ile Rusya arasındaki Soğuk Savaş’ın ürünü çelişki, şimdi Rusya’nın küresel kapitalizme entegrasyon sürecinde yerini mesafeli bir işbirliğine bırakıyor. Rusya’nın Çeçenistan’da yürüttüğü işgalle, ABD’nin küresel saldırganlık politikası “teröre karşı savaş” etiketi altında birbirlerinin yoluna çıkmama mutabakatına dönüşüyor.

Brezilya, Çin ve Hindistan’ın başını çektiği G-22 inisiyatifi DTÖ’de varlığını hissettiriyor. AB ve ABD’nin karşısına üçüncü bir güç olarak dikiliyor. Onların DTÖ’nün kurallarını da ihlal eden uygulamalarını açığa çıkarıyor. G-22’nin neo-liberal düzene karşı çıkmanın uzağında, güçlünün kazandığı serbest ticaret sisteminin yoksul ülkelerin rekabet gücüne sahip olduğu tarım ve tekstilde de yaygınlaşmasının takipçisi olduğunu söyleyebiliriz. Cenevre’de uzlaşılan çerçeve anlaşmanın özellikle tarım ithalatçısı en yoksul ülkelerin zararına olduğunu da unutmamalıyız. Diğer taraftan G-22’nin bölge gücü ve/veya dünya gücü olma iddiası taşıyan ülkeleri bir araya getirmesi, AB ve ABD emperyalizmlerinin iki yüzlülüğünü teşhir etmesi açısından işlevini de ihmal etmemek gerekiyor.

Afrika’nın bazı bölgeleri tamamen dışlanmaya uğramış, dünya ekonomisinin dışına itilmiş durumda. Bazı ülkelerde ise neo-liberal küreselleşmenin yörüngesinde kamu işletmelerinin özelleşmesi, yerel ekonomilerin çok uluslu şirketlerin kontrolüne girmesi, doğal kaynaklarının yağmalanması sonucunda toplumsal durum kötüleşiyor, açlık doğallaşıyor, kabile savaşları yaygınlaşıyor. Bu durum öylesine bir noktaya ulaşmış halde ki başta Blair yönetimi olmak üzere, Afrika’nın sefaletini biraz olsun hafifletmek ve muhtemelen dünya kamuoyunun dikkatini Irak’taki savaştan uzaklaştırıp göz boyamak için Afrika ülkelerinin borçlarının iptali gündeme getiriliyor. Ancak borçların ancak belirli siyasal ve iktisadi “reformların” gerçekleştirilmesine daha baştan bağlanması bu girişimin ardındaki niyeti açığa çıkarıyor. Yine de bu çabanın Afrika’nın çökme noktasına ulaşmış toplumsal yapısını, açlık ve salgınlarla boğuşan yığınların taleplerine ve sorunlarına kalıcı çözüm oluşturmayacağını vurgulamak gerekiyor. Küresel adalet mücadelesinin Afrika’nın sorunlarına daha fazla zaman ve enerji harcaması gerekiyor. Bu anlamda gelecek Dünya Sosyal Forumu’nun Afrika’da gerçekleştirilecek oluşu önemli bir fırsat oluşturabilir.

Toplumsal muhalefetin laboratuarı: Latin Amerika

Latin Amerika neo-liberal politikalara en yoğun tepkilerin ortaya çıktığı, mücadelelerin ve toplumsal hareketlerin güçlü bir muhalefet oluşturduğu, hızlı altüst oluşların gözlendiği bir bölge olarak tüm dünyadaki siyasal ve toplumsal mücadeleler açısından bir laboratuvar niteliğinde.

Brezilya geniş emekçi kitlelerine dayanan bir hükümetin, neo-liberal IMF politikalarıyla halkın çıkarları arasında orta yolu bulamayıp, gittikçe uluslararası sermaye çevrelerinin yörüngesine gireceğine bir örnek oluşturuyor. Arjantin, “devrimci durum” nitelemesine kadar varan kararlı bir halk hareketinin siyasi öznesi bulunmadan, mevcut siyasi hareketlerin de eylem birliği gerçekleştiremediği koşullarda sahneyi nasıl Peronist Ulusalcılığa terk edebileceğinin kanıtı. Venezuella ise, taban örgütlenmelerinin önemini, Chavez’in neo-liberal küreselleşme politikaları karşısında kararlı tavrının geniş kitlelerde bulduğu desteği gözlemlemek ve Venezuella ve Küba öncülüğünde yeni kıtasal işbirliği zeminlerinin yaratılması açısından değerli. Latin Amerika’da gelgitleriyle de olsa, Bolivya’daki doğal kaynakların özelleştirmesine karşı direniş ve yerli hareketin dinamizmi, Uruguay’daki ‘Geniş Cephe’nin hükümet olması anti-kapitalist mücadeleler açısından çok önemli deneyimler.

Ekvador’da Nisan 2005’te başkan Lucio Gutiérrez’in iktidardan düşüşü sadece ülkede süregelen siyasi krizin değil, tüm kıtadaki devlet yapılanmalarının, siyasi partilerin, iş dünyası, medya ve müesses nizamı temsil eden ne varsa geçirdikleri meşruiyet krizinin yeni bir örneğini oluşturdu. Zapatistlerin (EZLN) yeni döneme dair Meksika’da neo-liberal siyasetlere karşı mücadele eden kesimler ve solla ittifak ve birliktelik arayışına girerek yeni bir alternatif ortaya koyma çabaları ve Bolivya’da doğal kaynakların kontrolüne ilişkin mücadelenin yeniden yükselişi ve bu ülkede yapılacak bir seçimde yerliler ve toplumsal muhalefetin desteklediği Evo Morales liderliğindeki Sosyalizme Doğru Hareket’in (MAS) iktidara gelme olasılığının yüksekliği de Latin Amerika’nın 90’lı yılların ortasında beri taşıdığı toplumsal muhalefetin en canlı laboratuarı olma niteliğini sürdürdüğünü kanıtlayan gelişmeler.

Yeni bir enternasyonalizm ve savaş karşıtı mücadele

Kasım 1999’da Seattle’da rüştünü ispat eden küresel adalet hareketi o günden sonra IMF/DB yıllık toplantıları, G-8, AB zirveleri gibi uluslar arası sermayenin ve emperyal güçlerin her bir araya gelişinde varlığını hissettirdi, başka bir dünya özlemini haykırdı. Şubat 2003’te de insanlık tarihinin en büyük savaş karşıtı eylemlerinin örgütleyicisi oldu. Enternasyonal mücadelenin en kritik güncel sorumluluğunun evrensel barış adına, savaşlara karşı çıkmak olduğu anlaşıldı. Filistinlilere yönelik İsrail devletinin terörüne ilk insani yardımın anti-kapitalist küreselleşme karşıtlarından gelmesi hareketin yeni sürecin gereklerine uyum sağlama kabiliyetini gösterdi.

“Uygarlıklar Çatışması” tezlerini yalanlarcasına farklı kıtalardan, ırk, din ve mezheplerden insanları ABD’nin Irak işgaline tepki gösterme ihtiyacı birleştirdi. Zaten dünyanın farklı coğrafyalarında yaşayan insanların benzer sorunlarla karşılaşmaları, benzer risklere muhatap olmaları, onlara benzer reçetelerin dayatılması bir “ortak kader” duygusu veriyor. Teknolojinin emek ve toplumsal muhalefet güçleri arasında iletişimi kolaylaştırması enternasyonalizmin maddi koşullarını yaratıyor.

Bütün bu gelişmeler hem yeni bir enternasyonalizmi gerekli kılıyor, hem de örgütlenme şansını artırıyor. Sermayenin küreselleşmesinden yaşamı ve çıkarı zarar görenlerin yanı sıra vicdani bir karşı çıkış gösterenleri yan yana getirerek kapitalist küreselleşmenin karşı kutbunu oluşturmak görevini önümüze koyuyor.

Yeni bir enternasyonal derken; tüm yerküreyi birbiriyle eşit, eşdeğer bu çerçevede ekonomik ve kültürel alışverişte bulunmayı bir zenginlik sayan bir zihniyet gerekli. Bu anlamda kapitalist küreselleşmenin işgücünün serbest dolaşımını engelleyen, vize engelleriyle kültürel alışverişlerin önünü kesen tasarımını teşhir etmek çok önemli.

Bugünün ihtiyacı, emek eksenini kaybetmeden, her türlü sömürü, ezilme, ayrımcılık, dışlanmaya tepki olarak toplumsal hareketlerin karşılıklı uzlaşma, hoşgörü ve dayanışma içerisinde özerkliklerini koruyabildikleri bir örgütlenme. Bunu gerçekleştirebilerek tek form olarak da demokratik, enternasyonalist, çoğulcu, katılımcı, radikal sol partiler görünüyor. Bu partiler sendikal, ekolojist, feminist, savaş karşıtı hareketlerle köprüler kurabilmeli, köylü hareketlerinin farklılıklarıyla enerjisinden yararlanabilmeli. Yeni enternasyonalizm politikanın reddi üzerinde yükselen, emekçi sınıfların devrimci rolünü kabullenmeyen zihni yanılsamalara prim vermemeli. İktidarı almadan dünyayı değiştirmenin bir ham hayal olduğunu tekrarlamaktan geri durmamalı.

Dünya Sosyal Forumu’nun öncülük ettiği Sosyal Forumlar uluslar arası toplumsal muhalefet hareketlerinin, neo-liberalizme karşı, anti-kapitalist, savaş karşıtı hareketlerin bir araya geldikleri, sorun ve çözüm yollarını tartıştıkları en önemli zemin. Sosyal forumlar süreç içerisinde küresel adalet hareketinin en görünür hale geldiği kamusal etkinlik oldular ve daha önce parçalı ve birbiriyle yalıtılmış halde bulunan direnişlerin bir araya getirilmesini ve yeni mücadelelerin ortaya çıkmasını tetiklediler. Sosyal forumlar, bir yandan küresel ölçekteki neo-liberal, militarist ve anti-demokratik dalga karşısında savunmacı bir temelde bir araya gelişi ve küresel ölçekte örgütlenmeyi mümkün kıldılar. Diğer yandan da yeni mücadeleler ve yeni eylemci kuşakları aracılığıyla alternatifler oluşturmaya dönük daha “saldırgan” ya da pozitif bir eğilimi barındırmaktalar. Sosyal forum süreci değişik mücadele ve direnişler arasında dayanışma ağları örerek bunları ortak stratejiler etrafında bir araya getirmeyi hedefliyor. Bu anlamda Avrupa Sosyal Forumu da gittikçe daha sorumlu bir misyon üstleniyor. Avrupa Sosyal Forumları, farklı mücadele ve kampanyaları bir araya getirerek ve ortaklaştırarak Avrupa çapında bir alternatif küreselleşme hareketinin şekillenmesinde etkili oldu. AB’nin genişleme süreci bağlamında, işsizlik, sosyal güvenlik “reformları”, emeklilik, çalışma saatlerinin uzatılması, iş ilişkilerinin esnekleştirilmesi gibi ortak meseleler etrafında ortak mücadele kendisini giderek daha fazla dayatıyor. Enternasyonalizm soyut bir ilke olarak değil, somut bir ihtiyaç olarak ortaya çıkıyor. “Emeğin Avrupası” ya da “Avrupa’nın devrimci dönüşümünden yana tutum almak” gibi tavır alışların ete kemiğe büründürülmesinde sosyal forum süreçlerine katılım bu bakımdan çok önemlidir. Anti-kapitalist sol partiler topluluğu yanında yeni kurulan Avrupa Sol Partisi de enternasyonalist mücadelenin Avrupa ayağında önemli bir özne olma potansiyeli taşıyor.

İçinde bulunduğumuz dünya ortamında ulusal burjuvaziye çapını aşan misyonlar yükleyen, dış mihrak saplantısı içerisinde sürekli bir düşman arayışı içerisinde bulunan, militer güçler başta olmak üzere otoriter eğilimlerden medet uman “ulusal sol”un dönemin ihtiyaçlarına cevap verme potansiyeli bulunmuyor. Ancak insan hak ve özgürlüklerini titizlikle savunan, çok kültürlülüğe sahip çıkan, özyönetimci, yerelde karşılaştığı sorunları kendi ulusuna bir komplo değil tüm dünyada yaşanan bir sürecin yansıması olarak algılayan özgürlükçü hareketler yeni bir enternasyonalizmin öznesi olabilir.

Sosyalist sol Küreselleşme sürecinden yaşamı ve çıkarı zarar görenlerin yani küreselleşme mağdurlarını örgütlemekte başarı gösterdiği, geniş kitlelerin umudu olabildiği, güvenini kazanabildiği ölçüde Türkiye’de devrimci siyasetin önü açılır. Dış borçların silinmesi, 35 saatlik çalışma haftası, işsizlerin ve emeklilerin örgütlenmesi, yurttaşlık payı gibi enternasyonal programatiği sahiplenmenin yanında, günlük yaşamda da ete kemiğe büründürebilirse “hem başka bir Türkiye” umudu canlı kalır, hem de “başka bir Dünya” mücadelesine Türkiye’den güç katmak mümkün olur.

TÜRKİYE VE MUHALEFET

Türkiye küreselleşme sürecinin dinamiklerinin egemen olduğu bir süreçte, uluslararası sermayenin yaptırımlarının ülke içi siyaseti ve ekonomiyi her geçen gün daha fazla belirlediği; dış politikanın büyük ölçüde ABD–AB ekseninde kırılgan, ikircikli ve buna tezat oluşturabilecek kadar da küresel sermayenin bütünlüklü politik hattında şekillendiği, iç hukukun çoğunlukla AB normlarına göre yeniden oluşturulduğu; ekonominin, uluslararası sermayenin aracı kurumu IMF tahakkümüne devredildiği bir dönemi yaşıyor.

Bugün emeğin demokratik, sosyal Türkiye’si için, demokrasinin, insanca yaşamanın ve temel sosyal hizmetlerden yararlanmanın özgür bir yurttaş olmanın getirdiği doğal haklar olduğu ve kamunun sorumluluğu altında bulunduğu bilincini yerleştirmek ve bunun insanların yaşam tarzlarına, bireysel tercihlerine müdahale hakkını kimseye vermediğini anlatabilmek çok önemlidir.

Bu nedenle örgütlü bir toplum yaratmak için, emekçiler yeni sendikal anlayış çerçevesinde kendilerine güçlü bir odak oluşturacak sendikal örgütlenmelerini gerçekleştirmeli; işsizler, örgütsüz çalışanlar ve diğer emekçiler sendikalaşmalı; meslek kuruluşları, yurttaş inisiyatifleri emekten, haktan yana bir toplumu kendi etkinlik alanlarından savunmalıdır.

Türkiye’nin uluslararası alandaki gelişmeler ve uygulanan neo-liberal politikaların etkilerine bağlı olarak iki kampa ayrılma noktasında olduğu söylenebilir. Bir yanda “milli hassasiyet” demagojisiyle saldırgan şoven-milliyetçi güçler yer alırken, diğer yanda da neo liberallerin başını çektikleri bir yeniden yapılanma projesini önüne koyan bir kamp mevcut. İki kampın temsilcileri de kendileri gibi düşünmeyen herkesi aynıymış gibi karşı tarafta göstermeye çalışıyor ve Türkiye’de siyaset bu iki kamp arasında sıkıştırılmaya zorlanıyor. Sosyalist solun bu kamplaşmaya teslim olması siyaseten intihar etmesi anlamına gelecektir. Özgürlükçü sosyalistler politik hatlarını, bu kampların dışında kalarak eşitlik ve özgürlük taleplerini, anti-emperyalist siyaseti ve enternasyonalist dayanışmayı birleştiren bir çizgi üzerinden belirlemelidir.

Türkiye’nin AB üyeliği

Türkiye egemen sınıfları 1963 Ankara anlaşmasıyla başladığı Avrupa’yla birlik serüveninde aslında 1996’da yürürlüğe giren Gümrük Birliği anlaşmasıyla elindeki en önemli kozu kaptırmıştı. Serbest dolaşımın engellenmesine karşı koz olarak kullanabileceği sanayi mallarında gümrük uygulaması şansını yitirmişti. 1999 Helsinki zirvesinde Türkiye’ye ilişkin ilerleme raporu kabul edildi. 2000 yılında Katılım Ortaklığı Belgesi AB tarafından Türkiye’ye sunuldu, bazı konulardaki pürüzlere karşın bu belge üzerinde Ulusal Program hazırlandı.

18 Nisan 1999 seçimleri sonrası oluşan üçlü koalisyon döneminde, AB’ye adaylık gerçekleşti. Koalisyon ortaklarından MHP’nin ayak diretmesine, DSP’nin zaman zaman tereddütlerine karşın bu dönemde Kopenhag kriterlerinin karşılanmasında belli bir mesafe alındı. Türkiye’deki egemen güçlerin stratejik yönelimleri AB’ye girişten yana etkili oldu. Mecliste temsil edilen tüm siyasi partiler AB yanlısı olduklarını beyan ettikleri için buradan güçlü bir muhalefet de söz konusu değildi.

Ama asıl güçlü AB angajmanı 3 Kasım 2002’de AKP’nin tek başına iktidara gelmesiyle ortaya çıktı. AKP, büyük ölçüde 28 Şubat sonrası siyasal İslam’ın güvencesini AB şemsiyesi altına girmekte gören, zihniyetini AB normlarına uyarlamakta kararlı eski Refah kadrolarından oluşmuştu. Kendilerini siyasi yelpazenin merkezine yerleştirme stratejilerinde ordu, büyük sermaye, şehirli merkez sağ seçmene güven verme gereği de onları sıkı bir AB’ci yaptı.

Türkiye AB’yi heyecanla arzularken, topluluğun Türkiye’ye mesafeli ve isteksiz yanaştığı gözleniyordu. Avrupa nüfusunun yaşlanması, ileriki yıllarda genç ve dinamik bir işgücüne gerek duyulacağının ortaya çıkmasıyla Türkiye’ye Avrupa kapıları tamamen kapatılmamıştı. Ancak 80’lerin sonunda Doğu Avrupa ülkeleri bir bir serbest kalıp, rotalarını Batı Avrupa’ya; dolayısıyla AB’ye çevirince tüm parametreler değişti. Şimdi daha eğitimli ve ucuz bir işgücüne sahip, coğrafi ve kültürel olarak daha yakın bir dizi ülke AB’nin eşiğindeydi.

AET döneminde Avrupa’nın bahçıvanı olarak düşünülen Türkiye’nin, şimdi de ucuz işçi cenneti olma avantajıyla Avrupalı olma durumu ortadan kalktı. Türkiye’nin AB üyeliğini savunanlar ise, Kafkaslar, Hazar havzası ve Orta Doğu’daki jeopolitik stratejide Türkiye’ye düşen rol üzerinde duruyorlardı. Soros’un, “Türkiye’nin en önemli ihraç ürünü silahlı kuvvetleri” sözüne itibar edilebilirdi. Üstelik 11 Eylül sonrasındaki psikolojik ortamda halkının çoğunluğu Müslüman bir ülkeye kapıları açmak, “saldırgan ABD’ye karşı, çoğulcu ve hoşgörülü Avrupa” mesajını da güçlendirirdi. Avrupa Türkiye’ye ilişkin kararında bu gelgitleri yaşamaya devam ediyor.

Bu arada AKP hükümeti tüm gelecek planlarını AB’ye odakladı. Türkiye Avrupa İnsan Hakları Konvansiyonu’nun 6 ve 12. Protokollerini imzaladı ve onayladı. Ölüm cezasını kaldırdı ve yargının bağımsızlığına ilişkin önlemleri benimsedi. Polis sorgusunda işkencenin sona ermesi; MGK’nin siyasete müdahalesinin en aza indirilmesi, yeni ceza yasasının yürürlüğe sokulması; ana dilde yayın ve öğretimin serbest bırakılması vb. konularda yasal ve kurumsal anlamda önemli adımlar attı. Ama demokrasi kültürünün yerleşik olmaması, bazı reformların AB’ye entegrasyon için sadece bir araç olarak görülmesi düzenlemelerin yaşam bulmasını engellemektedir.

AKP, AB kredisini toplumsal sorunları gidermedeki başarısızlığıyla çok kısa sürede yitirmeye başladı. Bu durumda geniş kitlelerin yoksulluk, işsizlik ve diğer sorunları ve bu sorunların giderilmesine yönelik talepleri önümüzdeki dönemde siyasetin en belirleyici dinamikleri olacaktır. AKP, küreselleşme sürecine entegrasyonun gereklerini yerine getiren; bu anlamda uluslararası sermayenin ve TÜSİAD başta olmak üzere Türkiye’deki uzantılarının, yani egemen sermaye bloğunun merkezdeki partisi olma misyonunu üstlendi.

ABD, Türkiye’nin AB’ye üyeliğini, Bush’un da çeşitli konuşma ve demeçlerinde belirttiği gibi desteklemektedir. ABD’nin tek taraflı askeri güç kullanımına ağırlık veren politikalarında, ABD’nin hegemonyasını kabul etmek ve stratejik çıkarlarına uygun davranmak kaydıyla her ülkeye bir yaşam ve manevra alanı tanıma fırsatı verilmektedir. ABD özellikle Irak’ta düştüğü batakta gittikçe yalnızlaşmaktadır. AB’nin mali sorumluluğu paylaşacak güce sahip olması ve NATO şemsiyesi altında bulunması ABD için büyük önem taşımaktadır.

Türkiye, NATO üyesi olması, Orta Asya ile akrabalık ilişkileri ve Balkanlar’a coğrafi yakınlığı nedeniyle kilit öneme sahiptir. Türkiye’nin Kürt ve İslami radikalizm risklerini aştığı takdirde genel stratejinin önemli bir aktörü olacağı vurgulanıyor. AB içerisindeki bir Türkiye ise, mali gücü yeterli olan ama halkın savaşa personel göndermesine sıcak bakmadığı topluluk ülkelerinin bu sorununun çözümüne katkıda bulunabilir. Zaten Amerikan Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, Irak işgali öncesinde Avrupa’yı, “eski” ve “yeni” olmak üzere ikiye ayırmıştı. “Eski Avrupa’yı” savaşa karşı çıkan Almanya-Fransa ekseni; “Yeni Avrupa’yı” ise İngiltere ve eski sosyalist Doğu Avrupa ülkelerinin içinde bulunduğu (savaşta ABD yanında saf tutan) kesim oluşturuyordu. Türkiye Amerikancı eğilimleriyle elbette “yeni Avrupa” içerisinde yer alacak. Ayrıca Türkiye gibi büyük, kişi başına geliri düşük, kültürel ve dini farklılıkları belirgin bir ülkenin topluluğa dahil edilmesi ABD’nin çekindiği federal bir Avrupa süper devleti yerine, tercih ettiği gevşek konfederal bir Avrupa’nın kesinleşmesi anlamına gelecekti.

Sermayenin Avrupa’sına karşı  emeğin Avrupa’sı

AB Mart 2000’de benimsenen Lizbon Stratejisi ile 2010’a kadar dünyanın en rekabetçi ekonomisi olmayı amaçlıyor. Lizbon stratejisi büyük oranda Avrupa büyük sermayesinin üst örgütü UNICE tarafından tasarlandı. TÜSİAD ve TİSK de UNICE’nin üyeleridir. Lizbon bildirisi AB’nin gelecek hedefini, “On yıl içerisinde dünyadaki rekabet gücü en yüksek ve en dinamik bilgi temelli ekonomi konumuna erişmek olarak" tanımlıyor. Lizbon Stratejisi kapitalizmin hareket kanunlarının kaçınılmaz kıldığı fazla üretim ve düşen kâr oranları karşısında rakipler, özellikle ABD ve Japonya karşısında tutunabilmeyi amaçlıyor. Bunun için de sosyal devletin daraltılması, emeğin kazanılmış haklarının budanması tasarlanıyor.

Ama sermayeden yana bir Avrupa tasavvurunun karşısında emekten yana bir Avrupa ufku da var. Avrupa’nın emekçileri, feministleri, ekolojistleri, savaş karşıtları sosyal ve demokratik bir Avrupa’nın kavgasını veriyor. İşçi sınıfının 150 yıllık mücadelesinin ürünü olan toplumsal demokratik kazanımların korunması, geliştirilmesi, “başka bir Avrupa’nın tasarlanması” için emek güçleri bir araya geliyor ve ortaklıklarını somut zeminler üzerinden derinleştiriyor.

Türkiye’nin yaşamakta olduğu değişimin farkına vararak  “evet – hayır” ikilemine sıkışmadan, sonucu ne olursa olsun uzun süreceği anlaşılan AB sürecinde tüm sosyal ve demokratik kazanımlara kıskançlıkla sahip çıkarken, emek karşıtı, neo-liberal küreselleşmenin gereği politikaları da teşhir etmek mümkün. Yeter ki bu doğrultuyu savunan güçler seslerini duyurup, pozisyonlarının farklılığını ortaya koyabilip, alternatif politikalarını anlatabilsin, bunlar kadar önemlisi emek kesimini bu doğrultuda seferber edebilsin.

Karşımızda ekonomik, politik, kültürel tüm insani faaliyetleri kâr mantığına, uluslararası sermaye birikimi sürecinin gereklerine terk etmeye çalışan neo-liberal tasarım bulunuyor. Tüm dünyada bu süreçlerden yaşamı ve çıkarı olumsuz etkilenenleri anlamak, onlarla ortak bir kader duygusu yaşamak ve ortak bir karşı çıkışı örgütlemek gereği var. Bu da, “barış, adalet ve eşitlik” temaları etrafında yeni bir enternasyonal fikrini örmeyi, örgütlenmesini gerçekleştirmeyi öngörüyor.

Örneğin, emeğin Avrupa’sını, sosyal bir Avrupa’yı savunurken AB’nin neo-liberal yönelimini, anti-demokratik yapısını, emekçilerin sıkıntı ve sorunlarından kopuk elitist karar alma süreçlerini  kökünden eleştiriyoruz. Bu yapının tamamen tasfiyesinden, Avrupa’nın devrimci bir dönüşüme uğramasından yana tavrımızı koyuyoruz. Diğer yandan Avrupa’nın sosyalistleri, emekçileri, feministleri, ekolojistleri, savaş karşıtlarıyla bir yaşam ve kader birliğini, ortak bir gelecek tasavvurunu ulusal kaygılarımızın önüne koyuyoruz.

AKP’nin gerçekliği

3 Kasım 2002 seçimlerinin sonunda iktidara gelen AKP, bir yandan kendi geleneksel tabanına yönelik ılımlı İslamcı mesajlarla güven vermeye çalışırken, diğer yandan özellikle merkezdeki seçmene 28 Şubat sürecinden gerekli dersleri çıkardığını hissettirmeye özen gösterdi. AKP’nin amacı, mevcut konjonktürde küreselleşme dinamiklerinin ideolojik hegemonyasından yararlanarak ve bunun sağladığı avantajlı konuma dayanarak ılımlı İslamcı hattı aynı politik söylem içinde birleştirecek bir yaklaşımla merkeze oturmaktı. Seçim öncesi Erdoğan’ın yaşadığı kişisel “mağduriyeti” de iyi kullanan AKP, “ekonomik kriz mağdurlarının taleplerini ve çıkarlarını temsil eden bir parti” imajı yaratmayı başararak hükümet oldu.

Seçim sonrasında da AB bayraktarlığıyla hem ideolojik bulanıklığını gidermeye çalıştı, hem de geniş kitlelerin taleplerini erteleyecek bir misyonu uluslararası sermayeyi bile kıskandıracak ölçüde üstlenmiş oldu. AKP ideolojik zaafını “muhafazakâr demokrasi” etiketiyle aşmayı denedi, bunda da büyük ölçüde başarılı oldu.

AB süreci, toplumda bir yanılsama yaratmakta ve AKP bu atmosferi taşımakta zorlanmaktadır. Müzakere süreci öncesi siyasi alanda yapılan uyum değişiklikleri, müzakere sürecinin uzaması ve AB’nin üyelik normlarının toplumda taviz olarak algılanması, milliyetçi vurgunun güçlenmesi, bu süreci AKP’nin taşımasını güçleştirmektedir.

Hükümette kalabilme ve politik geleceği yoksullukla mücadeleye bağlı olan AKP’nin yoksulluğu ve yoksunluğu yurttaş hakları temelinde çözümleyen sosyal devlet anlayışının aksine, bu sorunu İslami duyarlılık çerçevesinde bir hayırseverlik faaliyeti olarak gördüğü ortaya çıktı.

AKP, koalisyon hükümetinden devraldığı IMF programına sıkı sıkıya sarılarak uluslararası sermayeye güven verdi. Ekonominin birinci önceliğinin borç ödeme olduğu varsayımını hiç sorgulamadı. IMF’in borçların faiz ve anapara ödemelerinin aksatmadan yapılması için %6.5’lik faiz dışı bütçe fazlası verilmesi talebini harfiyen yerine getirdi. Seçim öncesi Tayyip Erdoğan’ın dile getirdiği faiz dışı fazlayı pazarlık konusu yapma vaadini unuttu.

Hükümet esas sınıfsal dayanağı Odalar Birliği’nce temsil edilen Anadolu sermayesi ile TÜSİAD’ın temsil ettiği büyük sermayeyi bağdaştırmak konusunda büyük sıkıntı yaşamadı. Rant paylaşımında sıranın kendilerine geldiğine inanan Anadolu Kaplanları vergi affı, ihale yasasında ayak sürüme gibi sınırlı tavizlerle yetindiler. Düşük emek maliyetlerinin avantajı her türden sermaye kesimini rahatlatan birinci etmen oldu. Düşük iç talep konjonktüründe ihracata dönük çalışan şirketler ayakta kalmayı başardılar. İçe dönük küçük ve orta boy sanayi ve ticaret kesiminin tıkanmışlığını aşamayan AKP; bu kesimlerden yükselen millici bir renge sahip muhalif sesleri uluslararası alanda elde ettiği avantajlı konumdan yararlanarak bertaraf etmeyi başardı.

AKP, IMF politikalarını hayata geçirirken sadece bir iktisadi uyum programını hayata geçirmekle sınırlı kalmamakta, yapısal dönüşümü de gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Ekonomi ve siyasetin ayrıştırılması ana fikri üzerinden geniş toplumsal kesimleri ilgilendiren konularda karar alma sürecinin küresel kapitalizmin kurumlarına devri yoluyla toplumun karar süreçlerinden, dolayısıyla siyasal süreçlerden dışlanması politikaları örülmektedir. Özellikle mali disiplin çerçevesinde dayatılan bu program, kamu hizmeti özelinde tüm kamusal alanın yeniden piyasacı bir anlayışla yapılandırılmasını amaçlamaktadır. Bu program finansal boyutu IMF ile, yapısal dönüşüm boyutu da DB eliyle sürdürülmektedir. Programın hedefi, kalıcı bir dönüşümle toplumsal yaşamın kazanımlarını sermayenin egemenliğindeki piyasa alanına taşımaktır. Bu sadece ekonomik alanla sınırlı kalmamakta, devleti de kamusal alandaki sosyal tüm düzenleme alanlarından dışlayarak yeni bir düzenleme alanına taşımaktadır. Devlet, piyasa eksenine sıkıştığı bir noktadan topluma, insana bakmakta, kamu hizmeti üretirken bu hizmetlerin temel niteliğini yok sayarak metalaşma sürecini dayatmakta, yurttaş hakları müşteri kimliği içinde eritilmektedir.

AKP’nin son yerel seçimlerden galip çıkması, yerel nitelikteki kamu hizmetlerinin de piyasa güçlerine terk edilmesi sürecinin hızlanması anlamını da taşıyor. Yerel yönetimleri işletme mantığı ve kâr amacı doğrultusunda örgütleyerek, yerel yönetimlerin hizmetlerinden yararlananların o hizmetin bedelini mutlaka ödemesi gerektiği anlayışı yüceltiliyor, parası olmayanların o hizmetlerden yararlanamaması meşrulaştırılıyor. Bu süreci hızlandırmaya yönelik hazırlanan sözde reform yasalarında yerel yönetim reformu önemli bir role sahiptir. Ticarileşme ve piyasalaşma sürecinin etkin alanı olarak görülen yereller, DB’nın yerelleştirme politikalarına tabi kılınmakta, yerinden yönetimin, katılımcı demokrasinin en önemli politik öznesi olan yerel yönetimler piyasa alanının hegemonyasına sürüklenmektedir.

Kamu reformu, sosyal güvenlik ve sağlık projeleriyle AKP, sözde reform programının uygulanması konusunda kendinden önceki hükümetlerin çabalarının da ötesinde, hatta DB yetkililerinin dahi açıklamalarında yer alan, bu denli hızlı bir saldırının toplumda yaratacağı huzursuzlukları bile çok dikkate almaksızın hayata geçirmeye çalışmaktadır. AKP bu tavrıyla aslında kendisinin gerçek yüzünü topluma sunmaktadır. Bu yüz toplumsal haklara, emeğe, insana bakıştaki çarpıklığın bir ifadesidir.

AKP hükümetinin giriştiği en kapsamlı “reformlardan” biri sosyal güvenlik alanında gerçekleşecek. 2004 yılında hükümet tarafından yayınlanan sosyal güvenlik reformu tasarısında belirtilen reformun ilk ayağını oluşturan sağlık sisteminde dönüşüm SSK hastanelerinin Sağlık Bakanlığı’na devriyle başladı. Mecliste görüşülmesi gündemde olan Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası ise AKP hükümetinin sosyal güvenlik ve sağlık hakkını bir yük olarak gördüğünü ilan etmiş oluyor. Zaten sendikalar ve meslek odaları gibi emekçi örgütlerinin görüşleri dikkate alınmadan hazırlanan yasa, IMF’nin dayatmaları sonucunda meclisin çalışma süresi uzatılarak alelacele kabul ettirilmeye çalışılıyor.

Bu yasayla sosyal sigorta kurumlarının birikimlerinin yıllardır rantiyelere peşkeş çekilmesiyle  vermeye başladığı açıkların faturası emekçilere kesilmeye çalışılıyor; sağlığın hak olmaktan çıkarıldığı, devletin anayasada belirtilen sosyal devlet olma rolünü terk ederek bireylerin sağlık sorunlarından kendilerinin asli olarak sorumlu olduğu, sağlığı koruma, geliştirme görevinden devletin elini çekip, kişilere bıraktığı, çalışanların iş güvencesinin ortadan kaldırıldığı bir model öngörülüyor.

Hükümetin IMF’ye verdiği taahhütlerin gereği olarak özelleştirmelere hız verdiği görülüyor. Sadece KİT’lerin satılması değil aynı zamanda kamusal olanın piyasa alanı karşısında daraltılması anlamına gelen özelleştirme tüm toplumu etkilemekte, piyasanın rekabetçi ve bireyci ilişkilerini olası tek sosyal ilişki biçimi olarak dayatmaktadır. Özelleştirme politikaları karşısında dün yaşanan SEKA direnişi, bugün Seydişehir halkının başlatmış olduğu mücadele, Türkiye’nin dört bir yanındaki TEKEL işletmelerinin kıpırdamaya başlaması, Telekom’un özelleştirilmesine karşı muhalefet ve özellikle kimya işkolundaki emekçilerin ve onların örgütlerinin PETKİM ve TÜPRAŞ’taki tutumları önümüzdeki dönemde kamu işçilerinin hareketli bir döneme gireceklerinin işaretlerini verdi.

Borç ödeme ekonomisi

AKP hükümeti henüz Başbakan olmadığı halde Tayyip Erdoğan’ın ağzından Acil Eylem Planı’nı (AEP) kamuoyuna açıklamıştı. AEP “seçimler, IMF programını kimin uygulayacağını belirlemek için yapılıyor” tezini doğrularcasına bir borç ödeme planı olarak hazırlanmış, devleti ekonomik olarak küçültmekten söz eden, sosyal politikalar bölümünde hiçbir somut iyileştirme önerisi bulunmayan bir belgeydi.

AKP’nin miras aldığı stand-by anlaşması, para kurulu benzeri döviz çıpasının 2001 yılında iflas etmesi sonucunda dalgalı kura geçilmesi dışında aynı zihniyetle sürüyor. Faiz dışı fazlayı esas alan mali disiplin odaklı sistem ekonominin tüm önceliklerini borç servislerine veriyor. Program kendi öncelikleri itibarıyla sermaye kesimini hoşnut eden bir performans sergiliyor. 2004 sonunda sona eren stand-by’ın önümüzdeki yıllara 40 milyar dolar civarında bir geri ödeme yükü getiriyor. Bu da programın üç yıl daha uzatılması, yurtdışı sermayenin güdümünde, faturanın emekçi kesimlerce ödeneceği, kamunun ekonomiye müdahale alanlarının iyice daralacağı, sosyal kazanımların daha fazla budanacağı bir dönemin daha yaşanması demek. Üstelik radikal bir yeniden yapılandırmaya gitmeksizin iç ve dış borçların azalması da söz konusu değil.

Mali sermaye birikim rejiminin borç faizi ödemelerine bağlı olarak nemalandığı bu sistemin yarattığı görüntü, yoksulluk ve yoksunluktur. Toplumun büyük bir kesimi hızla yoksullaşırken, sistemin saldırdığı sosyal haklar alanı giderek tahrip edilmekte, kalıcı bir yoksulluğun kaynağı kabul edebileceğimiz kamu hizmetleri ve toplumsal haklar giderek emekçilerin ve toplumun mağdur kesimlerinin elinden alınmaktadır.

Yoksullukla, işsizlikle mücadelenin ilk adımı borçların yeniden yapılandırılması, faiz dışı fazlaya dayalı, bütçe haklarından vazgeçilme pahasına bir borç ödeme takvimi değil, borçları iptali aşırı bozulmuş servet ve gelir dağılımının müsebbibi olan kesimlerden tahsile dayalı bir vergi politikasının hayata geçmesi için mücadele edilmelidir. Eğitime, sağlığa, sosyal güvenliğe bütçeden daha fazla pay alabilmek, bu sayede toplumsal sorunları aşabilmek için bütçeden kumarhane kapitalizmini var eden ve yaşatan faiz ödemelerinin kovulması gerek. Toplumsal kaynaklar toplumsal ihtiyaçlara toplumsal iradeyle aktarılmalıdır.

Tarım geriliyor-işsizlik tırmanıyor

1999 sonundan beri uygulanan IMF programı tarım üretimini geriletirken, kırlardan kentlere işgücü göçünü de hızlandırdı. Kentlerde krizin üretim süreci dışına ittiği kitlelere bir de kırdan gelenler eklendi, üstelik kamu kesiminin daraltılması süreci kamunun istihdam sağlayıcı niteliğini de erozyona uğratmıştı. Bu özellikle özel sektörde ücretlerin daha da aşınmasını getirdi.

Yedek sanayi ordusunun kabarmasıyla çalışma saatlerini uzatma, vergi ve sigorta yükünden kurtulmak için kayıtsız istihdama yönelme, parça başı, kısmi zamanlı esnek istihdam yöntemlerini yaygınlaştırma emek piyasasının temel karakteristiği haline geldi. Vasıflı işgücünün 2001 krizinde ilk defa yaygın işsizlikle karşılaşması, özellikle finans kesiminde kitlesel işten çıkarmalar, işsizlik rakamlarında genç ve eğitimlilerin ağırlığının artmasını getirdi. Kamu çalışanları da krizle birlikte yaşam standartlarında mutlak bir gerilemeyle karşılaştılar. İşsizliğin giderek artığı, çalışanların iş güvencesinden ve insanca yaşamak için gerekli ücret düzeyinin çok altında çalışmaya mahkum edilmesi, mevcut düzenli çalışma alanlarının düzensizleştirilme çabaları emek kesiminin bu dönemde yoğun olarak karşılaştığı  sorunlardır.

Tekstil sektöründe Çok Elyaflılık Anlaşması sona erdi. Bu, tekstil ve hazır giyimde tüm kotaların kalkması demek. Üretim ve ihracatında tekstilin önemli bir yer tuttuğu, milyonlarca kişiye istihdam sağladığı Türkiye yıllardan beri bu takvimi gözlüyordu. Ne var ki, son yıllarda Çin ve Hindistan’ın çok daha ucuz işgücü ve başarılı üretim organizasyonları tekstilde çok sayıda işçinin kapıya konması, mevcutların da çalışma koşullarının gerilemesi sonucunu doğurabilir. Türkiye son dönemde atıl kapasitenin doldurulmasına dayalı bir büyüme sağlayarak üretimde ancak kriz öncesi dönemi yakaladı. Büyüme hızı krizden bu yana sürekli artmasına rağmen, istihdam yaratamadığı gibi gelir adaletsizliğini de artıran bir özellik taşıyor. Büyüme, emekçilerin refahına katkı sağlamamasının yanı sıra çalışanların reel gelirlerini azaltmakta ve yoksulluğu artırmaktadır. İstihdam artırıcı bir nitelik sergilemeyen büyüme, beraberinde daha fazla sömürü ve ekolojik tahribat yaratan, geleceğin kaynaklarını bugünden israf eden ve finans piyasalarının güdümünde olan bir yapı sergiliyor. Büyüme ciddi bir yatırım faaliyeti gözlenmediğine göre, bu, diğer sektörlerde de önümüzdeki dönem üretim artışının yavaşlaması, önemli bir istihdam artışı umudunun beslenmemesi anlamına gelmektedir.

Önümüzdeki dönemde toplumsal muhalefet dinamiği içerisinde sendikalarda örgütlü emekçiler yanında örgütsüz kesimlerin dinamiği de önem taşıyacak. Özellikle tekstil sektöründen işsizler arasına ciddi katılımlar olacak. Aynı şekilde kayıtdışı çalışanları, son tahlilde sigortalı, vergisini ödeyen, sendika üyesi işçiler haline getirme mücadelesi de önemli bir potansiyel taşımaktadır.

Tekstil sektörü dışında da birçok sektör sistemin sermaye yoğun gelişimine bağlı olarak yığınsal işsizlik ve bu sektörlere bağlı toplumsal alanlarda bir yoksulluk üretecektir. Yaşamın her alanını giderek tahrip eden bu gidişin mağdurları bir araya gelmek zorundadır.

Tarım kesimi uzun süreden beri uygulanan politikalar gereği giderek yoksullaşmakta, özellikle küçük üreticiler IMF ve AB tarım politikalarının dayatmalarıyla yok olma ile karşı karşıya kalmaktadır. Küçük üreticiliğin yapısal olarak taşıdığı sorunların aşılması konusunda bugüne kadar herhangi bir politika üretemeyen AKP, tarımın şirketleştirilmesi çalışmalarını sürdürüyor.

Özellikle KESK’te örgütlenmiş, kamu istihdamını daraltma stratejisi içerisinde emekliler safına katılmış kadroların sendikal mücadele pratiklerini emekli örgütlenmesine akıtmaları halinde “kır saçlılar” toplumda önemli bir muhalefet odağı olabilirler, potansiyellerini siyasi mücadele kanalına da aktarabilirler.

Bugün tarımın üretim ölçeğinde, sağlıklı bir şekilde yapılandırılması kaçınılmazdır. Bu alanda sendikal örgütlenmeler hem tarım çalışanlarını hem de küçük üreticileri toplumsal haklar açısından bir araya getirirken, kendi öz örgütleri çerçevesinde yapısal sorunlarını farklı bir üretim almaşığında yaratmalarını da sağlayacaktır. Küçük üreticiliğin yegâne alternatifi şirketleşmiş, kapitalistleşmiş tarım değildir. Küçük üreticiliğin sorunlarını aşabilecek yapılar bir an önce hayata geçirilmek zorundadır.

Savaş sürecinde AKP

Türkiye Soğuk Savaş sırasında NATO’nun doğu kanadında Sovyetler Birliği’ni kuşatma stratejisinde kritik bir rol oynadı. 1990’larda ise Saddam Hüseyin’in etkisizleştirilmesinde, ABD’ye üslerini kullandırarak ve savaş uçaklarının uçmasına izin vererek karakol işlevini sürdürdü. 11 Eylül sonrasında dünyayı ABD egemenliğinde yeniden yapılandırma hamlesinin parçaları olan Afganistan ve Irak işgalleriyle, Türkiye’nin yeni dünya düzeninde kendine bir yer edinme gayreti çakıştı. 1 Mart 2003’te ABD’nin Türkiye üzerinden asker ve silah geçirmesi ile Türk ordusunun Kuzey Irak’ta konuşlanmasına olanak tanıyan tezkerenin AKP içi muhalefetin yanı sıra, savaş karşıtı hareketin önemli katkısıyla reddedilmesi ABD ile ilişkileri gerginleştirdi. Buna karşın Türkiye'ye gerektiğinde askeri talepleri karşılaması karşısında kullandırılabilecek 8.5 milyar dolarlık bir kredinin rencide edici bir yaklaşımla uzatılması zor ve rıza mekanizmalarının işlemediği durumlarda rüşvet ve satın alma yöntemlerinin devreye sokulmasının bir kanıtıydı.

Daha sonra ivedi olarak TBMM’den geçirilen ikinci tezkere ise; bir yandan hükümetin Washington’a sadakatini ispatına vesile teşkil etti. Öte yandan Türk askerinin ne Kürtler, ne de Araplar tarafından istenmediğinin ABD’ce de anlaşılması nedeniyle, bu tezkere kadük oldu, Türkiye Irak cehennemine doğrudan sürüklenmekten bu sayede kurtuldu. Böylelikle hükümet büyük çoğunluğu savaşa karşı Türkiye halkı karşısında savaş töhmetinden büyük ölçüde sıyrılırken, ABD ile ilişkilerini de kısmen onardı. Sonraki süreçte ABD ile yaşanan kimi açıklamaların ortaya çıkardığı gerilimler ise hükümetin İncirlik üssünün kullanımını ABD’nin talepleri doğrultusunda genişletmesi, başbakanın İsrail’i ve ABD’yi ziyareti gibi adımlarla geriletildi.

Bu süreçte gündeme gelen Genişletilmiş Ortadoğu Projesi (GOP) savaş çığırtkanlığı yapan, savaşın nimetlerinden yararlanmayı amaçlayan, insani değerleri yok sayan bir anlayışın da açıkça ortaya çıkmasına neden oldu. Türkiye bir önceki G-8 zirvesinde GOP’a aday ülke olarak temsil edildi. Mısır, Suudi Arabistan gibi en Amerikancı rejimlere sahip ülkeler dahi bu toplantıyı boykota yöneldiler. NATO’yu, Ortadoğu yanında Kuzey Afrika’yı da içeren Büyük Ortadoğu’da ABD egemenliğinin askeri gücü yapmayı hedefleyen GOP’un start almasına başta Fransa olmak üzere Avrupalı güçler tarafından şimdilik vize verilmedi. Bu sonucun ortaya çıkmasında projenin çerçevesinin çok belirginleşmemiş olmasının da payı bulunmaktadır.

Kıbrıs’ta Kilitlenme

Adada referandumu izleyen bir yıl, Annan Planı’nın ihtiva ettiği tüm olumsuz noktalara karşın çözüm için yeni olanaklar yarattığı ve reddinin her iki toplum içerisindeki çözüm yanlısı güçleri zayıflatıp milliyetçi-şoven güçleri ve mevcut bölünmüşlük durumunu ebedileştiren eğilimleri besleyeceği görüşünü doğrulamıştır.

Kıbrıs’a barışın hakim olmasının temel koşulu Kıbrıslıların Kıbrıs’ın geleceğini birlikte kurma iradesini göstermeleridir. Kıbrıs’ın birleşmesi, iki toplumun siyasi eşitliğine dayalı bağımsız, birleşik ve demokratik bir Kıbrıs’ın yaratılması her şeyden önce Kıbrıslıların kendi kaderlerini belirleme noktasındaki kararlılıklarına bağlıdır.

Bu noktada asıl görev her iki toplumun emekten yana ilerici siyasi oluşumlarına düşmektedir. Kıbrıs’ta milliyetçi ve şoven güçlerin tüm çabalarına rağmen iki toplum arasındaki yumuşama ve dostluk ikliminin oluşmasında büyük emekleri olan partilerin sorunun çözümü noktasında yeniden inisiyatif alarak ortak bir zeminde buluşmaya gayret göstermeleri barışın ve bütünleşmenin kazanılması için hayati önemdedir. Sorunun bugün gelmiş olduğu aşamasında ortak yapılanmalara, ortak projelere ve ortak inisiyatiflere her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardır.

Karşılıklı olarak çözümü Kıbrıs halkının kendisinden ziyade başka güçlere ve süreçlere havale eden anlayışlar son tahlilde iki toplumun arasında güvensizliğin artmasına yol açacaktır. Her iki toplumun ortak iradesine dayanmayan çözüm arayışları Kıbrıs’ı geçmişte olduğu gibi emperyalizmin müdahalelerine açık hale getirecek ve iki toplumun arasındaki mesafe ve güvensizliğini artıracaktır. Dış güçlerin müdahalelerine sorunun çözümünde öncelik tanımak, aşağıdakilerin kendi geleceklerine sahip çıkma ve çözümün öznesi olma iradelerine set çekecektir. Kıbrıs sorununda kat edilen mesafenin en önemli döneminin özellikle Kuzey Kıbrıs’ta yaşanan statüko karşıtı halk hareketi olduğu akıldan çıkarılmamalıdır.

Bugün emperyalizmin Kıbrıs’ta ve bölgedeki müdahaleci emellerine karşı en güçlü yanıt iki halk tarafından “aşağıdan” gerçekleştirilecek bir yeniden yakınlaşma ve bütünleşme sürecidir. Kıbrıs’ta ortak Kıbrıslılık kimliğinde buluşmuş, ortak ülke ve ortak toplum anlayışında birleşmiş çok kültürlü ve çok kimlikli bir Kıbrıs, emperyalizmin Kıbrıs halkının kendi geleceğini belirleme noktasındaki müdahalelerine set çekecektir. Yeniden bütünleşmiş bir Kıbrıs, silahlardan arınmış bir barış adası olarak Ortadoğu’da emperyalist politikalara üs işlevi görecek bir konumda olmamalıdır.

AKP’ye karşı doğru muhalefet

AKP hükümeti ile büyük medya-iş çevreleri arasında birbirinin hakimiyet alanlarına saygılı, müdahale etmemeye özen gösteren bir dehşet dengesi oluştu. Özal’ın “iki buçuk medya” özlemini de aşan tekelleşme, hükümetin manevra kabiliyetini daraltırken, devlete büyük borcu bulunan ve hükümetten patronlarının faaliyet gösterdiği sektörlerde beklentileri süren medya kuruluşları da benzer biçimde hükümetle “barış içerisinde bir arada yaşamayı” benimsemeyi tercih etti.

AKP, kendi seçmen tabanının beklentileri bulunan türban, İHL ve YÖK konularında zaman zaman çıkışlarına karşın kadim devlet refleksi karşısında ürkek davrandı. Bir anlamda kendi sınırlarını test etmekten öteye gidemedi. Tayyip Erdoğan büyük güçler karşısında devlet adamı tanım ve ciddiyeti içerisinde davranmaya çabalarken zaman zaman sesini ve kişiliğini çok kolay yitirebiliyor. Öte yandan hükümetin örgütlü topluma, hakkını arayan emekçiye, yurttaşa tahammülsüz tutumu en çok Başbakan’ın söyleminde kendisini buluyor. KESK başkanını bölücülükle, sağlıkçıları marjinallikle, öğretim üyelerini politika yapmakla suçlarken, politik duruşunu külhanbeyi ağzıyla ifade etmekten geri durmuyor ve bu tavrı ile egemenlere karşı sürdürdüğü korkak siyaset anlayışını gizlemeye çalışıyor. Özal döneminden kalan bir taktik olan farklı emek kesimlerini birbiri karşısına getirme, sendikaları işsizlerle ilgilenmeyip, sade kendi üyelerinin çıkarlarını kollamak suçlamasında olduğu gibi, Erdoğan’ın da sıkça başvurduğu bir yol olarak karşımıza çıkıyor.

Bu saldırıların geri püskürtülmesi yine örgütlü toplumdan ve örgütlü mücadeleden geçmektedir. AKP’nin ve daha geniş çerçevede sermayenin saldırılarının başarıya ulaşması örgütlü muhalefetin zayıflığından kaynaklanmaktadır. Örgütlülüğü bilince çıkarmak, toplumun her alt unsurunda birbiriyle dayanışma içinde olan, birbirini bütünleyen, dışlamayan bir siyaseti kurgulamak bu saldırılara karşı koyabilmenin yegane yoludur.

AKP’ye karşı muhalefetin, “yaşam tarzının korunması” ile sınırlı bir mücadele yerine, küreselleşme mağdurlarının ve emekçilerin talepleri üzerinden yapılması tespitini hükümetin iki yıllık icraatı doğrulamıştır. IMF güdümünde büyük sermaye yanlısı bir politika izleyen AKP’nin maskesinin düşürülmesi, muhafazakâr merkez sağ bir partiye karşı tutturulacak hattan fazla farklı olmayan bir anlayışla mümkündür. Emekçilerin yaşama ve çalışma alanlarında, başta sendikalar olmak üzere, tüm emekçi örgütlenmeleri içinde sürdürülecek çalışmalar, tarım kesiminde küçük üreticiler ve tarım emekçilerinin örgütlülüğünün artırılması emek eksenli bir muhalefet hattının ön koşuludur.

Ayrıca Türkiye solu, küreselleşme sürecinin mağdur ettiği, emekçi kimliğiyle AKP’ye yabancılaşan ama inançlı, dini duyguları manevi dünyasında önemli bir yer tutan geniş kitlelerle kucaklaşmanın yollarını aramaktan vazgeçmemelidir. Özellikle özgürlükçü laiklik anlayışının, insanların din ve inanç dünyasına saygı gösteren, yaşam tarzına müdahale etme hakkını kimseye vermeyen, devletin tüm din ve inançlara eşit mesafede bulunmasını öngören doğasının zihniyet olarak ciddi açılım imkânları sunduğu yalnızca bu zihniyetin anlatılması ve anlaşılmasında eksiklikler bulunması nedeniyle bu potansiyelin harekete geçirilemediği unutulmamalıdır.

YTP’nin varlığının sona erdiği, Ecevit faktörünün ortadan kalkmasıyla DSP’nin sönümlenmeye yüz tuttuğu, SHP’nin varlık gösteremediği koşullarda “sosyal demokrasi” cephesinde CHP kalıyor. CHP de Baykal’ın kitlelere güven vermekten uzak kişiliği; partinin AKP’ye yaşam tarzı, Kemalist duyarlılık ve “devletin hassasiyetleri” ekseninde yaptığı muhalefetin etkisizliği; IMF ve AB ile ilişkiler, NATO ve savunma politikası gibi konularda kendini AKP’den ayrıştıramaması; tek tek bazı milletvekillerinin çabası dışında sosyal politika tartışmalarında taraf olamaması; demokrasi ve özgürlükler konusunda AKP’nin gerisine düşebilmesi alternatif bir seçenek olarak ortaya çıkmasına engel oluyor.

Bir yandan demokratik hak ve özgürlüklere sahip çıkarken, öte yandan sosyal haklar ve emeğin haklarını tutarlı bir şekilde savunan bir hat bugün için kaçınılmaz zorunluluktur. Toplumsal muhalefet, soldaki siyasi partileri, sendikaları, DKÖ’leri ile tutarlı ve ikna edici bir biçimde bu hattın gereğini kavrayamazsa, emekçi kitlelerin hoşnutsuzluğunun ve öfkesinin şeriatçı ve milliyetçi kanallara akmasının yanı sıra, iyice reaksiyoner bireyci tepkilere dönüşmesi veya içe dönerek çürümesine neden olabilir.

CHP liderliği bu süreçte de olumsuz bir pozisyonu üretmekte, yukarıda dile getirilen gerçekliği bir türlü görememektedir. Toplumsal muhalefetin etkin birçok örgütünde sığ particilik anlayışını sergilemekten uzak durmayan CHP, diğer taraftan kendi solunda kalan partilerle olan ilişkilerinde solun değerlerini yadsıyan, emeğin haklarına dayanmayan, toplumsal kazanımları ekonomik anlayışın sığ indirgemeciliğine mahkum eden bir siyaseti dayatmaktan geri durmamaktadır. Bu tavrıyla CHP, sosyal demokrasinin tarihsel olarak yaşadığı gerilemenin getirdiği noktadan daha geriye, çok daha sağa düşmektedir.

Sosyalist hareket ise kendi doğal zemininden kopmuş, siyasetin dışına düşmüş ve etkisiz bir konumdadır. Doğal olarak da krizini aşmanın olanaklarını yakalayamamaktadır.

Sosyalist hareket aynı zamanda artık toplumsal değişimin karşısında açıkça tutum alan milliyetçi sol güçlerle yolunu ayrıştırabildiği ve  aynı zamanda sol liberal anlayışlara karşı net bir politik tutum alabildiği ölçüde özgürlükçü ve demokratik kimliğine kavuşacaktır.

Sağda yer alan muhalefet güçleri ise, muhalefet olma görüntülerini giderek AKP’nin yeni sağ anlayışla yaptığı evlilik sonucunda hızla yitirmektedirler. Muhalefet yapabilecekleri alanları yitiren bu siyasetlerin önümüzdeki dönem “Kızıl Elma” örneğinde olduğu türden yapay politik alanlar yaratmaya kalkışacağı bir gerçeklik olarak görülmelidir. Diğer taraftan sözde emeğin hakkını savunan gerici ve milliyetçi sendikal faaliyetler azınlık raporu tartışmalarında görüldüğü gibi gerçek kimliklerini deşifre etmişlerdir. Varlık nedenleri sol muhalefetin ve emek örgütlerinin mücadele gücünü zayıflatmak olan bu yapılar, AKP kadar sermayenin de elini güçlendirmektedir.

Milliyetçi tırmanış

Dünya ölçeğinde milliyetçi sağ ve faşist hareketler, kapitalist küreselleşme sürecinin yarattığı yoksullaşma ve dışlanmayı yeni bir siyasal kanal olarak değerlendirmeye çalışıyor. Türkiye’de de milliyetçi-faşist hareketler tıpkı Avrupa’daki izdüşümleri gibi toplumsal adaletsizliklerin yarattığı toplumsal gerilimleri kültürel temelli bir çatışmaya tahvil etme gayretindedir.

Milliyetçi-şoven hareketler bu bağlamda Kürt sorunu, Ermeni Soykırımı tartışmaları ve Kıbrıs gibi meselelerin siyasal zeminde demokratik bir biçimde tartışılmasını provokatif reflekslerle engellemekte ve kendilerini güçlü hissettikleri “milli dava” alanına çekmeye çalışmaktadırlar. Türk milliyetçi-faşist söylemi açısından son yirmi yılın en değişmez meselesi Kürt sorunu olmuştur. Bu yüzden Kürt sorunu hâlâ demokratikleşme açısından, özellikle de sol için bir turnusol işlevini görmeye devam etmektedir.

Milliyetçilik düşmanlaştırdığı kesimleri toplumdan tecrit etme ve kendi siyasi reflekslerini sıradan vatandaş tepkisi olarak kabul ettirmedeki oldukça büyük tecrübesini sürekli sergilemektedir. Bu arada bazı sol eğilimli aydınların ve partilerin “yurtseverlik-ulusalcılık” kampanyaları düzenlemeleri, niyetlerinin ötesinde nesnel olarak milliyetçiliği beslemektedir. Unutulmamalıdır ki tutarlı bir anti-emperyalist hat ancak enternasyonalist bir vurguyla birlikte yürütülebilir.

Yükselen milliyetçilik aynı zamanda farklı noktaları dikkate alınarak değerlendirilmelidir. Doğrudan Kürt karşıtlığını içeren etnik temelde bir milliyetçi akım oluşmaktadır. Uzun yıllar süren çatışma dönemindeki gibi bir hınç Kürt sorununun demokratik çözümüne yönelik her adımı boğmak için hazırda beklemektedir. Bu durum özellikle büyük şehirlerde bir çatışma potansiyelini ortaya koymaktadır. Önümüzdeki dönemde yoksulluğun ve güvencesizliğin artacağı, Kürt sorunu ekseninde milliyetçi bir şiddeti harekete geçirecek söylemin örüleceği düşünüldüğünde Türkiye’nin böyle bir çatışmayla yüz yüze kalma tehlikesi vardır. Sol, böylesi bir tehdit karşısında “demokrasi ve barıştan” yana bir seçenek oluşturmak için tüm demokrasi güçleri ile birlikte hareket etmelidir.

Milliyetçi-faşist hareketlerin sol ve demokratik güçlerin siyaset alanını daraltma yönündeki girişimleri karşısında demokratik haklar ve özgürlükler mücadelesi, neo-liberal saldırının yarattığı tahribata karşı verilen mücadele ile birleştirilmelidir. Milliyetçi-faşist hareketin çeşitli provokasyonlarla siyasal alanı daraltma çabasını boşa çıkartmak ancak demokratik hakları ve özgürlükleri savunma yönünde en geniş güçleri seferber etmekle ve bu çerçevede toplumsal meşruiyeti olan eylem ve etkinliklerle mümkündür.

MHP’de rekabet

Son aylarda milliyetçiliğin yeniden kitlesellik kazandığına dair önemli işaretler, dikkatlerin yeniden MHP’ye yönelmesine yol açtı. Partinin “yeni milliyetçilik dalgası” karşısında nasıl bir tavır alması gerektiği konusunda şiddetli bir tartışma yaşanıyor. Birileri “milli hassasiyetin, refleksin gerisine düşüldüğü, pasif kalındığı” eleştirisini yükseltirken, diğerleri “Bizi sokak çatışmasına çekmek istiyorlar, oyuna gelmeyeceğiz” yanıtını veriyorlar. Bu tartışma aslında çok tanıdık ve belki MHP kadar eski. Son dönemde bu tartışmanın MHP’de Bahçeli yönetimi yandaşları ve Bahçelisiz MHP peşinde olanlarca kullanıldığının altını çizmek gerekiyor. Bu basit bir genel başkanlık yarışı değil ve arka planında MHP’nin önümüzdeki dönem stratejisi ne olmalıdır sorusuna verilen yanıtların birbirinden çok farklı olmasının getirdiği ciddi bir gerilim de var. 

Ümit Özdağ uzun zamandır Bahçeli muhaliflerinin sözcülüğünü öfkeli bir tutkuyla üstlenmiş görünüyor. Özdağ ve Bahçeli temel olarak iki farklı stratejinin sözcülüğünü yapıyor. Bahçeli, AB karşıtlığının merkezine MHP’yi oturtarak farklı kesimleri partisinin hegemonik birleştiriciliği ekseninde merkez sağ bir ittifakta bir araya getirmeye çabalıyor. 18 Nisan 1999 seçimleri ertesinde “MHP değişti mi?” sorularına verdiği, “Biz merkeze değil, merkez bize geldi” yanıtı anımsanırsa bu arayışı daha iyi kavranabilir. Buna göre tıpkı AKP’nin AB yandaşlığı etrafında oluşturduğu merkez sağ “gevşek koalisyon”un bir benzeri bu defa AB karşıtlığı ekseninde, “ulusalcı kaygılar” taşıyanların da cezbedilmesiyle oluşturulmak isteniyor. MHP’nin sokağa hakim olduğunun her fırsatta anımsatılmasına, “sokak gücümüzü sağduyuyla denetliyoruz” mesajları eşlik ediyor. Bu anlamda Türkiye’deki “sağduyu”nun hoşlaşmadığı sokak çatışmalarının marjinal bir tarafı olma görüntüsünden sıyrılınmak isteniyor. Böylece Devlet’in dümenini her daim devralmaya hazır, olgun bir görüntü çizilmesi amaçlanıyor.

Bahçeli karşıtları ve özellikle Özdağ ve arkadaşlarının ASAM (Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi) etrafında yapmaya çalıştıkları ise ulusalcı hassasiyetleri olan sivil ve askeri bürokrasi unsurlarıyla MHP’ye yakın entelijensiyayı kaynaştırmak, aralarındaki tali farklılıkları eritmek ve güven ortamı yaratmak. Özdağ, laik ve cumhuriyetçi hassasiyetlerinin sürekli altını çizerek, bahsettiğimiz ulusalcı seçkinlerle ortaklıklarını vurgulamaya özen gösteriyor. Ama bu günlerde Özdağ’ın sözcüsü olduğu Bahçeli muhaliflerinin en belirgin özelliklerinden birisinin ciddi bir tepkisellik de içeren Kürt karşıtlığı olduğu gözlerden kaçmıyor.

Kürt Sorununda Başa Dönüş mü?

Kürt ulusal hareketinin muhatap kabul edilmemesi, genel siyasi af taleplerine herhangi bir tepki alınamaması, Irak’taki gelişmeler üzerinden Kürtlere karşı aşağılayıcı bir dil kullanılması, silahlı güçlerin toplumsal yaşama katılımı konusunda siyasi adım atılmaması, Kürt ulusal hareketini yeni yöneliminde devletin de sorumluluk taşıdığını gösteriyor. Kürt sorununu Türkiye’nin demokratikleşmesi çerçevesinde çözülebilirliği fikri zayıflıyor. Kürt ulusal hareketinin daha önceleri “demokratik cumhuriyet” adını verdikleri projeden vazgeçip, Irak’taki gelişmelerin de etkisiyle etnik çizgileri ağır basan “Demokratik Konfederalizme” yönelmesi dikkate değer bir dönüşüm olarak kaydedilmelidir. Demokratik Konfederalizm Kürt muhalefetinde yeni bir enerjiyi açığa çıkarmışsa da siyasal anlamda muğlak bir projedir. Üstelik son dönemde bölgede silahlı çatışmaların hızla artışı da uzun bir dönemdir kısmi de olsa bir barış süreci yaşayan bölgenin tekrar savaş koşullarına sürüklenmesine neden olabilir. Böylesi bir ihtimal her şeyden önce Kürt ulusal hareketini olumsuz yönde etkileyecek, sorunu içinden çıkılmaz bir noktaya sürükleyecektir. Sorunun çözümü noktasında demokratik adımların atılması, çok kimlikli ve çok kültürlü bir toplum anlayışından hareketle Kürt kimliğinin ifade edilmesinin önündeki engellerin kaldırılması üzerinden etkin bir tutum geliştirilerek milliyetçilik dışı çözümlere yönelinmesi gereklidir.

Almanak Bilgiler

  • Yazar: Hayri Kozanoğlu
  • Yıl: 2004
  • Kurum: ÖDP
Ara...

AYRINTILI ARAMA

  • Etiketler
  • Kategori
  • Yazar
  • Yıl

Üye Giriş