YOKSULLUK OLGUSU VE KADININ YOKSULLUK DENEYİMİ

Almanak 20021. Giriş

Yoksulluk, onu yaşayan toplumsal sınıflar açısından derinliği ve önemi hiç kaybolmayan bir toplumsal sorun olmakla birlikte, sosyal bilimlerde önemi ve güncelliği son yıllarda yeniden keşfedilen bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunun en önemli nedeni, 1980 sonrası global düzeydeki sermayenin yeniden yapılanma süreci ve neo-liberal gelişmelerin kapitalist toplumsal formasyonların (gelişmiş ve azgelişmiş ülkeler ) ekonomik ve toplumsal yapılarında oluşturduğu derin eşitsizliklerdir. Yoksulluğun kuramsal ve metodolojik düzeyde yapılan tartışmalarından birini yoksulluğun kadınsıllaşması tezi ve (veya) yoksulluğun toplumsal cinsiyet boyutunu ele alan yaklaşımlar oluşturmaktadır.

Bu çalışmanın genel amacı; eşitsizliklerin tarihi kadar eski olan bir olgunun yeni bir keşfini yapmak değil,  klasik yoksulluk tartışmaları ve çalışmalarının ihmal ettiği kadının yoksulluk deneyimini, diğer bir deyişle kadının yoksulluk olgusu ile olan ilişkisini, kavramsal ve metodolojik düzeyde, yoksulluk tartışmalarına eleştirel bir şekilde dahil etmektir. Bu yazıda, temel olarak kadının yoksulluğu; kadın ve yoksuluk yazınında yapılan ‘yoksulluğun kadınsıllaşması’, ‘klasik yoksulluk çalışmaları’ ve ‘yoksulluğun toplumsal cinsiyeti’ kuramsal yaklaşımları ve tartışmaları çerçevesinde eleştirel bir şekilde incelenecektir.

2. ‘Yoksulluğun kadınsıllaşması’ (feminisation of poverty)

Yoksulluğun kadınsıllaşması kavramının kökeni, Amerika’daki yalnız yaşayan ve yoksulluk yardımı alan kadınlar (anneler) hakkında yapılan tartışmaya dayanmaktadır. Terim ilk olarak Pearce tarafından 1978’de kullanılmıştır.  Pearce’ye göre, yoksulluk hızla bir kadın sorunu haline gelmeye başlamıştır. 16 yaşın üstündeki yoksul nüfusun yaklaşık üçte ikisini kadınlar oluşturmaktadır. Pearce’nin yoksulluğun kadınsıllaşması kavramını temellendiren tarihsel gelişme ise gelişmiş kapitalist toplumlarda, özellikle Amerika’da 1970’lerden sonra klasik çekirdek aile anlayışı ve pratiğinin, sarsılması ve değişmesidir (Gonyea, 1994). Yoksulluğun bir kadın meselesi haline gelmesi ile demografik değişimler arasında; diğer bir deyişle aile reisi kadın olan, çocuklarıyla beraber yalnız yaşayan ve geçimini kadınların üstlendiği aile sayısısnın artışı arasında bir ilişki kurulmaktadır.

Yoksulluğun kadınsıllaşması olgusunun, sadece Amerika’ya özgü bir gelişme olmadığı; diğer gelişmiş kapitalist ülkelerde ve azgelişmiş ülke ve bölgelerde de görülen bir olgu olduğu yönünde eğilim 1980 sonrası daha da güçlenmiştir. Batı Avrupa’da, hane reisi kadın olan ve geçimini kadınların üstlendiği aile sayısı, 1980’de % 24 iken 1990’da % 31’e yükselmiştir. Azgelişmiş bölgelerde, Güney Doğu Asya ülkeleri için bu oran yaklaşık % 20 iken, Afrika ülkeleri için ortalama % 50’yi bulmaktadır. Yapılan bir çalışmaya göre, tek-ebeveyinli aile oranları İngiltere’de  %19, Almanya’da %20, İtalya’da %21, Norveç’te % 22, Fransa’da %22, Kanada’da %52 ve Amerika’da da ise % 63’ tür (ILO). Gelişmiş kapitalist ülkeler açısından  bu tez, demografik faktörler dışında, kadınların işgücü piyasasındaki durumları (part-time çalışma, işsizlik, ücretler seviyesi, işlerin toplumsal cinsiyete dayalı farklılaşması vb.), emek piyasası politikalarının kadın üzerindeki etkileri  (ücret ve sosyal güvenlik kanunları) ve sosyal refah devleti ( sosyal güvenlik yardımları, devletin para transfer politikaları vb.) gibi faktörler eklenerek daha zengin bir içerikte tartışılmaktadır (Goldberg ve Prager,1990). Azgelişmiş ülkelerde ise kadınlar yoksulluğa karşı mücadele veren temel stratejik araçlara dönüşmüşlerdir. Toplumsal cinsiyete dayalı yaşanan eşitsizliklerin yanısıra kadınlar yoksulluğun yükünü taşıyan ve onunla mücadele aden aktörler olarak karşımıza çıkmaktadır.

Yoksulluğun kadınsıllaşması tezi ile kadının yoksulluğu arasında önemli bir ilişki olmakla beraber bu tez, kavramsal ve metodolojik olarak bazı zayıflıklara ve sınırlılıklara sahiptir. Kadının yoksulluk ile ilişkisi demografik bir faktöre indirgenerek yoksullaşma süreci hem basitleştirilmekte hem de politik bir sorun olarak bu sürecin deneyimini yaşayan diğer toplumsal sınıfları bölmektedir (Dressel, 1998; içinde Gonyea,1994). Birincisi, toplumsal bir kategori olarak hane reisi kadın ya da hanenin geçimini sağlamakla yükümlü bütün kadınlar yoksul mudur?

Hane reisliğinin kadın tarafından üstlenildiği aile formları homojen bir niteliğe sahip değildir. Bu haneler boşanmış, eşini kaybetmiş dul, eşi göçten dolayı hanede olmayan, hiç evlenmemiş kadınlar gibi farklı toplumsal süreçlerden gelenleri içerebilir. Örneğin kocasını kaybetmiş dul bir kadın, kocasından kalan ve (veya) çocuklarından transfer ettiği gelir ve kaynaklar aracılığı ile fiziksel ve toplumsal yeniden üretimini sürdürebilecektir. Aynı şekilde, kocası göçten dolayı hanede yaşamayan bir kadın hane reisi olarak tanımlansa bile, geçimini kocasının aileye aktardığı para aracılığı ile sağlayabilme şansına sahip olabilecektir. Bu kategorik ayrımlar içinde, mutlak olarak bütün kadınlar yoksul olmayabilir. Yanlız yaşayan bütün kadınların yoksulluk deneyimini salt bir demografik değişkene bağlamak, yoksulluk kavrayışımızda teorik ve metodolojik düzeyde bazı sorunlara neden olacaktır.

Bu sorunlardan biri aile reisi kavramıyla ilgilidir. Yapılacak yoksulluk çalışmaları için aile reisi kavramının kapitalist ve ataerkil bir toplumda yeniden sorgulanması ve gözden geçirilmesi gerekmektedir. Aile reisi kavramı, toplumsal cinsiyete dayalı işbölümüne dayanarak erkeği evin geçimini sağlayan kişi olarak belirlerken, kadını da eve hapsederek ikincil ve eşitsiz bir duruma yerleştirmiştir. Bu ekonomik boyutunun dışında reislik kavramı, toplumsal, ideolojik ve kültürel olarak erkeği karar ve güç ilişkilerinde belirleyici bir konuma getirerek, cinsler arasındaki eşitsiz ilişkilerede meşru bir zemin hazırlamış olur. Oysa hane reisi kavramı yerine ‘hanenin geçimini sağlayan(lar)’ kavramı ampirik çalışmalar için daha yararlı, işlevsel ve kapsayıcı bir içeriğe sahiptir.  Çünkü ailenin geçiminin sağlanması, sadece erkek tarafından eve getirilen iktisadi gelir biçimini ifade etmemelidir. Oysa çalışmıyor ve gelir getirmiyor görünen kadın, kendisinin ve ailesinin fiziksel ve toplumsal yeniden üretimini sağlamak için ev içinde, kullanım değeri ve değişim değeri olan mal ve hizmetlerin üretilmesi için yoğun emek harcamaktadır. Yoksul hanelerde kadınlar bir yandan, üretim sürecinde yürüttükleri geçici ve güvencesiz çalışma faaliyetleriyle ev ekonomisine gelir getirirken, diğer yandan; hane bireylerin yeniden üretimini sağlamak için ev içinde  yemek, temizlik, çocukların bakımı, gibi emek kullanım biçimleriyle de ailenin geçimini sağlamada, önemli aktörler haline gelirler. Reisi kadın yada erkek yerine, ‘hanenin geçimini sağlayan kadın’ ya da ‘hanenin geçimini sağlayan erkek’(Çağatay,1998) ifadeleri reislik yada başkanlık etme konumunu cinsler açısından eşitsiz ve statik bir durumdan çıkaracak, hanenin fiziksel ve toplumsal yeniden üretim süreçlerini ilişkisel ve süreçsel olarak görmemize neden olacaktır.

Burnham (1985; içinde Gonyea,1994), yoksulluğun kadınsıllaşması tezinin dört kör noktasını şöyle ifade etmektedir: Bu tezde, yoksulluğun birincil belirleyeni olarak sınıf yerine, toplumsal cinsiyet  kavramıyla hatalı bir tespit  yapılmıştır. İkincisi, bu tez kadınlar arasındaki sınıfsal farkı görünmez kılmıştır. Üçüncüsü, kadınlar arasındaki ırksal farklılıkları ihmal etmektedir. Dördüncüsü, yoksulluğu, siyah erkeler arasında dıştalamaktadır. Yoksulluğu belirleyen faktörün toplumsal cinsiyet olması, yoksulluğun sınıfsal, etnik ve ırksal boyutunu analiz dışına çıkarmaktadır. Yoksulluğun kadınsıllaşması tezi, kadınlar arasındaki sınıfsal farklılıkları ve kadınlar ile erkekler arasındaki sınıfsal, ırksal ve etnik temelli ortak dayanışma ilişkilerini ihmal ettiği için yoksulluk durumunu politik ve ampirik açıdan yanlış bir şekilde sunmaktadır. Kadınların yoksulluğunda, analizin odağı toplumsal bir kategori olarak kadınlar olduğu için, kadınların yoksulluğunun belirleyenide kadınların kadın olma gerçeğidir. Kadınların yoksulluğunun belirleyeni olarak toplumsal sınıf faktörüne analizlerde yer verilmemektedir. Bütün kadınlar yoksulluk tehlikesi içinde değildirler. İşçi sınıfı kadınları, etnik azınlık mensubu kadınlar, siyah kadınlar, göçmen kadınlar yoksulluk riskini ve deneyimimi daha fazla yaşamaktadırlar (AAWO, 1983; içinde Gimenez,1999). Yoksulluk bir olgu olarak birincil düzeyde sadece kadınları etkilememektedir. Kapitalizmin yapısal bir parçası olan yoksulluk, insanları cinsiyetlerine, yaşlarına, ırksal ve etnik kökenlerine bakmadan ve derecelendirmeden yaralamaktadır (Gimenez, 1991).

 Yoksulluğun kadınsıllaşması tezi için ikinci olarak şu soruyu sormak mümkün. Kadın ve erkeğin birlikte yaşadığı yoksul hanelerde kadınların yoksullukla ilişkisi nedir? Bu tez metodololjik düzeyde, sadece yalnız yaşayan kadın haneleri analiz birimi olarak temel almakta, kadın ve erkeğin birlikte yaşadığı yoksul hanelerde; kadının yoksullukla olan ilişkisini gözden kaçırmaktadır. Kadın ve erkeğin birlikte yaşadığı hanelerde, yoksulluk analizi yapan klasik yoksulluk çalışmalarında da; kadının yoksulluk deneyimi hem kuramsal hem de metodolojik düzeyde ihmal edilmektedir.

 3. Klasik Yoksulluk Çalışmaları

Klasik yoksulluk çalışmalarının birçoğu yoksulluğu ölçerken metodolojik olarak analiz birimi olarak haneyi temel almaktadır. Hane veya ailelerin yoksul olup olmadıkları ise doğal olarak yoksulluğa getirilen tanımlamalara ve ölçme yöntemlerine bağlı olarak değişiklik gösterecektir. Yoksulluk genel olarak mutlak yoksulluk (geçimlik) ve göreceli yoksulluk olmak üzere iki şekilde tanımlanmaktadır. Geçimlik yoksulluk, bireylerin veya ailelerin fiziksel olarak temel ihtiyaçlarını -ör: yiyecek, giyecek barınma vb.- karşılayamama durumunu ifade etmektedir. Göreceli yoksulluk tanımına ise fiziksel ihtiyaçların yanısıra duygusal, toplumsal ve kültürel boyut eklenerek daha zengin bir içerik kazandırılır. Ayrıca ihtiyaçlar toplumdan topluma ve zamana bağlı olarak sürekli değişecebileceği için, içinde bulunulan toplumun yaşam standartlarıda yoksulluk durumunun belirlenmesinde referans noktası olabilmektedir (Alcock, 1993).

Yoksulluk, genel olarak gelir ve tüketime bağlı indeksler kullanılarak ölçülür. Haneye aktarılan kaynakların ise hane bireyleri tarafından eşit şekilde kullanıldığı ve bölüşüldüğü varsayılmaktadır. Ayrıca bu çalışmalar, haneye kaynak aktarım mekanizma ve süreçlerini  anlaşılmaz kılmakta ve bu kaynaklar üzerindeki karar süreçlerinin kadın ve erkek açısından eşitsizleştirici boyutlarının ortaya çıkmasını zorlaştırmaktadır. Bu noktada klasik yoksulluk çalışmalarının, yoksulluğun toplumsal cinsiyet boyutunu ihmal ettiği vurgusu öne çıkmaktadır

Yoksulluk ölçümleri sonucunda haneler yoksulluk sınırının altında veya yoksulluk sınırına oldukça yakın ya da bu sınırın hemen üstünde yer alabilirler. Yoksulluk sınırının hemen üstünde olan bir hanenin yoksulluk sınırının altında kalan bir aileye göre yoksul olmadığı yada daha iyi olduğu yönünde bir açıklamanın kendisi çok fazla bir anlam ifade etmeyecektir. Çünkü, yoksulluğun boyutu niceliksel yöntemlerle gelire ve tüketime bağlı ölçüldüğü sürece, yoksul insanları statik ve rakamsal değerlere dönüştürmüş olmaktan öteye gidemeyecektir. Metodolojik olarak niceliksel yoksulluk ölçümleri yerine, yoksulluğun toplumsal cinsler arasında yaşanan farklılaştırıcı süreçlerinin açığa çıkarılması için niteliksel araştırma yöntemlerinin kullanılması önem kazanmaktadır.

Sonuç olarak, klasik yoksulluk çalışmaları, yoksul haneleri ve yoksulluğu statik bir duruma dönüştürmekte, ve yoksullaşmanın dinamik yönünü ve ilişkisel boyutunu ihmal etmektedir. Yoksulluğun statik durum analizi yoksulluğun sadece görünen yönüne (Payne, 1991) vurgu yaparken, yoksulluğun ilişkisel ve dinamik boyutunu analiz eden çalışmalar; yoksulluğu yaşayan insanların yoksulluğu nasıl deneyimlendirdiklerini ortaya çıkarmaya yönelik bir kaygıyıda içermektedir. Klasik yoksulluk çalışmaları bu anlamda kadının yoksulluk deneyimini anlamada yetersiz kalmaktadır. Sosyolojik olarak genel olarak yoksulluk olgusunu ve özel olarakda kadının yoksulluk deneyimini anlama ve kavrama çabası, yoksulluğu ilişkisel ve dinamik bir süreç içinde analiz etmeyi gerekli kılmaktadır.

4. Yoksulluğun Toplumsal Cinsiyet Boyutu

Yoksulluğun  toplumsal cinsiyet açısından körlüğüne getirilen eleştirilerle birlikte, makro ölçekte yapılan yoksulluk çalışmalarında; kadın ve erkeğin yoksullukla olan ilişkisini anlamaya yönelik indeksler geliştirilmiştir. Birleşmiş Milletler Kalkınma Kurumu ( UNDP, 2000) tarafından geliştirlen  Cinslerle İlgili İnsani Gelişme İndeksi ( Gender Related Development Index) kadın ve erkek arasındaki eşitsiz ilişki ve yoksulluk durumunu temel olarak şu üç kritere bağlı olarak ölçmektedir. Ortalama yaşam beklentisi, eğitim ( kadın ve erkek okuma oranı ve kadın ve erkek okullaşma oranı) ve ortalama gelir düzeyi (kazanılan gelir içerisinde kadın ve erkeğin payı). Cinsiyete Dayalı İnsani Gelişme İndeksi sıralamasında toplam 43 ülke arasında ilk yedi ülke sırasıyla Kanada, Norveç, Avustralya, ABD, İzlanda İsviçre ve Belçika’dır. Ortalama yaşam beklentisi, eğitim ve ortalama gelir düzeyi açısından kadın ve erkek arasındaki eşitsizliğin en yüksek olduğu ülkeler ise Nijerya, Burkina Faso ve Etopya’dır. Türkiye’de bu sıralamada 68. sırada yer almktadır. Bu göstergeler aslında kadın ve erkek arasındaki toplumsal cinsiyete dayalı eşitsizlikleri ifade etmektedir. Bunun dışında kadınların yoksulluk deneyimlerini toplumsal ilişkiler içinde analiz etme gücünden yoksundur. Cinsiyete Dayalı Gelişme İndeksi ulusal ve küresel ölçekte genel olarak karşılaştırma yapabilme gücüne sahip olsa da, hane ve bireysel (Greeley, 1994) düzeyde kadınların yoksulluk deneyimlerini yakalamada başarısız kalmaktadır.

Metodolojik olarak kadının yoksullukla ilişkisini anlama çabalarından biri, yoksulluğun katılımcı bir şekilde değerlendirilmesidir. Özellikle Dünya Bankası’nın azgelişmiş ülkelerde yürüttüğü, yoksullukla mücadele çalışmalarında uygulanan bir yöntem olan katılımcı yoksulluk keşfinde (özellikle kırsal alanda yapılan yoksulluk çalışmalarında geliştirilen bir yöntem), topluluk üyeleriyle yapılan derin görüşmeler çerçevesinde yoksullukla ilgili niteliksel bilgilere ulaşılmaktadır. Bu çalışmalar, özellikle yoksul kadınların yoksulluğu kendi bakış açıları ve deneyimleri çerçevesinde nasıl algıladıkları ve nasıl değerlendirdiklerini tespit ederken, yoksulluğuda dar anlamıyla  ekonomik bir olgu olmaktan çıkarmaktadır. Özellikle yoksulluğun yerel düzeyde ortadan kaldırılmasına ve kadının toplumsal hayata katılmasına yönelik politika ve stratejilerin geliştirilmesinde hayata geçirilen bir yöntem olarak kullanılmaktadır (Baden ve Milward,1997). Dünya Bankası ve IMF gibi uluslararası kuruluşlar, - para politikalarıyla - azgelişmiş ülkelerin ekonomilerini çökertmekle kalmamış aynı zamanda bu ülkeleri geri dönülmesi imkansız hale gelen bir borç batağına sürüklemişlerdir. Aynı kuruluşların, yoksulluğu ortadan kaldırmaya yönelik kadınlar üzerinden yürüttüğü çalışmalarda, özünde kadınların yoksulluğu ortadan kalkmamakta, tersine  kadınlar araçsal hale getirilmekte ve toplumsal eşitsizlikleri yeniden üretilmektedir. 1950 sonrası azgelişmiş ülkelerin kalkındırılması doğrultusunda egemen bir yaklaşım olan makro ölçekli kalkınma politikaları, mikro düzeyde ve sonuç almaya yönelik kadın üzerine ve kadının da durumunu iyileştirmeye hizmet edecek bir çerçevede hayata geçirilmeye başlanmıştır. Kalkınma ve toplumsal cinsiyet literatürü içinde refah, eşitlik, yoksullukla mücadele, verimlilik ve güçlendirme egemen kavramlar haline gelmiştir (Moser, 1993). Kalkınma sürecine dahil edilen kadınlar zaten yoksulluğun yükünü taşıyan toplumsal kesimdir. Yoksullukla mücadelede programı içerisinde kadınları eğitmek, çalışma hayatı için bilgi ve becerilerini geliştirmek, gelir getiren ekonomik faaliyetlere dahil etme gibi girişimler, kadınları yoksullukla mücadelede stratejik araçlara dönüştürmüş geleneksel rollerini ve toplumsal eşitsizlik durumlarını yeniden üretmiştir.

Kadın ve yoksulluk arasındaki ilişki aslında oldukça karmaşık ve problemlidir. Hem yoksulluğun kadınsıllaşması tezi, hem de makro ölçekteki yoksulluk çalışmalarına dahil edilen toplumsal cinsiyet kavramı, kadınların durumları hakkında basit istatistikler üretmekten ve yoksul kadınların sayılarını hesaplamaktan öteye gidememektedir (Ruspini, 1999). Kadın ile yoksulluk arasındaki ilişkinin sosyolojik kavrayışının yolu yoksulluk olgusuna ilişkisel ve dinamik bir süreç olarak bakmayı gerekli kılmaktadır. Yoksulluğu tarihsel ve dinamik bir süreç olarak ele aldığımızda kadınlar açısından yoksulluk deneyiminin kendisini de metodolojik olarak daha derin analiz edebilme şansına sahip oluruz. Aile, kadının yoksulluk durumunu anlamada en önemli analiz alanlarından birini oluşturmaktadır. Kadının yoksulluğunun boyutunu ve farklılaştırıcı yönlerini  anlamak için klasik yoksulluk çalışmalarında kapalı olan  bu ‘kara kutu’yu açmak ve deşifre etmek gereklidir. 

Son yıllarda yoksulluk olgusunu toplumsal cinsiyete dayalı bir temelde anlama girişimi - hem gelişmiş kapitalist toplumlar hem de azgelişmiş ülkeler açısından - özünde kadınların yoksulluk deneyimlerinin ayırıcı ve farklı boyutlarını vurgulamaya yönelik bir çabayı içermektedir. Bu yaklaşım, hem kadınların hem de erkeklerin yoksul olduğu gerçeğini ihmal etmez.. Ancak hane ve çalışma alanlarında kadınlar erkeklere göre daha fazla yoksuldurlar ve yoksulluk deneyimini erkeklere göre daha farklı yaşamaktadırlar (Daly,1989; Millar,1992; Ruspini;1999).

Bir çok yoksulluk araştırmasında hane tüketim birimi olarak analiz edilirken, gelire bağlı olarak da yoksulluk değerlendirmesi yapılmaktadır. Bu tarz yaklaşımların arkasında ise aile içindeki bireylerin bu geliri ya da kaynakları eşit bir şekilde paylaştığı fikri yatmaktadır. Oysa hanede yaşayan bireyler ve özellikle de kadınlar açısından haneye kaynak aktarımı, aktarılan kaynakları kullanım ve bölüşüm ilişkileri, bu kaynakların kontrolu ve yönetimi; eşitsiz ilişkiler içinde gerçekleşmektedir.  

Hane içinde kadınların yoksulluk deneyimlerinin farklılığını anlamamıza yarayan birbirleriyle ilişkili  çeşitli alanlar  mevcuttur. Üretken kaynaklara ulaşma, aile emeği üzerindeki kontrol, tüketimde eşitsizlik, hane harcamalarında toplumsal cinsiyete dayalı farklılaşma, hane içinde kaynakların tahsisi (Baden ve Milward,1997), aile kaynaklarının kullanımı üzerindeki kontrol (Pahl,1989) en önemli olanlarıdır.

Kadınlar toprak sermaye gibi üretici kaynaklara genellikle evlilik ve akrabalık ilişkileriyle dolaylı şekilde ulaşırlar (Baden ve Milward,1997). Kadınlara, geleneksel ilişkiler içinde toprağın yasal anlamda mülkiyet ve miras hakkı tanınmamaktadır. Evlenmeden önce bu hak erkek kardeşine ve (veya) babasına aitken evlendikten sonra da kocasında olur.

Ailenin finansal kaynakları üzerindeki kontrol genel olarak erkeğin denetiminde gerçekleşmektedir (Pahl, 1989). Haneye gelen gelirin oranı azaldıkça paranın yönetimi ve denetimi kadının sorumluluğuna geçmektedir. Kadınlar ailelerinin ihtiyaçlarını karşılayabilmek için, az miktarda olan bu parayı yönetme zorluğuyla karşı karşıya kalmaktadır (Lee,1999). Kısaca, haneye gelen gelirin oranı yükseldikçe denetim, kontrol ve kullanım hakkı erkeğin olurken, gelirin düşmesiyle bu sorumluluk kadına yüklenmektedir. ‘Sorumluluk’, ‘kontrol’ ve ‘yönetim’ terimleri para ile güç arasındaki ilşkiyi ifade eden önemli göstergelerdir. Yüksek gelir üzerindeki kontrol aynı zamanda gücün kaynağını da oluşturmaktadır (Payne,1998). Kadınların para ile olan ilişkileri kontrol (erkeğe ait olan) kavramının dışında, yönetme ya da onu idareli kullanma ve yarar sağlamaya yöneliktir. Kadınlar yiyecek ve giyecek ürünlerin en ucuzunu bulabilmek için harcadıkları zaman ve emek kullanım biçimleriyle hane içinde yoksulluğun yükünü farklı yaşayan bireylerdir. Arabaya verilecek paradan tasarruf etmek için bile evlerinden çok uzak mekanlara yürüyerek gitmek zorunda kalmaktadırlar. Parayı idareli ve ekonomik kullanma çabası kadının ruhsal ve fiziksel sağlığı üzerinde -stress, yorgunluk, usanmışlık gibi- olumsuz sonuçlara neden olmaktadır (Daly,1998).

Aile bireylerinin ihtiyaçlarının karşılanmasında da hane içinde kaynakların, bölüşüm ve paylaşım ilişkilerinde farklılıklar ve eşitsizlikler yaşanmaktadır. Bir çok araştırmada yiyecek paylaşımında -özellikle et tüketiminde- kadınlar öncelliği çocuklarına ve kocalarına tanımakta, kendi ihtiyaçları öncelikli ihtiyaçlar arasında yer almamaktadır (Cantillon ve Nolan, 2001). Aile içinde yiyeceğin paylaşımı sosyolojik olarak hane bireyleri arasındaki yaşa ve toplumsal cinsiyete bağlı statü farklılığını da yansıtmaktadır.

Yoksul hanelerde yaşayan kadınlar, annelik ve eşlik rollerinin dışında-yemek pişirme, temizlik, alışveriş, çocukların bakımı vb..- diğer kadınlardan (yoksul olmayan) ayrı olarak yaşamlarında  farklı emek kullanım biçimleriyle yoksullukla başa çıkmada geçinme stratejileri üretmektir. Kadınlar düşük ücretli ve geçici işlerde çalışarak aile gelirine katkıda bulunmaktadır. Bu katkı aynı zamanda tasarruf biçimlerinde de ortaya çıkmaktadır. Evde enerjiyi tassarruflu kullanma, aile, akraba ve arkadaşlık ilişkilerinden enformal yardım ve destek sağlama (Tarkowska, 2002), ev içi ve ev dışında kullandıkları yoğun emekle yoksulluğa karşı mücadele vermektedirler.

Sonuç olarak, kadının yoksulluğunu anlamada ve azaltılmasına yönelik politika ve stratejiler üretmede kendilerine önemli misyonlar yükleyen IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlar, kadınların durumlarını iyileştirme niyetini içeren çabalara girseler bile; genel olarak yoksulluğun kaynağını ve köklerini belirlemede önemli zayıflıklara sahip oldukları için, bu çabaları yoksulluk olgusunu hafifletmede ve ortadan kaldırmada başarısızlıkla sonuçlanmaktadır. Bu eğilim içinde, kuramsal anlamda tartışmalı olan diğer bir noktada; kadının toplumsal eşitsizliklerini yoksulluk olgusunun içinde tartışarak, yoksulluğa ve toplumsal cinsiyete dayalı eşitsizliklerin açıklama düzeylerinin birbirine karıştırılmasıdır. Hem, yoksulluğun toplumsal cinsiyete dayalı analizini yoksul hanelerde ortaya koyan çalışmalar, hem de kadının yoksulluğunu yanlız yaşayan kadınların sayısal oranlarının artmasıyla ilişkilendiren yoksulluğun kadınsıllaşması tezinin; kuramsal açıdan ortak sınırlılıkları yoksulluk olgusunu kadın açısından betimleyici yönleriyle ortaya koymalarıdır. 

5. Sonuç

Yoksulluk, modern zamanların en önemli toplumsal ve politik sorunlarından biri olarak,   kökünü ve kaynağını kapitalizmin işleyiş yasalarından almaktadır. Yoksulluk tartışmalarında ve çalışmalarında yoksulluğun betimleyici özellikleri yerine belirleyenlerinin neler olduğu sorusunun yanıtı öncelikli bir konuma sahiptir. Yoksulluk çalışmalarının önemli bir kısmı yoksulluk olgusunu analiz ederken onun betimleyici ve görünen yönlerini ön plana çıkarmakta, yoksulluğun esas belirleyenlerini görünmez kılmaktadır. Genel olarak mülksüzleşme, kapitalist toplumda sınıfsal yapıları anlamamıza ve yoksullaşmanın bir sonuç olarak ortaya çıkmasını görmemize yardımcı olmaktadır. Mülksüzleşme, tarihsel süreç ve ilişikiler içinde, hem kadınının hem de erkeğin yoksullaşmasının esas belirleyenidir. Bu anlamda da yoksulluk olgusu sınıfsal bir içeriğe sahiptir. Hangi kadınların yoksul olduğu sorusu ile kimlerin yoksul olduğu sorusu arasında önemli bir fark yoktur. Fiziksel ve toplumsal yeniden üretimini sağlayabilecek kaynak ve olanaklardan yoksun herkes yoksullaşma sürecinde yer alacak ya da yoksullaşma riskini potansiyel olarak taşıyacaktır. En son kertede, hem erkeklerin hem de kadınların yoksulluklarını belirleyen değişken onların sınıfsal konumlarıdır.

Farklı kategorik durumlar içinde yer alan kadınlar açısından yoksullaşmanın belirleyeni, onların kadınlık durumları değil, sınıfsal konumları diğer bir deyişle mülksüzleşen sınıflara mensup bireyler olmalarıdır. Mülkiyet sahibi, üst sınıfa mensup bir kadın ile mülksüzleşmiş, işçi sınıfında yer alan bir kadının yoksulluğu ve (veya) yoksullukla olan ilişkileri aynı olmayacaktır. Dolayısıyla mülkiyet ve kaynaklar açısından erkeğe bağımlı yaşayan  üst sınıf mensup bir kadın yoksul olmayabilir ama zenginliği erkeğin mülkiyetine bağlı olduğu için, yoksullaşma riskini (ör. boşanma durumunda) potansiyel olarak taşımaktadır. Aynı şekilde, çocuğu ile yanlız yaşayan ve üst sınıfa mensup bir kadın, sınıfsal konumundan kaynaklı yoksullaşma sürecinde yer almayabilir.

Bütün kadınlar, toplumsal yaşam içinde eşitsiz ilişkiler içine eziliyor ve sömürülüyor olabilir ama bu bütün kadınların yoksul olduğu anlamına gelmez. Bazı kadınlar yoksul oldukları halde bazılarıda yoksul değildir. Aynı şekilde, yoksulluk durumu ve deneyimi de bütün kadınlar açısından ortak bir ezilmişlik ve sömürü durumunu ifade etmemektedir. Kadınlar kendi aralarında homojen ve tek bir kategori değildirler; kendi içlerinde sınıfsal, ırk, etnik, din, gibi toplumsal konumlara bağlı olarak farklı ezilmişlik, sömürü durumları ve deneyimleri yaşamaktadırlar.

Kadınların yoksulluk deneyimleriyle ilgili sorgulanması gereken diğer önemli nokta, kadınların yoksulluk olgusunu erkekten ve yoksul olmayan kadınlardan farklı olarak nasıl deneyimlendirdiği ve bu farklılaşmanın nasıl ve hangi düzeyde kavramsallaştırılacağıdır. Kadınların yoksulluk deneyimlerini erkeklerden farklı yaşaması, kadınların toplumsal yaşam içindeki eşitsiz ve ikincil konumlarından bağımsız değildir. Kadının mülksüzleşmesi, erkeğe olan bağımlılık ilişkileri, ev içi ve üretim alanlarında emek kullanım biçimleri, ataerkil ilişki ve yapılar, toplumsal cinsiyete dayalı işbölümü; kadınların yoksulluk deneyim farklılıklarının sorgulanması için önemli değişkenlerdir. Kadının mülksüzleşmesi onu erkeğe bağımlı hale getirirken, bu bağımlılık ilişkisi içinde toplumsal cinsiyete dayalı işbölümü etrafında, kadınların konumuda ev içinde belirlenmektedir. Kendisinin ve ailesinin fizksel ve toplumsal yeniden üretimi için; kadın tarafından harcanan emek görünmez kılınmakta, önemsiz hale getirilmekte ve değersizleştirilmektedir. Kadınların yoksulluk deneyimleriyle emek kullanım biçimleri arasında önemli bir ilişki mevcuttur.

Sonuç olarak, kadının yoksullukla ilişkisi, yöntemsel olarak iki temel analitik kavramı, karşı karşıya getirmektedir: yoksulluk ve topumsal cinsiyet. Her iki açıklama düzeyide kavramsal olarak  farklı toplumsal eşitsizlikler üzerine yoğunlaşmaktadır. Bu anlamda kadının yoksullukla ilişkisinin anlaşılması, yöntemsel olarak hem yoksulluk tartışmalarını hem de yoksulluk ve kadının toplumsal konumunun sorgulandığı feminist kuram tartışmalarını içerir. Her ne kadar kadının yoksullukla ilişkisinin kavramsallaştırılması, ya da yoksulluk deneyiminin farklılığı, kadının toplumsal konumundaki eşitsizlik sorununu analize dahil etmeyi gerekli kılmaktaysa da, bütün kadınların toplumsal cinsiyet temelli eşitsizlik, ezilmişlik ve sömürü ilişkisinide yoksulluk olgusuna indirgemek veya bu olgu içinde açıklamak kuramsal ve kavramsal düzeyde hatalı sonuçlara neden olabilecektir. 

Kaynakça

AAWO. 1983. ( Alliance Against Women’s Oppression). ’ Poverty: Not for Women Only- Critique of the feminisation of poverty’ AAWW Discussion Paper, No.3, September.

Alcock, P. 1993.Understanding Poverty. Macmillan:London.

Baden, S ve Milward, K. 1997. ‘ Gender Inequality and Poverty: Trends, Linkages, Analysis and Policy Implications’, Bridge Developpment Report, No 30, SIDA, s.1-59.

Burnham, L. 1985.’ Has poverty been feminized in black Amerika?’, Black Scholar, s.14-24.

Cantillon, S ve Nolan, B. 2001.‘ Poverty Within Households: Measuring Gender Differences Using Non Monetary Indicators’, Feminist Economics,  7(1), s.5-23.

Çağatay, N. 1998.’ Gender and Poverty’, UNDP Woriking Paper Series, WP 5, s. 1-17.

Daly, M. 1989. Women and Poverty, Dublin: Attic Press.

Dressel, P.L. 1988.’ Gender, race and class:betond the feminisation of poverty in the latter life’, Gerentologist, 28,s.177-180.

Gimenez, M.1999 ‘ The Class nature of Poverty in America’, Critical perspective In Sociology Sociology, p.193-203, Hunt publishing Campany.

Gimenez, M.1999 ‘ The Feminisation of Poverty: Myth or Reailty?’, Critical Sociology, 23, 2/3.

Goldberg,G.S ve Kremen, E. 1990. The Feminisation of Poverty : Only in America. Newyork:  Greenwood Press.

Gonyea, G.J. 1994. ‘ The Paradox of the Advantaged Elder and the Feminisation of Poverty’, Social Work, volume 39, number 1 January, s.35-40.

Greeley. M. 1994. ‘ Measurement of poverty and poverty of measurement’, IDS Bulletin, vol 25, N 2.

ILO, ‘Feminisation of poverty’, http://wwwilo.org/public/english/235press/pkits/women3.htm

Lee, A. 1999. ‘ Income distributionwithin household and women’s poverty’, http://www.auckland.ac.nz./apec/papers/LeeA.html.

Millar, J. 1992.’ Women Poverty and Social Security’, Glendinning, C and  Millar, J (ed), Women and Poverty in Britain in the 1990s, Harvester Wheatsheaf :New York; London.

Moser, C.1993. Gender Planning and Development, Routledge.

Pahl, J.1989.  Money and  Marriage, London: Macmillan.

Payne, S. 1991. Women, health and Poverty, Harvester/ Wheatsheaf : London.

Pierca,D.1978. ‘ The Femininzation of poverty: Women, work and welfare’, Urban Change and Social Change Rewiev, 11, s.28-37.

Ruspini, E. 1999. ‘ The Contribution of Longitudinal Research to the Study of Women’s Poverty’ Quality and Quantity, 33, s. 323-338.

Tarkowska, E. 2001.’ Intra-household gender inequality: hidden dimension of poveryt among Polish women’, Communist and Post-Communist Studies, 35,s.411-432.

UNDP.2000. Human Development Report

Almanak Bilgiler

  • Yazar: Fatime Güneş
  • Yıl: 2002

AYRINTILI ARAMA

  • Etiketler
  • Kategori
  • Yazar
  • Yıl

Üye Giriş