almanak200012001, Yeni Dünya Düzeni (YDD) adı verilen çok yönlü saldırganlığın, ABD patronajında uluslararası tekellerin azami karlarını garanti etmek, sömürü ve yağmalarının önündeki tüm engelleri kaldırmak üzere dünyanın yeniden yapılandırılması girişimlerinin tırmandırılmasıyla 2002’ye evrildi.

1990'ların başında ilan edilen YDD; bütün "evrensel barış", "uluslar arasında adalet", "demokrasinin her yere yayılması", "refahın yaygınlaşması" iddialarına karşın, tam tersini amaçlamış ve savaşları, iç karışıklıkları, ırk ve din çatışmalarını Avrupa'nın ortasına taşırken, girilen süreci; sermaye egemenliğinin sınırsız genişlemesi; geri ülke halklarının tam teslim alınması, işçi sınıfı ve emekçi örgütlerinin etkisizleştirilmesi, yığınların siyaset dışına itilerek ne idüğü belirsiz "sivil toplum örgütleri"nin öne çıkarılması ve zaten kuntlaşmış olan demokrasinin tümden güdükleşmesi süreci olarak değerlendirmek istemiştir. Nitekim, her ülkede zenginliklerin daha küçük bir kesimin elinde toplanması ve dünyadaki bütün servetlerin birkaç metropol ülkeye akması amacıyla hareket edilmiş ve bu amaç doğrultusunda hayli adımlar da atılmıştır

 

almanak200012001 yılına küreselleşmenin, her konuda olduğu gibi sanat ve edebiyata da damgasını vurduğu bir yıl diye bakmak yanlış olmaz sanırım.
Fikret Adil’in Jean Giradoux’dan uyarladığı “Deli Saraylı” adlı oyunun bir yerinde çete başkanı olan kişisi şöyle söyler:
“...Birbirine hiç benzemeyen, renkleri, boyları, konuşmaları ayrı şu güruh yok mu? İstanbul’u bir an önce vücutlarından temizlememiz gereken yaratıklar işte bunlar... Bütün manasıyla modern bir dünyanın ilk kurtuluş çaresi nedir? Aynı yüze, aynı elbiselere, aynı hareketlere ve düşünceye sahip tek tip bir işçi... Bu başarılırsa baştakiler, bir tek insanın çalışıp yorulduğuna inanır.Düşünün bir kere, görüş bakımından ne kolaylık...Vicdan bakımından ne huzur...(...) Bizim iktidarımız fakirlerin neşelendiği, itaati elden bıraktıkları, delilere itibar gösterildiği yerde bitmiş demektir.”

almanak20001

Bugün Türkiye’de yaşanan tarım sektöründeki olumsuzluklar, (Üretimin düşmesi, ekilemeyen toprak miktarında artış, bu alanda ihracatcı bir ülke iken ithalatçı konumuna düşmek, 30 milyon köylülüğün işsizleşmesi ve yoksullaşması v.b gelişmeler) bu alanda yıllardır izlenen bilinçli politikalar değerlendirildiğinde bunun hiç de beklenilmeyen bir durum olmadığı anlaşılacaktır.

Başta ABD olmak üzere dünyanın zenginleri (emperyalistler) ile Türkiye arasındaki tarım alanına ilişkin ikili antlaşmalar 1948 yıllarına kadar dayanmasına rağmen, bugün ortaya çıkardığı sonuçları itibariyle, 24 ocak 1980 ekonomik kararlarının, gelinen noktada başlangıç ve önemli etkileri açısından sorumluluğu bir başka değerlendirilmelidir.
24 Ocak ekonomik kararları, uluslararası sermayenin ve işbirlikçilerinin yeniden yapılanması temelinde, birçok işçi ve emekçi haklarını ve örgütlenmelerini ortadan kaldırmayı önerirken, tarım alanında da şunları istemişti,

A-Tarım ürünleri taban fiatları düşük tutulacak,
B-Tarımsal desteklemeler azaltılacak veya kaldırılacak,
C-Tarım girdilerinin fiatları dolara endeksli olarak serbest bırakılacak.

Buradan çıkarılması gereken sonuç nedir?

1980’lerin başında tüm dünyada yeni bir iktisat anlayışı ve iktisat politikaları hakim olmaya başladı. Sıklıkla yazıldığı gibi bu dönemde liberal (serbest) politikalar uygulanılmaya ve dış ticaret ile finans hareketlerinin önündeki engeller kaldırılmaya başlandı. Ülkemiz de 24 Ocak 1980’de dış ticaretin liberalizasyonu ile bu sürece dahil oldu; 1989’da finans hareketlerinin önündeki engellerin kaldırmasıyla bu yolda ilerledi. Her ne kadar 12 Eylül 1980 darbesi liberalizasyon yönünde alınan kararların uygulanabilmesini mümkün kılmışsa da bu durum sadece Türkiye’ye özgü bir değişiklik değildi. 1980’ler boyunca hemen hemen bütün gelişmekte olan ülkelerde benzer kararlar alınarak uygulamaya konuldu.

1980’lerin başında gelişmekte olan ekonomilerde yaşanan borç krizleri söz konusu ülkelerin Uluslararası Para Fonu (UPF) ve Dünya Bankası (DB) eksesinde yeni bir ekonomik yapılanmaya itti.1 Bu yeniden yapılanma sürecinde öncelikli olarak dış ticaret, daha sonra da sermaye akımları serbest piyasa anlayışına göre oluşturuldu. Bu değişime ek olarak da vergi sistemleri, kamu harcamaları, emek piyasalarındaki düzenlemeler de köklü değişikliklere tabi tutuldu. Özelleştirme girişimleri de ağırlıklı olarak bu dönemde başlatıldı.

Bu topyekün değişimin veya dönüşümün ana eksenini devletin –gerek yaptığı kanunlar, düzenlemeler ile gerekse de ekonomi içinde oynadığı aktif rol ile- verimsiz olduğu iddiası oluşturdu. Devletin ekonomi içindeki rolünün azaltılması ile piyasa verimliliğinin öne çıkacağı ve daha hızlı bir ekonomik büyüme yaratılacağı iddia edildi. Gelişmekte olan ülkeler birbiri ardı sıra ithal ikameci kalkınma modelinden ayrılıp ihracata dayalı büyüme modellerine geçtiler. Bu amaçla öncelikyaşanacağı -yani acı reçetelerin ortaya çıkacağı- açıktı; ancak bu sıkıntıların uzun vadede ortadan kalkacağı veya daha iyi bir gelecek için fedakârlık yapmak gerektiği iddia ediliyordu. İç talebin büyümesine dayanan kalkınma anlayışı yerini arz yönlü iktisat politikalarına bıraktı. İhracatta rekabeti artırabilmek için de üretim maliyetleri özellikle de işçi maliyetleri kısılmaya çalışıldı.

Bu politika seçiminin doğrudan sonucu ise söz konusu ekonomilerde gelir dağılımının bozulması olarak ortaya çıktı.

Bu yeni politikaların bir diğer asli özelliği de yeni yatırımlar için ihtiyaç duyulan kaynağın dışarıdan sağlanmasıydı. Finansal liberalizasyon ve bu yeni serbest ortamın, ihtiyaç duyulan yabancı sermayeyi -yatırımlar, ortaklıklar ve borç cinsinden- söz konusu ekonomilere sağlayacağı düşünülmüştü. Beklenildiği gibi finansal liberalizasyon sonucunda gelişmekte olan ülkelere büyük miktarlarda sermaye girişi olmuştur. Ancak bu sermaye girişleri beklenilen büyümeyi sağlamak konusunda aynı biçimde başarılı olamamıştır.

Ara...

AYRINTILI ARAMA

  • Etiketler
  • Kategori
  • Yazar
  • Yıl

Üye Giriş