Almanak 12 13kapakAnadolu’nun her yerinde, hemen hemen tüm derelerde, son bir kaç yıl içinde, 49 yıllığına binlerce şirkete, suyun kullanım hakkı; Hidroelektrik Santral (HES) yapılmak üzere devredilmiştir. “su kullanım hakkı anlaşmaları” ile şirketlere devredilen (satılan) sadece suyun değil; suyun yeryüzünde yolculuk yaptığı bölgenin (su havzasının) de kullanım hakkıdır. Doğanın hakkı olan, tüm canlılara yaşam sağlayan su; havzası ile birlikte şirketlerin kullanımına ve sermaye birikimine “bütünleşik” olarak sokulmaktadır. Enerji üretim lisansları ile su kullanım hakkı sözleşmeleri ile sadece su metalaştırılmamakta su havzaları da sermaye birikimine sokulmaya çalışılmaktadır.

Kapitalistler, kullanım hakkına sahip olacakları suyu, enerjiyi, havzalarda yaşayan ya da üretecekleri biyolojik tür ve çeşitleri belirledikleri pazarlarda satarak sermaye birikimlerini arttırmayı hedeşemektedirler. Son yıllarda yaşamın ve yaşam alanlarının sermaye birikimine sokulması şirketlerin kendi krizlerinden çıkışları için buldukları yeni yöntemleridir.  

Aslında yapılmak istenen Dünyanın pekçok yerinde doğanın üstünde yaşanan saldırılardan farklı değildir. J. B. Foster (1999) 80’lerin ortalarında yaşanan doğadaki yıkımlardan yola çıkarak saldırının küresel boyutunu işaret ediyordu. E. Galeano (1988) ise Latin Amerika’da yaşanmakta olanların sadece doğanın yıkımı olmadığını beraberinde proleterleşmeyi nasıl yarattığını, saldırı ortaklarını yabancı patronlarla komisyoncu burjuvazi olarak açıklarken yaşananların nasıl da Malthus’çu bir yaklaşımla nufusun hatta yoksul nufusun artışına bağlandığını Latin Amerikada yaşanan örneklerle vermektedir. O yıllarda Latin Amerika’da, kapitalizmin yaklaşan krizinin faturasının insanlara kesildiğini ve krizden çıkış için sanayileşmenin ve doğal varlıkların ticarileştirilmesinin hızının nasıl arttığını okurken bugün Anadolu’da yaşananlarla örtüşmesi zamanı ortadan kaldırırken kapitalizmi ve krizlerinden çıkışlarında doğanın ve sınıfın üzerinde yarattığı baskı ve kriz açığa çıkmaktadır.

Almanak 12 13kapakEndüstri Devriminin yarattığı kurumlar olarak sendikalar doğumlarından itibaren çalışanların çalışma koşullarını iyileştirme çabası içinde olmuştur. Bu anlamda ücret, çalışma saatleri, çalışma ortamı ile ilgili konular sendikaların en önemli mücadele alanını oluşturmuştur. Hatta zamanla sendikaların toplum ve  sınıf için mücadele amacı yerine sadece ücret sendikacılığı yapmaları eleştirilere neden olurken sendikacılık anlayışındaki değişimler çoğu zaman farklı sendikal yapıların ortaya çıkmasına da neden olmuştur..

Ülkemizde 1946 yılında sendika yasağının kalkması ve 1947 yılında da sendikalarla ilgili ilk yasanın çıkması ile sendikalaşma süreci hız kazanmış, hatta 1952 yılında ilk işçi konfederasyonu olarak Türk-‹ş kurulmuştur. Türk-‹ş’in kimi politikaları, farklı sendikacılık anlayışa sahip sendikaların Türk-‹ş’ten kopmasına ve 13 fiubat 1967 tarihinde DİSK’in1 kurulmasına neden olmuştur. Mahiroğulları (2005: 190) D‹SK’in Türk sendikacılık hareketinde mesleki/ekonomik sendikacılık anlayışına doktriner bir boyut kazandırdığını ileri sürmektedir. Bunun kanıtlarını ise Konfederasyonun kuruluş aşamasında hazırlanan “Türk-‹ş Üyeliğinden Ayrılma Hakkında Rapor”da, “D‹SK’in Kuruluşu Hakkında Rapor”da, DİSK Tüzüğünde, örgütün felsefi eğiliminde, çalışma stratejilerinde, amaçlarında yani Türk-‹ş’e göre sendikacılık anlayışındaki farklılıklarda bulmakta ve DİSK’in yaptığı sendikacılığı “sınıf sendikacılığı” olarak adlandırmaktadır. D‹SK’in kurulmasında etken olan Türk-İş’e ilişkin eleştiriler dört başlık altında toplanmaktadır. Bunlar; partiler üstü politikalar, alınan yardımlar (özellikle Amerikan kökenli yardımlar), eğitim programları (yine Amerikan sistemine göre verilen eğitimler), sermaye ve hükümetlerin çıkarlarına uygun sendikacılık anlayışıdır (Ulukan/Müftüoğlu, 2004).

Almanak 12 13kapakRoman tütün işçileri, yakın tarihimizin az bilinen konuları arasında yer almaktadır. 1924 Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi ile Yunanistan’ın belli başlı tütün üretim merkezlerinden Türkiye’ye gelen Roman tütün işçileri, hem çalışma yaşamında hem de Türkiye’de sol politik hareketlerin gelişiminde oynadıkları son derece kritik rol itibarıyla özel bir ilgiyi hak etmektedirler. Ne var ki yakın dönemlere kadar bu grupla ilgili literatüre mal olmuş bilgiler, aralarındaki birkaç öncü ismin hatıratlarında paylaşılanlardan ibaret olmuştur. Bu çalışmada belli sınırlar içerisinde olsa da, etnisite, sınıf ve politikleşme bağlamında Roman tütün işçilerinin tarihiyle ilgili ileride yürütülecek başka tartışmalar için bir zemin oluşturulmaya çalışılacaktır.

1950 sonrası TKP’yi hedef alan tutuklamaların ardından saf değiştiren Aclan Sayılgan için Roman tütün işçileri, “Gizli Komünist Partisi’nin işçi arkadaşlarımız dediği Çingeneler grubu”’dur. Ona göre Roman tütün işçileri, “ne muhteva ne de adet itibarıyla üzerinde durulmaya değmeyecek “malzemelerdir”. “Okuması yazması olmayan bu insanlar her toplumda satın alınmaya müsait kişilerdir.” Türkiye’nin en çok okunan şairi Ahmed Arif ise tütün işçileri için nesiller boyu unutulmayacak olan ünlü dizelerini kaleme alır:

“Tütünü bilir misin?

"Kız saçı" demiş zeybekler,

Su içmez her damardan,

Yerini kolay beğenmez,

Üşür Naz eder,

Almanak 12 13kapakTürkiye, tarihsel ve kültürel olarak askerliğin yüceltildiği, kutsal sayıldığı toplumsal dinamiklere sahiptir. Erkek olmanın önkoşulu, bireysel tercihten bağımsız bir kahramanlık konumu olan Mehmetçik kimliği, gündelik hayatta askerlik uğurlamalarında ya da şehit cenazelerinde sıklıkla karşılaşılan, sorgulanmaz ve kutsanmış bir varoluş biçimi. Bütün bu göz yaşartıcı duygusal bağın ardında, çoğu zaman göz ardı edilen, en fazla köşe yazılarında ya da gazetelerin üçüncü sayfalarında küçük puntolara sıkışmış trajediler var: İnsan hakları ihlalleri, üstlerin tacizi ve tecavüzü, disiplin koğuşları, dayak, korkutma, intihar. Bu çalışmanın amacı, askerliğin toplumsal ve kültürel algısıyla tezat oluşturan uygulamaları bilimsel bir mercekten geçirerek analiz etmektir. Bu analiz, kaynak sıkıntısı, veri eksikliği ve diğer yöntemsel kısıtlar nedeniyle, “askerlik” pratiğindeki bir takım koşulların olumsuz sonuçlarına odaklanacaktır. Bu koşullar ve çalışmanın odak noktası olan askerlik görevi ve intihar vakaları arasındaki nedensel ilişki, sorunlara yönelik politika önermeleriyle son bulacaktır.

Almanak 12 13kapakKüreselleşmenin ortaya çıkardığı ekonomik-politik koşullar sonucunda, özellikle göçmen olmalarından dolayı dezavantajlı olan insanlar yaşlanmayla birlikte daha da dezavantajlı olmaktadırlar. Bu durumu gelinen ülkenin nesnel koşulları ile göçmenlerin kendi öznel koşulları birlikte etkilemektedir. Nesnel koşullar; ekonomik koşullar, iş piyasası, emeklilik ve sağlık politikaları, sosyal politikalar ve bunların sosyal yaşama yansımasını içermektedir. Öznel koşullar ise göçmenlerin,kendi ülkelerinde edindikleri sosyo-kültürel altyapıları ve misafir olarak geldikleri ülkede inşa ettikleri sosyal ilişkiler ve yaşam çevresinden oluşmaktadır. Küreselleşmenin ortaya çıkardığı ekonomik ve sosyal koşulların da etkisiyle  göçmenlerin yaşlandıkça daha fazla ihtiyaç duydukları sağlık ve sosyal hizmetlere erişimi, ikili bir dezavantaja sebebiyet vermesi açısından önem taşımaktadır. Bu bağlamda bu yazının amacı, Türkiye’den Avrupa’ya işçi göçünün 50. yıldönümünün ardından bugün yaşlı olarak kabul edilen ilk kuşak göçmen işçilerin Avrupa’daki durumlarını tarihsel nitel analiz yöntemiyle incelemektir.

Almanak 12 13kapakTürkiye tarihinde 1990’lı yıllar, koalisyon hükümetleri, ekonomik kriz, siyasi istikrarsızlık, yoksulluk, yolsuzluk, mafya, insanlar arasında ayrımcılık, [Sivas örneğinde olduğu gibi] toplu katliamlar, güneydoğu Anadolu’da iç savaş, işkence, faili belli [olmayan] siyasi cinayetler, iç göç ve işsizlik gibi birbirine bağlı pek çok toplumsal sorunlarla hatırlanmaktadır. Bu koşullarla 2000’li yılların başına gelindiğinde Türkiye’de merkez sağ ve sol partilerin yolsuzluk, yoksulluk ve siyasi istikrarsızlık gibi sebeplerle tasfiye olması, siyasal alanda bir boşluk yaratmıştır. Bu boşluğu, “demokratikleşme ve istikrar” söylemini kullanan,  2001 yılında kurulan ve 2002’de iktidara gelen AKP (Adalet ve Kalkınma Partisi) doldurmuştur.

Türkiye’nin ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel sorunlarının çözümü için istikrar ve güçlü liderliğe vurgu yapan AKP ve onun lideri Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye’nin sermaye sınıfı için adeta Napolyon Bonapart gibi bir kurtarıcı olarak ortaya çıkmıştır. Bu süreçte eski solcular ve liberaller de AKP’ye ideolojik destek vermişlerdir. AKP, o dönemde iç dinamiklerden ziyade gücünü ABD (Amerika Birleşik Devletleri) ve AB (Avrupa Birliği)’den almıştır. Ancak AKP herhangi bir merkez sağ parti değildir. AKP, içerisinde seçimle iktidara geldiği rejimi, BOP’un “ılımlı İslam” projesinin bir parçası olarak ekonomik, siyasi, kültürel ve ideolojik olarak dönüştürmekte ve kendi hegemonyasını tesis ettiği yeni bir rejim kurmaktadır.

Almanak 12 13kapakSon yıllarda bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik alanı tamamen kapitalist üretim ilişkileri içine çekilmektedir. Türkiye’de bu çerçevede eğitimin yeniden yapılandırılması süreci hız kazanmıştır. Eğitim ve sermaye arasındaki işbirliğine ve özellikle istihdam politikalarının gereği olarak eğitimin yeniden yapılandırılmasına dair vurgular artmıştır. fiunu belirtmek gerekir ki eğitim hiçbir zaman sermayeden ya da kapitalist sistemden tamamen bağımsız olmamıştır. Eğitimin geniş toplum kesimlerinde yayınlaştırılması da aslında o dönemin koşullarında sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda gerçekleşmiştir (Apple, 2006; Rikowski, 2011). Okullar, sistemin kendini yeniden üretebilmesi için işgücünün seçilip sertifikalandırılmasına katkıda bulunur. Bununla beraber egemen kültür ve bilginin biçim ve içeriğini alıp koruyarak ve iletilmesi gereken meşru bilgi olarak tanımlayarak imtiyazların kültürel yollardan devamını da sağlar (Apple, 2006: 85). Ancak Özsoy’un (2012: 47) da belirttiği gibi okul ve üniversite basit bir ideolojik aygıt, kaybedilmiş bir mevzi, egemenlerin kar aracı değildir aksine okul ve üniversite “tahakküm”ün olduğu kadar “özgürleşme”nin de alanıdır. Okul ve üniversite, bileşenlerinin (öğretmen, öğrenci, veli vb.) güçlendirilmesini ve kendi kendilerini dönüştürmelerini mümkün kılan bir çelişki, çatışma ve direniş alanıdır (Özsoy, 2012: 47). Sotiris (2012) de benzer şekilde eğitim ve bilginin metalaştığı günümüzde üniversitelerin aynı zamanda sosyal, politik ve ideolojik yeniden üretimdeki rolünü göz önüne alarakaynı zamanda mücadele alanı olduğuna dikkat çekmektedir. Dolayısıyla eğitim ya da özel olarak yükseköğretim sistemi aynı zamanda eleştirel düşüncenin de var olabileceği alanlardır (Callinicos, 2006). Son dönemin ayırt edici özelliği ise eğitimde ve özel olarak yükseköğretimde, eleştirel düşüncenin var olabilme imkânlarının tamamen ortadan kaldırılmak istenmesidir. Eğitimin içeriğinin sadecepiyasanın talep ve beklentilerine göre belirlenmesi istenmekte eğitim alanı, metalaşan bilginin, hükümetler, şirketler ve sermaye için “faydalı bilginin” üretimi, değişimi ve tüketimi için bir pazar haline getirilmeye çalışılmaktadır (Akyol vd. 2008: 8). Bu değişim, eğitimin ilk adımı olan ilköğretimden, üniversite ve sonrasına kadar tüm “yaşam süresini” kaplamaktadır.

Almanak 12 13kapakProlog: “Bu tutmuş, bu kesmiş, bu tüylerini yolmuş...”

Türkiye “İslâmî Feminizm”den onun sayesinde haberdar oldu. Ve hemen unuttu.

Çünkü kuramına ne denli hâkim olduğu sorusundan bağımsız olarak, Türkiye’nin adını hak eden ilk “İslâmî feministi”, öylesine vahşi, öylesine tüyler ürpertici bir şekilde cezalandırılmıştı ki, tamlama bundan böyle bir dehşet yüküyle damgalanarak bilinçaltının derinliklerine itilecekti.

Adı Konca Kuriş’ti... Otuzsekiz gün işkence görmüş bedeni öldürüldükten sekiz ay sonra Konya’da bir Hizbullah evinin bodrumunun beton dökülmüş tabanından çıkartıldığında, Türkiye’nin İslâmcı kadınları “İslâmî feminizm” tartışmasına kapanmıştı. Öyle ki, vasiyetine karşın, cenaze namazına dahi katılamadılar.

“Dini saptırıyor, devletle çalışıyor,” söylemlerine boyun eğdiler. Kaybolduğu andan itibaren “Konca’yı geri istiyoruz!” kampanyasını başlatan, cenazesini kaldıran, Mersin Bağımsız Kadın Platformu’nda birlikte çalıştığı feministler oldu.

Almanak 12 13kapak19. yy’da kapitalist gelişme ile eş zamanlı oluşmaya başlayan refah devleti uygulamaları ülkelere göre farklılıklar taşımaktadır. Bu farlılıklar sosyal politika literatüründe yaygın olarak Gospa Esping Andersen’in sınışandırmasına referansla ele alınmaktadır. Gosta Esping-Andersen (2006), refah devletlerini üzerine inşa edildiği özelliklerden, aile, devlet, piyasa arasındaki düzenlemelerdeki farklılıklardan, hareketle liberal, muhafazakar-korporatist ve sosyal demokratik rejim olmak üzere üçe ayırmaktadır.1 Liberal rejim ABD, Avustralya, Kanada’da, muhafazakar-korporatist rejim Almanya, Avusturya, Fransa, İtalya’da, demokratik rejim ise İskandinav ülkelerindeki uygulamalarda sembolleşmektedir.

Buna göre, piyasa mantığı ile şekillenen liberal rejimde devletin vatandaşlarına sağladığı yarar asgari düzeyde olup, gelir testine dayanmaktadır. Muhafazakârlıktan beslenen muhafazakar-korporatist model piyasa düzenlemelerinin daha sınırlı olduğu, toplumdaki statü farklılıklarının korunduğu yeniden dağıtım yönünün zayıf olduğu modeldir. Bu modelde aynı zamanda evli kadınların işgücüne katılımı benimsenmez. Sosyal demokratik rejim ise devletin yoğun haklar sağladığı, piyasa düzenlemelerinin oldukça sınırlı olduğu rejimler olup gelirin yeniden dağıtım yönü oldukça güçlüdür. Ailenin değil bireyin güçlendirildiği bu sistem bir anlamda refah ve işin birleşimi gibidir (Esping-Andersen, 2006: 167-170).

Almanak 12 13kapakTürkiye’nin kapitalist gelişme sürecinin bütünsel olarak anlaşılması çabası, bir yandan söz konusu sürecin işlemesini sağlayan ilişkilerin doğru kavramsallaştırılmasını diğer yandan da süreklilik ve kopuşların izlenmesini zorunlu kılmaktadır. Türkiye’nin kapitalist gelişme sürecinin nüvelerinin ortaya çıktığı dönemi ifade eden Osmanlı’nın çözülüş sürecinin analiz edilmesi de bu noktada önem kazanmaktadır. Bununla birlikte, İmparatorluğun sosyal yapısının ve çözülüş sürecinin analizinde kullanılan kavramlar ya da teorik çerçeve, yalnızca bu dönemi anlamanın anahtarını oluşturmamakta, başta Cumhuriyet süreci olmak üzere çözülüş sonrası ortaya çıkan birçok gelişmenin analiz edilmesinin yapı taşlarını döşemektedir. Bir diğer ifade ile sürecin başında kullanılan kavramlar, ileriki aşamalarda yaşanan gelişmeleri tanımlamak için geliştirilen teorik çerçeve üzerinde de belirleyici olmaktadır.

Bu çalışmada, Türkiye’nin kapitalist gelişme sürecine dair günümüzde süregiden tartışmaların asli zeminini ve kavramsal çerçevesini oluşturdukları düşünülen yaklaşımlar karşılaştırmalı bir biçimde değerlendirilecek ve nihayetinde bugünkü tartışmalara da alternatif bir çerçeve sunulacaktır. Bu yaklaşımlardan ilki, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş sürecini Bağımlılık Kuramı’nın etkisi altında ve

‘işbirlikçi gayrı müslim ticaret sermayesine karşı ‘milliyetçi-asker-ilerici’ güçlerin verdiği ‘emperyalist’ mücadelenin kazandığı bir zafer olarak yorumlayan yaklaşımlardır. İkinci yaklaşım ise, süreci daha çok Max Weber’den, Karl Polanyi’den ve Immanuel Wallerstein’den ödünç alınan kavramlarla açıklayan ve bu yolla, güncel tartışmalarda oldukça önemli bir yer işgal eden merkez-çevre analizlerinin zeminini hazırlayan yaklaşımlardır.

Ara...

AYRINTILI ARAMA

  • Etiketler
  • Kategori
  • Yazar
  • Yıl

Üye Giriş