Almanak 2010Son yıllarda izlenen sıkı maliye politikaları Akat’ın da belirttiği gibi bütçe açığının azalmasının sonucunda, en nihayet “denk bütçe” hedefine doğru yol alıyor. Denk bütçe hedefine giden yol ise bütçenin yüzde 6,5 gibi oldukça yüksek oranda faiz dışı fazla vermesi hedefi ile tanımlanan ekonomi politikalarının gerçekleşmesine bağlı. Bu hedef, kamu hizmet ve yatırımlarında bütçede önemli oranda aşınmalar/kesintiler ile gerçekleşebilecek. Bu süreçte ise, devlet, finans sermayesinin borç ödeme yönünde kapasitesinin artırılmasına yönelik beklentisini karşılayacak biçimde yeniden yapılandırılmakta (Ataay: 2004, 239). ‘Devletin borç ödeme kapasitesinin artırılması’ devletin yeniden tanımlanması ile devlet ile vatandaş arasındaki ortak faaliyetlerin stratejik seçimini kapsayacak biçiminde devletin üzerindeki “yüklerin” azaltılması ile mümkün olacaktır (Bayramoğlu: 2002, 95). Yüklerin azaltılmasında ise uzun vadede yapısal uyum programı, kısa vadede ise istikrar politikaları önemli rol oynamakta; yapısal uyum politikaları sermaye birikimini genişletici (sermayenin kâr oranlarını artırıcı) yönde işgücünün ve sermayenin (reel ve mali sermaye) yeniden üretim koşullarını düzenlerken, kısa vadeli istikrar politikaları maliye ve para politikaları ile devletin üzerindeki “yükleri” azaltmayı hedeşemektedir. Makro istikrarı sağlamayı hedeşeyen Ortodoks istikrar politikasında, enflasyonu azaltmayı hedefiyle talebin daraltılması, kamu harcamalarının kısılmasını öngören sıkı maliye politikaları ile hayata geçirilmektedir (Altıok: 2002, 83). 2008 küresel finansal krizine karşı alınan mali önlemler, devletin üzerindeki yüklerin azaltılması konusunu yeniden gündeme getirmiş, “G-20 ülkelerinde yüzde kırk, gelişmiş G-20 ülkelerinde ise yüzde yüzü aşan genel devlet borç stoku piyasalarda ve kamuoyunda mali sürdürülebilirlik hususunda endişe yaratmış ve mali disiplinin temini için mali kural uygulamalarına ilişkin düzenlemelerin önemini artırmıştır (MKKT Gerekçe Metni).” Bu çalışmada, mali kural uygulaması, kriz karşısında Ortodoks istikrar politikalarının bir parçası olan sıkı maliye politikalarının devletin üzerindeki “yükleri” azaltıcı hedeşeri ile uyumlu bir uygulama olarak ele alınacaktır.

Almanak 2010İki nedenden dolayı bu konuya yönelmiş bulunuyorum. Bunlardan birincisi, tarihin bu dönemecinde yönetsel veya sosyal kurumların betimlenmesinde, hatırlayabildiğimiz geçmişe oranla, hemen hiçbir dönemde olmadığı kadar sıkça “dönüşüm” ya da “değişim” kavramları kullanılmakta ve hemen her olguyu veya kurumu “dönüşüm” ya da “değişim” vurgusu ile irdelemeye çalışıyor olmamızdır. Tarihsel süreç, doğası gereği, devamlı değişim ve dönüşüm içerir. İnsanlık tarihinin her aşamasında çok ciddi dönüşümler yaşanmıştır. Bazı dönemlerde keşif ve icatlara, başka zamanlarda büyük ekonomik ya da siyasal dönüşümlere bağlı olarak medeniyetin akışı değişmiş ve yeni aşamalara geçilmiştir. İkinci Paylaşım Savaşı sonrası dönemi ele aldığımızda, izlenen ekonomi politikalarında olduğu kadar reel yaşamda da görülen devinimlerin hiç birinin değişim sözcüğü betimlenmemiş, bizzat politikaların isimleri ile anılmış ve tarihe de öyle geçmiş olduklarını görürüz. Üniversitelerin kütüphanelerinde doktora tezlerinin konularına baktığımızda da, “sosyal devlet politikaları”, “ithal ikameci politikalar”, “finansal genişleme”, “küreselleşme” ve “finansal balonlar ve krizler” gibi, zamanlarının politikalarını yansıtan konu başlıklarına rastlarız. Günümüzdekinden farklı olarak, geçmişte yaşananları betimleyen başlıkların hemen hiçbirinde “dönüşüm” ya da “değişim” ek nitelemesinin olmaması, buna karşın, son yirmi otuz yılın başat ekonomi politikası olan “neoliberalizm” politika uygulamaları anlatılırken, tüm dünyada görülmekle beraber, özellikle de Türkiye’de “değişim” ya da “dönüşüm” kavramlarının hemen tüm toplumsal ya da yönetsel kurumların vazgeçilmez tanımlayıcı niteliği olarak devreye sokulması üzerinde düşünülmeye değer bir konu olarak görülmelidir. Her toplumsal ve ekonomik evrenin bir önceki evrenin organik sonucu olduğu nedensellik kurgusu içinde seyrettiği görüşü çerçevesinde, altyapı üretim ilişkilerinde gözlemlenen farklılığın, üretim ilişkilerinde radikal değişimi ifade edercesine “dönüşüm”den çok, zaman içinde yaşananlara “sistemik uyum” olarak algılanmasının daha uygun olduğu kanaatini taşımaktayım. Ancak, üst-yapı kurumlarındaki sürecin, olması gereken biçimde alt-yapıya uyumlu olarak gelişmeyip, alt-yapı sürecini perdeleyici ve kolaylaştırıcı işlevle iradî olarak şekillendirildiği dikkate alındığında söz konusu kurumlar için “değişim” kavramının kullanılması anlaşılır olmaktadır. Zira üst-yapı kurumlarında yaşanan sürecin “muhafazakârlık” görüşü çerçevesinde kendi organik devinimini yaşamadığına, bu nedenle de bu kademede ciddi sosyal sürtüşmelere ve çatışmalara tanık olmaktayız. 1980’lerde belirginleşen toplumsal ve siyasal yapıdaki farklılaşmanın irdelenmesi, söz konusu değişim ya da dönüşüm edebiyatının ortaya çıkışının nedenlerini açığa çıkarmaya hizmet edebilir, diye düşünmekteyim. Tartışmada izlenecek hat, üst-yapı kurumlarındaki dönüşümlerin alt-yapıdaki değişimlerle ne denli ilişkilendirilmesi doğrultusunda gelişecektir.  

Almanak 200929 Kasım 2009’da yapılan halk oylaması ile “minare yapımının yasaklanması” İsviçre Konfederasyonu Anayasası’nın bir hükmü haline geldi. Bu yasağa dünyanın çeşitli ülkelerinden ve İsviçre içinden pek çok tepki geldi. Tepki veren  ülkelerden biri de Türkiye idi. Minarelerin yasaklanmasının kabul edilemez olduğu konusunda hemen hemen herkes hemfikirdi. Tepki gösterenlerden bazıları, söz konusu yasağı İslam dinine ve parçası oldukları ‘İslam alemine’ bir saldırı olarak algıladılar. Bunların arasına Başbakan Tayyip Erdoğan’ı ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü dahil edebiliriz.1 Soldan gelen tepkilere bakıldığında, izleyebildiğimiz kadarıyla, bunun kabul edilemez olması ırkçılık temelinde gerekçelendiriliyordu. Bunlardan bazıları, olayı Türkiye Cumhuriyeti devletini ve hükümetini eleştirmenin bir vesilesi haline getiriyordu. Bu ise, daha çok Türkiye’deki dinsel ve etnik azınlıkların durumuna vurgu yapılarak gerçekleştiriliyordu.

Bu yazıda öncelikle yapmaya çalışacağımız şey, esası itibarıyla İsviçre’de göç olgusunun tuttuğu yeri, özellikle tarihsel planda ele almak olacak. İşin bu kısmının oldukça önemli olduğunu düşünüyoruz. Çünkü, minare yasağı konusunda Türkiye’de yapılan tartışmalarda bu boyut eksikti. Sonrasında ise, tarihsel planda sağlanan açıklığın getirdiği olanaklarla söz konusu yasağı ele alacak ve olaya göç olgusunun İsviçre toplumunda tarihsel olarak bir tehdit olarak algılanması ve özellikle son yirmi yılda giderek suça dönüştürülmesi olguları çerçevesinde irdelemeye çalışacağız.

Almanak 2009İran’ı konuşmak; aslı sorulursa, sadece İran’ı konuşmak değil, İran’la Ortadoğu’nun, Ortadoğu’yla da dünyanın ilişki ve denge(sizlik)lerinden söz etmektir.

Gerçekten de Cemil Ertem’in, “İran’da olan bitenleri İran’da olup bitecekmiş gibi konuşmamak gerekiyor”; Nuray Mert’in, “İran mevzusu sadece İran’la ilgili değil,” kaydını düştükleri kapsamda saptanması gereken ilk özellik birden çok İran’ın varlığıyken; ikincisi de İran denince aynı dili konuşmuyor olduğumuz. Evet, herkes kendi “gördüğü İran”, “kendi İran’ını” anlatıyor...

Bir dünya sorunu olduğu ve söz konusu iki özelliği unutulmadan ele alınması gereken İran’ın 2009 Haziran’ı sonrasında yaşadıkları, bir “son”un başlangıcı olduğu kadar, bir “başlangıcın” da sonu niteliğindedir.

Bütün işaretler İran’da seçim sonrasında yönetim ile muhalefet cephesi arasındaki mücadelenin önemli bir saşaşmayı devreye soktuğunu gösteriyor.

İran’da olup “biten”ler, ya da daha doğrusu bitmeyenler için rivayet muhteliftir: Kimileri İslâm devriminin içerden çürümeye başladığından söz ederken; kimileri de İslâm devriminin komuta kademesindeki anlaşmazlığın açtığı çatlaktan özgürlük isteyenlerin nefes almak için başlarını uzattığına dikkat çekiyorlar.

Kim ne derse desin; sonuçta İran’da bir şeyler oldu, oluyor derken; cin şişeden çıktı…

Ergin Yıldızoğlu’nun deyişiyle, “İran’da 19-21 Haziran arasında bir ‘şey’ oldu. Ne olduğunu tam olarak bilemiyoruz. Çünkü olanı ‘tanımlayacak’ ‘özne’ henüz şekillenmedi.”

Almanak 2009Sağlık sistemi son 30 yıl boyunca hem dünyada hem de ülkemizde büyük bir değişime uğramıştır. Bu değişimi “sağlık hizmetlerinin liberalizasyonu” olarak adlandırabiliriz. Sağlık hizmetlerinin liberalizasyonu kamu sağlık hizmetlerinin ticarileştiği ve piyasaya açıldığı bir sürecin en genel ifadesidir. Bu süreç 1970’lerin sonundan bu yana, dünyanın hemen her ülkesinde benzer olmakla birlikte, ülkelerin kendi iç dinamiklerine göre değişen zamanlamalarla, hem ideolojik, hem politik hem de yasal zeminde adım adım hayata geçirilmiştir. Sağlığın piyasaya açılması adından da anlaşılacağı üzere bu hizmeti alınıp-satılan bir mal(meta) haline getirmiştir. Halkın sağlık hizmetlerine ulaşımı artık piyasa koşullarına göre belirlenmeye başlamış ve “paran kadar sağlık” anlayışı toplum tarafından kabul edilir olmuştur.

Sağlık hizmetlerinin piyasalaştığı koşullarda çalışan sağlık emekçilerinin bu koşullardan etkilenmemesi mümkün olamazdı. Sağlık emekçilerinin çalışma koşulları da tıpkı sağlık hizmetleri gibi piyasa mekanizmalarına tabi kılınmış ve bu sektördeki sermaye sınıfının ihtiyaçlarına göre belirlenir hale gelmiştir.8 Bu yazıda sağlık sektöründe yaşanan değişim sürecinde sınıfsal konumları daha da belirgin hale gelen sağlık emekçilerinin Türkiye’deki durumu ve sendikal örgütlülüğü ele alınmıştır. Konunun daha iyi anlaşılabilmesi amacıyla ilk olarak sağlık hizmetlerinin kapitalist sistem içinde nerede yer aldığı ve bununla ilişkili olarak sağlık emekçilerinin sınıfsal konumu tartışılmıştır. Daha sonra sağlık reformlarının sağlık emekçilerini nasıl etkilediğine kısaca değinilmiş ve ülkemizde sağlık emekçilerinin sorunu sayılarla yansıtılmaya çalışılmıştır. Türkiye’de kamu sağlık çalışanlarının sendikal örgütlülüğünün ele alındığı ikinci başlık altında sırasıyla kamu emekçilerinin sendikalaşma süreci, mevcut kamu sağlık sendikaları ve bu sendikaların durumu incelenmiştir.

Almanak 2009Dünya genelinde her yıl 10 milyon çocuk ve 529 bin anne ölümü olmaktadır ve bu ölümlerin çoğunluğu önlenebilir nedenlerden kaynaklanmaktadır (WHO, 2005). Geçmiş yıllar içinde pek çok ülke anne ve çocuk sağlığında önemli ilerlemeler kaydetmiş olmasına karşın, ilerleme yavaş gerçekleşmektedir. Belirgin düzelme sağlanamazsa daha önce “milenyum gelişme hedeşeri” adı altında toplanan amaçlar arasında yer alan anne ölümlerini dörtte üç, bebek ölümlerini üçte iki oranında azaltma hedeŞne 2015 yılı içinde ulaşılması olanaksız olacaktır (WHO, 2005).

Kadınların gebelikleri süresince, doğum esnasında ve sonrasında sağlık hizmetlerinden yaralanmaları sağlanabilirse anne ve bebek ölümleri önemli ölçüde azaltılabilir (Akın, 2006). Doğum öncesi bakım alma sıklıklarında dünya genelinde bir artış gözlenmekle birlikte, en az 4 kez izleme sahip kadınların oranları çok düşüktür ve ilk izlem genellikle gebeliğin ilerleyen dönemlerinde meydana gelmektedir (WHO, 2005).

Kadınların yaşadıkları bölge ve sosyoekonomik düzeyleri doğum öncesi bakım almada rol oynayan temel etmenler olmaktadır. Bu etmenler yaş, etnik köken, din, kültürel inanışlar, tıbbi bakıma ihtiyaç durumunu içermektedir ve aynı zamanda sağlık hizmetlerinin kalitesi, ücreti, erişim olanakları ile ilgilidir (Say, 2007). Doğum öncesi bakım alma sıklıkları yoksullar, kırsal alanda yaşayanlar, göçmenler, azınlıklar, evlilik dışı adolesan gebeliklerde daha düşüktür (WHO, 2005).

Almanak 2009Toplumların ruhsal sağlığından, zihinsel iyilik halinden söz edebilmemiz için öncelikle sağlığı tanımlamak, sağlığın toplumsal, ekonomik, politik koşullarla olan ilişkisine vurgu yapmamız gerekmektedir.

Bugün yaygın olarak başvurulan Dünya Sağlık Örgütü’nün sağlık tanımına baktığımızda, sağlığın “bedensel, zihinsel ve toplumsal olarak tam bir iyilik hali” olarak tanımlandığını görürüz. Ancak DSÖ’nün yaptığı bu tanım içerisinde yer alan bazı ibarelerin yol açtığı zihin bulanıklığı nedeniyle başka tanımlar daha yapma gereği doğmaktadır. İnsanlar “tam olarak” ne zaman, nasıl, kime, neye göre “iyi” olurlar? Oldukça muğlak ve subjektif olarak tanımlanan bu sağlık kavramı beraberinde sağlığın geliştirilmesi yönünde atılacak adımlarda, eşitsizliklerin ortadan kaldırılmasına yönelik yürütülen mücadelede de belirsizlikler getirecektir (Belek, 1998).

Temel olarak üretim ilişkilerinin belirleyici olduğu, bedensel ve zihinsel olarak bir bütün olan sağlığı şu şekilde tanımlayabiliriz: “sağlık; soyut ve somut pek çok ürünün yaratıcısı olan insanın, toplumun üyeleriyle kolektif içinde ve her bir üyenin gereksinimini eşit olarak karşılayacak şekilde üretebilmesi, biyolojik ve zihinsel bütünlüğünün korunması ve toplumsal örgütlülük ve üretim süreciyle birlikte geliştirilmesidir” (Hamzaoğlu, 2004).

Almanak 2009Türkiye’de sağlık hizmetleri 2003 yılından bu yana önemli bir “dönüşüm” geçiriyor. AKP Hükümeti’nin “Sağlıkta Dönüşüm Programı” olarak adlandırdığı bu “reform” paketinin temel bileşenleri şu adımlardan oluşuyor:

  • Sağlık hizmetlerinin finansman ve sunumunun ayrılması.
  • Sağlık harcamalarının Genel Sağlık Sigortası (GSS) ile finanse edilmesi.
  • GSS kapsamındaki nüfusa verilecek sağlık hizmetlerinin Temel Teminat Paketi (TTP) ile sınırlandırılması.
  • Birinci basamak sağlık hizmetlerinin temeli olan sağlık ocaklarının tasfiye edilerek “Aile Hekimliği” modeline geçilmesi.
  • Sağlık Bakanlığı’nın sağlık hizmeti sunumundan çekilmesi.
  • Kamu hastanelerinin “Sağlık ‹şletmeleri”ne dönüştürülmesi.
  • Özel sağlık sektörünün teşviki ve kamusal kaynakların hizmet satın alınması yoluyla özel sektöre aktarılması.

Sağlıkta “Dönüşüm” Programı’nın vatandaşlar açısından iki önemli çıktısı oldu.

Bir yandan “bütün hastaneleri vatandaşlara açıyoruz” propagandasıyla özel sağlık kurumlarına yönlendirildiler; diğer yandan yeni “katılım payları”, “ilave ücretler”, “fark ücretleri” ödemek zorunda kaldılar.

Almanak 2009İlçe devlet hastanesi aciline ambulansla 25 yaşında mosmor olmuş bir genç getiriliyor. Hala konuşabiliyor ama yarı baygın. Biraz oksijen verilince rengi ve bilinci açılıyor, göğüs hastalıkları uzmanı çağrılıyor hemen yoğun bakım ünitesine yatırılıyor. Bu genç yaşta bu kadar derin solunum sıkıntısını bir sebebe bağlamakta güçlük çeken uzman milier tüberkuloz düşünüp, tüm testleri istiyor, ancak hastanın durumu ağırlaşınca ertesi gün solunum makinesine bağlayan yoğun bakım doktoru hastayı uyutmadan ne oldu sana böyle oğlum? nasıl üşüttün bu yaz günü deyince hastanın ağzından kesik kesik şu sözler dökülüyor: “Serada işçiyim ben. Asit tankı boşaldı bir ay önceydi. Bir tonluk tanktı. Arkadaş tankın musluğunu kırmış. İşten anlayan tek işçi benim seraya girdim bir saatte ancak tamir ettim. Sol elini gösterip bura da o zaman yandı. Tank boşalaydı mahsul tamamen biterdi. Musluğu tamir edip seradan çıkınca bayılmışım,  o zamandır sürekli öksürüğüm var üç kez polikliniğe geldim ilaç verip yolladılar.”

O gün solunum makinesine bağlanan hasta öğleden sonra üçüncü basamak bir göğüs hastanesine gönderildi. Hikaye ailesince de onaylandı. Bir hafta sonra yapılan tüm tedaviye rağmen hasta kaybedildi.

Almanak 2009İkinci ve üçüncü basamak sağlık kurumlarının temelini oluşturan hastaneler, farklı biçimlerde tanımlanabilir. Bu tanımdan önce belirtmek gerekir ki sağlık hizmetleri gerek hizmetin içeriği gerekse de özelliği gereği çeşitli basmaklara ayrılır. Çok genel hatları ile belirtmek gerekirse birinci basmak sağlık hizmetleri ilk başvurulan, ağırlıklı olarak koruyucu ve ayaktan tedavi edici sağlık hizmetlerinin temel olarak ekip halinde sunulduğu sağlık kurumlarını oluştururlar. İkinci ve üçüncü basamak sağlık hizmetleri ise ayaktan tedavi edici hizmetlerin yanında yataklı tedavi hizmetlerini ve rehabilite edici (esenlendirici) sağlık hizmetlerini, uzmanlaşmış tıbbi ekipman ve insangücü ile yürüten kurumlardan oluşur.

Çok genel bir tanım gerekirse hastane tıbbi tedaviye ihtiyaç duyan hastaların sürekli bakım ve yataklı tedavi altında oldukları, bakımları için gerekli ihtiyaçların karşılandığı (yatak, yemek vb.) kurumlar olarak tanımlanabilir. Hastaneler sağlık hizmetinin birçok özelliğini barındıran elemanlarıdır. Hizmet kapsamı, ekipman ve bilgi sistem donanımı, personel yapısı, bina özellikleri vb bir çok başlık sayılabilir. Hastaneler sağlık hizmetinin ve tıbbın simgesi olarak da görülürler. Sağlık finansmanının yarıya yakını hastaneye gider. Hastaneler her biri farklı özelliklere sahip kurumlardır. Küçük bir ilçe hastanesi ile bir anakent hastanesi hemen her yönüyle bambaşkadır.

Ara...

AYRINTILI ARAMA

  • Etiketler
  • Kategori
  • Yazar
  • Yıl

Üye Giriş