“bundan sonra bizim devlet mantığımızda küçülme var.
biz devlette obezite istemiyoruz.
o devri kapatıyoruz.
biz küçülüyoruz, küçüleceğiz ve..
hizmet alımı yapacağız.
niçin yatırımı biz yapalım?
özel sektör yapıyor zaten. biz onlardan kaliteyi, hizmet satın almak suretiyle alalım.”
Devletin ekonomik, sosyal yaşamdaki düzenleyici ve yatırımlardaki öncü rolünün tamamen bittiğini ilan eden bu sözler tabii ki AKP Hükümeti’ne özgü bir devlet anlayışı olarak algılanamaz. Özellikle de kapitalizmin yeniden imar ve inşa döneminin yaşandığı 2000’li yıllarda!
Hatırlanacağı gibi teknolojik gelişmelerin itici gücünün sınırlılığı ve hammadde ve petrol fiyatlarındaki artış 70’lerin başı itibariyle karların artış hızını olumsuz etkilemeye başlamıştı (Mandel 1980). Karların artış hızının düşmesi sermaye birikiminin istikrarını bozmuş; kapitalizmin yeniden yapılanma sürecine girmesi zorunluluk halini almıştı. Aşağıdaki tabloda da görüldüğü gibi gelişmiş ülkelerdeki safi kar oranlarındaki gerileme 1968’le birlikte iyice belirginleşmiş; 1973-74 petrol kriziyle birlikte daha da hızlanmıştır.
Dünya 21. yüzyılın başında hem devletler arasındaki jeopolitik çatışmanın, hem de çokuluslu şirketler arasındaki ekonomik rekabetin damgasını vurduğu bir emperyalizm çağını yaşıyor. Irak ve Afganistan’da tarihin en haksız, adaletsiz, akla, vicdana, uluslararası hukuka aykırı işgalleri devam ediyor. İnsanlık dünyanın hemen hemen her yerinde farklı düzeylerde de olsa yoksulluk, sosyal adaletsizlik, ekonomik altüst oluşlar, ekolojik yıkım ve savaş gibi kapitalist sistemden kaynaklanan sorunlarla yüz yüze kalıyor. Diğer bir deyişle 90’larla birlikte nihai zaferini ilan eden kapitalizm iç çelişkilerinin faturasını tüm insanlığa ödetiyor. Öte yandan hemen hemen bütün dünyada kapitalist küreselleşme ve emperyalizme karşı yeni direniş ve mücadeleler boy veriyor. Bu yeni toplumsal mücadeleler solda yenilenmenin koşullarını yaratıyor. Sol güçler geçmiş dönemin yenilgileri üzerinden yeni deneyimlere dayanarak yeniden doğruluyor. Kapitalist küreselleşmenin yarattığı yıkım karşısında özgürlükçü ve eşitlikçi “başka bir dünyanın mümkün” olduğu fikri tekrar filizleniyor.
2004 yılı, 2005 yılında da devam eden hareketliliğiyle oldukça önemli gelişmelere sahne oldu. Gelişmelerin önemi, daha önceki yıllarda başlayan ideolojik, siyasi süreçlerin yeni bir aşamaya geçmesi ya da bu gelişmelerin Türkiye'yi ilgilendiren boyutlarının kendi içinde artık başka süreçleri etkileyecek kadar olgunlaşmış olmasıdır. Bu başlıca gelişmeler, Bush'un 2 Kasım 2004'te seçimi ikinci kez kazanması, Türkiye'nin AB'den, "üyelik müzakerelerinin başlaması için tarih alması," IMF ile AKP Hükümeti'nin yeni bir "3 yıllık stand by" imzalamak için anlaşması... gibi önümüzdeki aylar, hatta yıllar boyunca dünya ve Türkiye'deki pek çok gelişmeyi etkileyecek olaylar olduğu gibi, emek hareketinin gelişmesindeki kimi özgünlükler vb.ni sayabiliriz.
Bu gelişmeleri ana başlıklarıyla şöyle ifade edebiliriz:
1-) Bush'un seçimi ikinci kez kazanması: ABD'ni dünya hegemonyasında daha saldırgan yöntemler kullanmasının yolunu açtığı gibi, aynı zamanda emperyalizme dayanak olacak en gerici fikirleri de azdırdı.
2003 yılı ABD emperyalizminin saldırganlığının doruğa ulaştığı bir yıl olarak tarih sayfalarındaki yerini aldı. Bin bir yalanın, psikolojik harp merkezlerinde hazırlanmış planlarla kitleleri kandırma çabalarının ardından Irak'a karşı girişilen saldırı ve işgal, yıla damgasını vuran en önemli olaydı diyebiliriz.
ABD emperyalizminin bu saldırganlığı ve bölgeye ilişkin yeni planları birçok yönüyle tartışılıyor, tartışılacak da. Biz bu yazıda emperyalizmin saldırganlığının ötesinde, ona karşı tüm dünyada gelişen antiemperyalist mücadelenin Türkiye'deki yansımalarını ele almaya çalışacağız. Bu mücadele içersindeki bir araya gelişler, daha önce pek tanık olmadığımız oluşumlar ve mücadeleye bakıştaki farklı yaklaşımlar ana konularımız olacak. Bunları ele almak ve tartışmak, sonrasında da gelişen mücadele içersinde farklı tutumların yol açtığı sonuçları kavrayabilmek açısından önemli.
ABD'nin Irak'a yönelik tehditleriyle birlikte bütün dünyada bu saldırganlığa karşı mücadelenin yükseldiği bir yıldı 2003. Tüm yalanlara, propagandalara rağmen emperyalistler halkları ikna edememiş, planlarına ortak olmalarını sağlayamamıştı. Başta işgalci ülkeler olmak üzere dünyanın her yerinde milyonlarca insan emperyalistlerin savaş ve işgal planlarına karşı tepkilerini yükselttiler. Denilebilir ki ABD'nin açıktan meydan okuyan tavrı antiemperyalist mücadeleyi tetiklemekten öte gidemedi. 12 milyon insanın aynı gün sokaklara dökülerek emperyalizmi lanetlemesi dünyada şimdiye kadar pek sık rastlanır bir görüntü değildi. Hemen her ülkede ABD'nin politikalarını onaylamayanlar yan yana geliyor ve tepkilerini dile getiriyordu.
GATS’ın Türkiye’de çalışma yaşamına etkilerini ortaya koymayı amaçlayan bu çalışmada öncelikle, Türkiye’de çalışma yaşamını belirleyen temel dinamik olan kapitalist sistemin gelişim süreci kısaca analiz edilmeye çalışılacaktır. Daha sonra ise, GATS’ın ne olduğu, Türkiye’yi ve özellikle de Türkiye’de çalışma yaşamını ne şekilde etkileyeceği irdelenmeye çalışılacaktır.
KAPİTALİST SİSTEMİN GELİŞİM SÜRECİ İÇERİSİNDE ÇALIŞMA İLİŞKİLERİ
Tarihsel süreçte, kapitalist sistem içinde çalışma yaşamının düzenlenmesinde üç temel etkenin belirleyici olduğu görülmektedir. Bunlar, kapitalist sistemin içinde bulunduğu dönemsel koşullar, işçi sınıfı mücadeleleri ve kapitalist sisteme alternatif siyasal rejimlerin tehdit haline gelmesidir.
Kapitalist sistemin dönemsel koşullarında belirleyici olan, kapitalizmin içsel çelişkileri ile ortaya çıkan krizlerdir. Bu bağlamda kapitalist sistem, kâr hadlerinin düşmesi ve istikrarlı sermaye birikim olanaklarının ortadan kalkması ile içine girdiği krizden çıkmak için sermaye birikiminin yeniden canlanma koşullarını yaratmak üzere, sistemin bütününde bir yeniden yapılanmaya gider. Kapitalist sistemin, varlığını sürdürebilmek ve sermayenin yeniden üretkenliğini sağlamak üzere gerçekleştirdiği bu yeniden yapılanma sürecinde, toplumsal ilişkilerin biçimi, toplumun işleyiş süreçleri ve kurumsal yapılar önemli biçimde değişime uğrar. Böylece, üretim güçleri, toplumsal ilişkiler, yapılar ve kurumlar yeniden biçimlenirken, ekonomik ilişkiler, siyasal ve ideolojik ilişkilerle de desteklenir ve devletin ekonomideki rolü değişime uğrar (Arın, 105).
Kapitalist sistemin sanayi devrimi i
Partimizin- DEHAP (Demokratik Halk Partisi)- dayandığı tarihsel, toplumsal ve siyasal zemin Türkiye Emekçi Halkıdır. Kökleri ülke, demokrasi, kardeşlik, özgürlük ve barış mücadelelerinin derinliklerinden boy atmakla beraber, on beş yıla yakın bir zamandır yürüttüğümüz çalışmalar; bu kök ve zeminin amaçlarını gerçekleştirmeye dönüktür...
Ülkenin temel problemlerini bilimsel siyaset yöntemleri ve halkın bizzat yürütücüsü olduğu tarzda çözmeyi esas alan partimiz, gerek kurucuları, gerek çalışanları, gerek üyeleri ve gerekse yüz binleri aşan destekleyenleri boyutuyla emekçi özlü ve karakterli siyasal bir organizasyondur.
Bu başat özelliğine ve gerçekliğine karşın emek alanlarıyla ilişki düzeyinin sınırlılığı bizim yetmezliğimize işaret ettiği kadar, emekçi dünyanın mesafeli, uzak duruşunu da göstermektedir. Denebilir ki, hem partimiz hem işsiz, işçi, kamu emekçisi, sendikalı- sendikasız toplumsal kategorilerin buluşamamaktan kaynaklanan, örtük ama sonuçları bağlamında iki tarafa da kazandırmayan bir ilişki / ilişkisizlik durumu yaşanmaktadır.
1970'lerin ortalarında; dünyada sosyalizm ve ulusal kurtuluş mücadeleleri rüzgârının kesildiği yıllarda; "neo liberalizme yöneliş", "devletçilikten piyasa ekonomisine ve serbest piyasa ekonomisine dönüş", "ithal ikameci ekonomiden liberal ekonomiye geçiş" gibi; "masum" bir ekonomi-politik yöneliş gibi ortaya çıkan eğilim; İngiltere-ABD merkezli olarak Teacherizm ve Reganizm adı altında doktrinleştirildi. Ve tüm dünyada; ekonomide devletin rolünün küçültülmesi; özelleştirmeler, kamu hizmetlerinin piyasa koşullarına uydurulması için taşeronlaştırma; esnek çalışma, işçilerin, emekçilerin sosyal haklarının yok edilmesi, eğitim, sağlık, iletişim, sosyal güvenlik gibi başlıca kamu hizmetlerinin paralı hale getirilerek (metalaştırılma) uluslararası sermayenin kâr alanına sokulması; gerçek ücretlerin ve maaşların hızla düşürülmesi, esnek çalışma olarak bilinen kuralların, Toplam Kalite Yönetimi'nin üretim ve hizmetler alanında egemenliğinin sağlanarak sendikalar başta olmak üzere emek örgütlerinin parçalanıp işlevsizleştirilmesi; işçi sınıfının ve öteki emekçi sınıfların mücadele örgütlerinin güç ve itibar kaybederek birer içi boş "sivil toplum örgütü"ne dönüştürülmesi, yığınların uluslararası sermaye güçleri ve onların yerli işbirlikçileri karşısında örgütsüzleştirilmesi, emek güçlerinin dağıtılıp toplumsal bir güç olmaktan çıkarılması olarak ilerlemektedir.
1920’li yıllarda, Moskova’daki, kapitalist ekonomilerde görülen iktisadi çevrimleri araştıran bir enstitünün yöneticisi olan Kondratieff, dünya ekonomisinin, yaklaşık ellişer yıl süren, hızlı bir genişleme ile durgunluk aşamalarından oluşan uzun çevrimler halinde hareket ettiği fikrini savundu. Öne sürdüğü iddia kendisini öncelemekle birlikte, şimdi genellikle “Uzun Dalga” tartışması diye anılan tartışma da, Kondratieff’le birlikte yükselişe geçmiş oldu. 1970’li yıllarda ise, Marksistler arası tartışmayı canlandıran, Kondratieff ile Troçki arasındaki tartışmaya geri dönen Mandel oldu. Mandel’e göre, Marx’ın ortaya koyduğu ortalama kar oranındaki düşüş eğilimi, uzun dalganın genişleme evresini sona erdiriyor, düşüşe geçmesine yol açıyordu (kapitalist kriz). Öte yandan uzun dalganın yükselişe geçmesi ise, Kondratieff’in, Troçki’ye karşı dediği gibi içsel (salt iktisadi) değil, dışsal faktörlere, öncelikle de sınıflar arası mücadelenin seyrine bağlıydı. Dolayısıyla, Mandel’e göre, kapitalist ekonominin krizden çıkması kaçınılmaz olan, önceden belirlenmiş bir şey değildi. Mandel’in dönemlendirmesinde, 1913-14 ila 1938-39 arası (24-26 yıl) bir durgunluk evresiyken, 1938-39 ila 1968 arası (29-30 yıl) bir genişleme evresidir. 1969’in yeni bir durgunluk dönemine girişte dönemeç noktası olduğu noktasında Uzun Dalga teorisyenleri farklı düşünmekle birlikte, Mandel’in dediği doğruysa, kapitalist dünya ekonomisi son durgunluk evresine 34 yıl önce girmiştir.